Kıyıların fatihi genç Türkler

Genç Türk’ümüz çat pat İngilizcesiyle derin bir “Ahh” çekip başlıyor konuşmaya, “Bir teknem olsaydı, sen de o teknenin kadını olsaydın...” Böyle bir aşk ne görmüş ne bilmiş kadın turist afallıyor. Memleketine uçup, ne kadar parası varsa çekip genç adamın yanına geri geliyor.

16 Temmuz 2015 Perşembe, 23:27
Abone Ol google-news

Sizin için gittiğim, gördüğüm yerlerden biriktirdiğim pek çok hikâyem var.. Ancak bu hikâyelerin geçtiği yerleri ve kişi adlarını vermeyeceğim, ben de kendimi koruma hakkımı kullanıyorum. Hemen söyleyeyim bu hikâyelerin çoğu aşkla ilgili. Öte yandan anlattıklarımı okuyunca bunların fotoğrafının çekilemeyeceğine hak vereceksiniz.

Hemen başlayalım, özellikle turistik kıyı bölgelerimizde yaşayan Türkiye’nin her yerinden gelmiş Genç Türkler, tek bir noktaya odaklanmışlar. Avrupalı zengin bir kadın araklamaya! Mesele aşk meşk değil, doğrudan bir iş daha doğrusu sermaye meselesi. Şöyle, örneğin Genç Türk’ümüz bir mavi tur gemisinde miço. Millet eğlenirken o getir götür işleriyle uğraşıyor ama aklı fikri, Avrupalı zengin bir kadında. Eh, maşallah sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da erkek nüfus çok azalmış durumda, tur müşterilerinden çoğu yalnız kadınlar. Mehtap, içki, müzik derken bizim miço gözüne kestirdiği kadını götürüyor. Ama durum bununla bitmiyor, miço birden dünyanın en âşık adamı kesiliyor, öyle ki, gece yarısı kendini denize atıp bütün koylara kadının adını, hadi abartmayayım kanıyla değil, önceden hazır ettiği sprey boyayla bir güzel yazıyor. Devam ediyor, bütün gün gözü kadının üstünde, melül melül bakıyor; kim dayanır, Avrupalı zengin kadın da sonunda bir kadın, o da aşkla yanıp tutuşmaya başlıyor.

İşte Genç Türk’ümüzün asıl işi şimdi başlıyor. Daha ikinci gün, çat pat İngilizcesiyle ya da Almancasıyla olmadı İtalyancasıyla, bu konuda bayağı çalışıyorlar, derin bir “Ah’’ çekip başlıyor yakınmaya, “ah, bir teknem olsaydı, sen de o teknenin kadını olsaydın, birlikte sonsuza dek yaşasaydık...’’ Kadın iyice afallıyor, böyle bir aşk ne görmüş ne bilmiş, bir iki gün düşünüp sonunda memleketine uçuyor ve hemen ya bankadaki birikmiş parasını çekiyor ya da çok düşük faizli kredi alıp doğru sevdiği erkeğin yanına dönüyor ve “Al işte sana tekne parası’’ diyerek elindeki tüm parayı ona uzatıyor.

Genç Türk de bu jeste karşılık, daha doğrusu bazı işlemleri kolaylaştırmak için kadınla evleniyor, bir tekne alıyor ve teknenin mülkiyetini kendi üstüne yaptırıyor, mavi turlara bu kez kaptan olarak başlıyor.

Buraya kadar iyi güzel, alan memnun satan memnun, sana ne diyeceksiniz. İşte öyle olmuyor. Genç Türk tekneyi aldı ya, kaptan oldu ya, tipik Türk erkeği davranışlarını sergilemeye başlıyor ve ilk işi onunla birlikte her seferinde denize açılan ve yemek işlerini üstlenen yeni karısını tekneden yollamak için plan yapmak oluyor.

Biraz da haklı, tekneye her seferinde birbirinden değişik yalnız kadınlar biniyor, eh işleri yoluna koyan Genç Türk’ümüz biraz eğlense ne olur? Her şeye çözüm bulan Genç Türk’ümüz bunu da çözüyor, kadına “Biz Türklerde kadının çalışması ayıptır, sen tekneye filan gelme, benim erkeklik onurum zedeleniyor’’ diyor ve bu sahiplenmeden çok hoşnut olan kadını evde bırakıp gününü gün ediyor.

Daha zengin, ona daha büyük bir tekne alacak kadını buldu mu da basıyor evdekine tekmeyi.

Şimdi bu anlattığım hikâye öyle bir iki tane değil, düzinelerle... AB neden bizi inatla içine almıyor anladınız mı, biz Türklerden korkulur.

 

'Benim tembihim sıkıdır'

Şimdi bu anlattığım hikâye öyle bir iki tane değil, düzinelerle... AB neden bizi inatla içine almıyor anladınız mı, biz Türklerden korkulur.

Gene bir sabah vakti, gazeteye yazımı yazmak için Hakkâri sokaklarında internet kafe arıyorum. İşte tamam orada bir tane var! Hızlı adımlarla kafeye gidiyorum, hop oda ne? Kerli ferli bir adam, kapıda durup “bacım sen buraya giremezsin,” diye bana engel oluyor. “Neden / Yazı yazmam gerek.” “Bacı sen başka bir kafe bul burası sana göre değil,” diyor, bu arada ben kafeye bir göz atıyorum. İçerde sıra sıra tahtayla ayrılmış bölümler var. Her bölümde bir tane bilgisayar ve önünde genç bir adam. İyice görmeye çalışıyorum ve birden bu kerli ferli adamın beni oraya neden sokmadığını anlıyorum. Kafedekiler kendilerine ayrılmış bölümlerde porno film izliyorlar. Hemen oradan uzaklaşıyorum ama kafamda bir soru: “Yani sabahın köründe de porno izlenir mi? Geceler torbaya mı girdi.” Neyse yeni bir internet kafe bulmak için Hakkâri’nin iki caddesinden biri olan Cumhuriyet caddesinde dolanıyorum.

İşte yeni bir internet kafe daha gözüktü, üstelik içerde kimseler yok, kafe sahibi yirmisinde bir delikanlı, bana yardımcı oluyor, klavyeyi Q’dan F’e alıp başlıyorum yazımı yazmaya. Tam o sırada benim yan tarafımda duran telefon çalıyor, delikanlı heyecanla telefonu açıyor, arayan bir kız, delikanlı “Ebrucuğum, canım, kıymetlim,” diye söze başlıyor ve “az sonra Romeo gibi kızın balkonuna tırmanıp, odasına gireceğini söyleyerek” telefonu kapatıyor. Ben yazımı yazmaya devam ediyorum ve iki dakika geçmiyor telefon gene çalıyor, delikanlı açıyor. Ben de dikkat kesiliyorum. Delikanlı gene “Nurancığım, Kıymetlim, bir tanem” diyerek söze başlıyor ve karşı taraf ne dediyse, “Tamam sen beni kaçır’’ diye devam ediyor, “Ben şimdi eve gidip bavulumu hazırlayacağım.’’

Ben iyice şaşırmış durumdayım, yazıyı filan unuttum, delikanlının adı Semir olsun, “Semir bu ne hal?’’ diye soruyorum, “iki kız birden kolay gelsin”. “Sorma anne’’ diyor, “ikisini de seviyorum”.

Çocuk çok açık konuştu, içimden hak verip yazıma dönüyorum ve telefon yeniden çalıyor. Sıkı durun bu kez adı Mehtap olan bir başka kız! Delikanlı ona da aşağı yukarı aynı sözleri söylüyor ama biraz daha karmaşık bir durum var, genç kızın âdeti gecikmiş. Semir “olsun,” diyor “biz de evleniriz” ve artık ben dayanamayıp “Eee, pes vallahi’’ diyorum, “burası küçükçük bir yer, bu üç kızı nasıl idare ediyorsun?” Semir biraz mahcup, “evet anne’’ diyor, ‘“üçünü de seviyorum. Üçü de sınıf arkadaşım, liseyi birlikte bitirdik’’. “Oğlum kızlar birbirlerine her şeyi anlatırlar, başın belaya girecek’’ diye onu uyarmaya çalışıyorum, o kendinden çok emin.. başını sallayarak ‘“Tembihim sıkıdır’’ diye yanıtlıyor beni. Susuyorum, ağır konuştu: “Tembihi sıkıymış.’’

Yıllar sonra bu hikâyeyi anlattığım Güneydoğu’yu ve PKK dilini iyi bilen bir arkadaşım, “Işıl çocuğun rahatlığa şaşırmışsın ama o kendini tam emniyete almış. Tembihim sıkıdır! Önemli bir söz. Yemin gibi bir şeydir,” diyor. O öyle söylüyor ama ben gene de Semir’in başına geleceklerden ürküyorum.

Biraz kadın kısmını bildiğimden...

YARIN: KARADENİZ SADECE KARADENİZ DEĞİLDİR!