Kızlar cennet yolunda

Kızlar pantolonları giyip, bellerini çamaşır ipiyle bir iyi sıktılar, pantolonların paçalarını toplu iğnelerle kısalttılar, kravatlarını takıp, saçlarına kasketlerini geçirdiler. Bıyıklarını tam da dudaklarının üstüne yapıştırdılar ve kimselere görünmemek

18 Temmuz 2015 Cumartesi, 17:44
Abone Ol google-news

Erkek Fatma namıyla çevresine ün salmış Fatma, yanına üç kız arkadaşını da alıp, köye gelen tiyatoracı karıların kurduğu derme çatma çadırın içine dalıverdi. İçerde başka bir köyden gelmiş karılar sahne giysilerini giyiyorlardı. Oyunu hep birlikte yazmışlardı. “Eken biz, toplayan biz, erkeklere ne oluyor ki” adlı oyunlarıyla İstanbul dahil pek çok yerde turne yapmışlar, oyunları filme alınmış, bu vesileyle köyden yakınlardaki kasabaya bile gitmelerine izin verilmeyen köy karıları, köyün erkeklerine inat pek bir gezmiş, dolaşmış ve meşhur olmuşlardı.

Heyecanla çadırın içine dalan Fatma ve arkadaşların dikkatini, ayna önünde sürme çeken, yemenilerine çiçek sokuşturan karılardan çok erkek kıyafetine bürünen iki karı çekmişti.

Çadır, kahkahadan yıkılacak gibi oldu

Bunlar basbayağı erkek pantolonu ve ceketi giymiş, bir de kravat bağlamışlardı.

O da ne, Fatma ve arkadaşlarının gözleri birden büyüdü, aynaya iyice yaklaşan erkek kıyafetli iki karı, bir tahta kutunun içinden çıkardıkları yapma bıyıkları özenle dudaklarının üstene yapıştırdılar, tek saçları açıkta kalmıştı. Karılar dudakları üstünde bıyıklar, lüle lüle saçları açıkta diğer arkadaşlarına “hey karılar bundan böyle bizim sizinle işimiz olmaz” diye kalınlaşmış bir sesle konuşmasınlar mı, çadır az daha kahkahadan yıkılacak gibi oldu.

Bir köşeye sinmiş Fatma ve arkadaşları da güldüler. Sonra erkek kılığındaki karılar saçlarını toplayıp başlarına birer kasket geçirdiler. Ellerine de aman da aman doksanlık birer kehribar tespih aldılar. O sırada davul sesi duyuldu, oyun başlıyordu.

Oyunun köy meydanında en önde toprağa oturup seyreden Fatma ve arkadaşları çok eğlendiler, çok alkışladılar, en çok da erkek kılığındaki kadınlar öne gelip bıyıklarını şak diye koparıp, kasketlerini de afili bir hareketle ahaliye attıklarında artık yerlerinde duramayıp sahneye fırladılar. Karıları öpüp kokladılar.

O gece Fatma’nın gözüne uyku girmedi. Sürekli düşündü, ağabeyleri haftanın belirli günleri giyinip kuşanıp köyden iki üç kilometre uzakta, erkekler arasında “cennet” adıyla anılan bir kahveye giderlerdi.

Cennet kadınlara kesinlikle yasaktı. Ağabeyleri cennet için hazırlanırken kendi aralarında on yaşında olsa da Fatma’nın pek anlamadığı şakalar yapar, öyle çok gülerlerdi ki, Fatma o cennette neler olduğunu merak eder olmuştu.

O gece de düşünüyordu, acaba orada da başka bir tiyatro mu vardı? Belki de oradaki oyunda oynayanların hepsi erkekti, belki de onlar da karı kılığına giriyorlardı.

Uykusuz gecenin sonunda sabahleyin daha horozlar uyanmadan Fatma üç arkadaşını topladı ve kararını açıkladı. Dört kız, onlar da erkek kılığına girip, o esrarlı kahveye gideceklerdi. Sıkı hazırlanmaları gerekiyordu, durum bir çakılırsa, artık cezalardan ceza beğenmeliydiler.

Kahvede hiç ışık yoktu

Hazırlıklar başladı. Köyde terk edilmiş bir kulübe vardı, karargâh olarak orayı kullanacaklardı. Fatma ağabeylerinin dolabından üç pantolon arakladı, kızlardan biri giyip kuşamına meraklı olan ve kasabaya giderken her seferinde farklı bir kravat takan babasının üç kravatına el koydu. Bir diğeri kasketleri getirdi. İş bıyıklara kalmıştı.

Fatma kafasını elleri arasına alıp düşünmeye başladı. Acayip akıllıydı, arkadaşlarının birinin gür siyah saçları vardı. Fatma makası alıp arkadaşının gür siyah saçlardan bir tutam kesti, üçe böldü, uzun ince üç bıyık yaptılar, okulda el işlerinde kullandıkları tutkalla onları yapıştırıvereceklerdi. Kızlardan biri usulca camiye gidip kimse görmeden, camide millete lazım olur diye bir kutu içinde saklanan tespihlerden üç tane çalınca, iş tamamlandı. Beklemeye başladılar.

İki gün sonra Fatma’nın ağabeyleri güle oynaya cennete yollandıkları gece Fatma ve arkadaşları, evdekiler horuldayarak uyumaya başladığında, kapıları usulca açıp dışarı çıktılar, kararlaştırdıkları gibi karargâhta buluştular.

İçeri karanlıktı, neyse ki Fatma babasının ava çıktığında yanına aldığı el fenerini getirmeyi akıl etmişti, bir de banyodaki aynayı.

Kızlar pantolonları giyip, bellerini çamaşır ipiyle bir iyi sıktılar, pantolonların paçalarını toplu iğnelerle kısalttılar, kravatlarını takıp, saçlarına kasketlerini geçirdiler. Bıyıklarını tam da dudaklarının üstüne yapıştırdılar ve kimselere görünmemek için arka yollardan cennete yollandılar.

Kahveye geldiklerinde, hiç ışık olmaması dikkatlerini çekti. Kahve sanki karanlıktaydı. Usulca kapıya yaklaştılar. İçerisi karanlıktı ve küçük bir makineden tam karşıdaki duvara ışık düşüyordu.

Bunlar dellenmiş...

Usul usul içeri süzüldüler. Herkes duvara bakıyordu, kimseler onlarla ilgilenmedi, bir köşeye sindiler.

Gözlerini dört açıp, duvarda düşen ışığa ve birden belirginleşen görüntülere bakmaya başladılar.

Neydi bu görüntüler, analarına, kardeşlerine, kendilerine hiç benzemeyen tuhaf giyimli, yüzleri maskeli karılar, ellerinde kırbaçlar, dört ayak üstüne çökmüş çıplak erkekleri hiç durmadan kırbaçlayıp, koşturuyorlardı.

Bir süre sonra kahvenin içinde sesler duyuldu. “Hadi anam bastır!” “Benden sarılı karıya beş lira!” “Hadi lan o iyi vuramıyor, ben kızıl saçlıya on koyuyorum...”

Fatma ve arkadaşları donup kalmışlardı, gözlerini duvardan alamıyorlardı, bir süre sonra kadınlar daha fazla kırbaçlamaya başladılar: “Şak şak şak!” Erkekler de ağızlarından salyalar akıtarak “daha daha” diye bağırmaya başlamışlardı.

Fatma ve arkadaşları birbirlerine iyice sokuldular. Korkmuşlardı, içlerinden biri Fatma’nın kulağına fısıldadı:

“Kız biz gidelim, bunların alayı delenmiş.”

Fatma’da başıyla onayladı, üç arkadaş “Vur vur” sesleri arasında usulca kapıdan çıkıp, evlerine doğru koşmaya başladılar.

Ve hep birlikte düşündüler: Cennet bu muydu?

Yazarın notu: Bana bu hikâyeyi bizzat Erkek Fatma anlattı. Büyümüş de ebe olmuş.

Onun adı Ağdacı Saniye

Saniye’yi tanıdığımda kırk yaşlarında hâlâ güzel bir kadındı. İşyerine gelen kadın müşterilerin hemen hepsi onun hikâyesini bilir ve ona kendilerinin de adlandıramadıkları bir saygı duyarlardı. Öyle pek konuşkan biri değildi ama, eskiler bir fırsatını bulur yeni gelenlere mutlaka Saniye’nin hikâyesini anlatırlardı.

Hikâyenin başladığı zamanlarda Saniye bir ağda dükkânı sahibi değildi. Öyle sabahları erkenden kalkmak, sabah kahvesini içerken para hesapları yapmak zorunda da değildi. O, o zamanlarda bir eli yağda bir eli balda bir ev kadınıydı. Kocası maşallah Allah’ın “yürü ya kulum” dediklerindendi. Evler yapıp satıyordu ve paraya para dememeye başlamıştı. Hikâyenin burasında her anlatan kendi yorumunu getirirdi. Saniye önceleri hiçbir şeyden şüphelenmemişti, ama kocasının en sevdiği yemek olan Kayseri mantısını pek bir sık yapmaya başlamıştı. Günler böyle gelip geçerken bir rastlantı sonucu, bu işler hep böyle olur, Saniye kocasının bir metres tuttuğunu, ona bir ev dayayıp döşediğini ve eve gelmediği geceler doğru o evin kapısını çaldığını öğrenir. Bir süre “donuk kalır”. Bu onun kendi deyimi. Bu donuk kalma öyle bir saat iki saat sürmez, tam bir hafta donuk kalır Saniye.

Sonra, işte bu sonradan sonra tüm müşteriler için hikâyenin en ilginç, en akıl almaz yeri başlar. Saniye bir hafta donuk kaldıktan sonra bir sabah uyanır. Kızının ve kendisinin eşyalarını toplar, evliliği boyunca edindiği altınlarını hemen bir kuyumcuda paraya çevirir ve sessiz sedasız, kimselere haber vermeden evi terk eder. Gidebileceği tek yer, uzak akrabalarından birinin evidir. Kendi deyimiyle “onlara sığınır”. Durumu öğrenen koca dellenir. Kapılara gelip Saniye’ye dönmesi için yalvarır. Bir süre sonra da tehdit etmeye başlar.

“Seni çulsuz bırakırım, seni yakarım!”

Saniye bütün bunlara kulaklarını tıkar ve kara kara, ekmek parasını nasıl çıkaracağını düşünmeye başlar. Saniye’nin ortaokul diploması bile yoktur. Bildiği hiçbir iş yoktur. Bir ara gene kendi deyimiyle “onurunu ayaklar altına alıp” kocaya dönmeyi düşünür ama yapamaz. Herkesin kolayca yaptığı bu işi o beceremez. Her şeyi unutup, “Erkektir yapar” diyerek sıcak evine dönemez. İşte Saniye’nin hikâyesini hikâye yapan da bu becerisizliktir.

Peki ne yapar Saniye! Bildiği tek işe canı gönülden sarılır. Uzak akrabanın da teşvikiyle evlere gidip ağda yapmaya başlar. Ve birden yeryüzünde ne çok kadının ağda yaptırdığını fark eder. İşi geliştirir. Bundan sonrası bir peri masalı gibi gelişir. Saniye dört yıl sonra nafaka ödemeyen kocaya bir dava daha açar ve dört yıllık ödenmemiş nafakanın tümünü birden alır. İşte bu para onun ilk sermayesi olur ve kendisine küçücük bir dükkân tutar, ağda işini orada sürdürmeye başlar. Bundan sonrası bir peri masalı gibi gelişir dedim ya, gerçekten öyledir. Saniye, kızı on altı yaşına geldiğinde üç dükkân sahibi bir işveren olur. Kendisine koca evinden daha güzel bir ev alır ve kızını özel okullarda okutur.

Kızına tek nasihati şu olur: “Ne yap et, bir meslek sahibi ol!” Evet işte size bir hikâye. Pek çok kadının sineye çektiği ihaneti sineye çekmeyen bir kadının hikâyesi. Derim ki, her kadının içinde bir gül açar ve kimi zaman bu gülün rengi hayattır.