Meryem Uzerli: Çocuğuma kimsenin kimseyi yargılamadığı bir dünya bırakmak isterdim

Eylem Kaftan'ın ilk sinema filmi Kovan için kamera karşısına geçen Meryem Uzerli, çevre hassasiyetini Cumhuriyet Cumartesi'ye anlattı. Uzerli, et yemeyi bıraktığını, çevre için mücadele eden kuruluşlara destek verdiğini, otomobil sahibi olmadığınısöyledi. Eylem Kaftan ise ilk sinema filmine yönelik "Doğayla kurduğumuz ilişkinin çarpıklığını şimdi sorgulamayacaksak, ne zaman sorgulayacağız" diyor

03 Ekim 2020 Cumartesi, 18:00
Meryem Uzerli: Çocuğuma kimsenin kimseyi yargılamadığı bir dünya bırakmak isterdim
Abone Ol google-news

İnsanın kendi eliyle doğanın dengesini nasıl bozabileceğini anlatan çevre filmi Kovan vizyona girdi. Filmin hikâyesi günümüzde insanın doğayla kurduğu ilişkinin çarpıklığını ve bunun sonuçlarının neler olacağını anlatıyor. Yönetmen Eylem Kaftan’ın ilk sinema filminde Türkiye’nin çok yakından tandığı bir oyuncu, Meryem Uzerli de başrolde. Uzun süredir Türkiye’de bulunmayan Uzerli ve filmin yönetmeni Kaftan ile konuştuk...

Füsun Saka 

- Kovan filminin senaryosu, son yıllarda dünyanın en büyük sorunu olan çevre problemine değiniyor, böyle bir filmde oynamak sizin için ne ifade ediyor?

Benim için büyük bir anlam ifade ediyor. Derin ve dolu dolu mesajları olan bir hikayenin parçası olmak güzel bir his. Çok önemli sorular soran bir film. Biz neden ve ne zaman bu kadar doğadan uzaklaştık? Sonuç olarak kendimizden de uzaklaştık. Çünkü biz ne kadar doğadan uzaklaşırsak o kadar kendimizden uzaklaşıyoruz. Sonra doğayı kendi doğru bulduğumuz, hayatımızı kolaylaştıran şeyler için kullanıp manipüle ediyoruz. Doğa da bununla ilgili bize inanılmaz sert cevaplar veriyor. Artık, anlamak ve hızlı hareket etmemizin zamanı geldi. Bizim doğaya ihtiyacımız var ama doğanın bize ihtiyacı yok.

- Sizin de çevre ile ilgili sorunlara duyarlı olduğunuzu okumuştum. Çocuk sahibi bir insan olarak, siz çevrenin korunması yönünde özel bir şeyler yapıyor musunuz?

Bence artık hepimiz daha duyarlıyız, olmak da mecburiyetindeyiz... Doğa artık çok gürültülü bir şekilde bağırmaya başladı... Eğer duyarlı olmayan varsa acil kendine çeki düzen versin. Sadece bir tane dünya var ve evet, çocuklara gelirsek; onlar da burada nefes alıp yaşamak ister, biz bu dünyadan göç ettikten sonra. Benim yaptıklarıma gelince; arabam yok ve sadece ihtiyaç olunca kiralıyorum. Çöpleri ayırıyorum ( doğal çöp yani meyve, sebzeler bir kutuya, kağıt ve karton başka bir kutuya, cam başka bir kutuya ), prizleri akşam kapatıyorum ve et yemeyi bıraktım... Doğa için savaşan sivil toplum organizasyonlarına maddi anlamda destek veriyorum, Greenpeace gibi.

- Türkiye’nin en yeşil bölgelerinden biri Artvin ve civarında film çekmek, Karadeniz’de olmak nasıl bir duyguydu?

Hayatımda gördüğüm en güzel, en mucizevi ve huzurlu yerlerden biriydi. Film çekimi bitince oradan ayrılmak istemedim. Dediğim gibi oradaki doğa, insanlar ve doğaya saygılı davranan enerji nadir gördüğüm bir şey. Orada insan ve doğa birbirlerine sarılarak yaşıyor. Kendi kısmetime, kaderime, oraya gidebildim, görebildim diye çok teşekkür ediyorum.

- Almanya’da doğup büyümüş, babası Türk biri olarak uzun süre dizi çekimleri nedeniyle Türkiye’de yaşadınız, Türkiye sizin için ne anlam ifade ediyor?

Eve gelmek hissi. Tüm duygularımın içinde bu ifade var. Ben Türkiye’de yabancı hissetmedim, hissetmem de... Derin boyutta buraya da ait olduğum hissi var... Sadece çalışmak için burada değildim, yaşadım aynı zamanda. Ve umarım tekrar daha çok zaman geçirme fırsatım olur.

- Türkiye’nin en sevdiğiniz şehirleri ya da bölgeleri nelereler ve neden?

Mesela Büyükada benim için çok güzel ve hatırası olan bir yer... Küçüklüğümden beri her yıl adada 1 ile 3 hafta arasında tatil yapardık... Hem duygusal anları hatırlıyorum hem de çok enteresan ve farklı bulduğum bir yer. İstanbul da öyle benim için. Babam orada doğdu ve büyüdü. Dünyanın en inanılmaz ve büyülü şehirlerden biri... Ayrıca, ‘Kovan’ çekimlerinden sonra kesinlikle Karadeniz Macahel. Bir de Kapadokya’yı görmek istiyorum. Daha görmedim. Türkiye dünyanın herhalde sayılı güzel doğasına sahip bir ülke.

- Türkiye’de yaşasaydınız nerede yaşamak isterdiniz?

Ben Türkiye’ye geldiğimde hep İstanbul’da yaşadım. Döndüğümde yine İstanbul’da yaşamak isterim.

- Sizce insanı yaşam için motive eden en önemli şey ne?

Kendi çocuğun, sevgi, inanç olabilir. Aslında bir sürü şey var...

- Elinizde sihirli bir değnek olsa çocuklarınıza nasıl bir dünya bırakmak isterdiniz?

Bozulmamış bir doğa ortamı, aynı zamanda iyi ve korunaklı, nefes alabileceği bir dünya bırakmak isterdim. Hastalıklar için çözüm bulunan, savaş olmayan, saygılı, sevgi içinde, herkesin eşit haklara sahip olduğu, kimsenin kimseyi yargılamadığı, kalpleri temiz olan varlıkların olduğu bir yaşamın içinde olsun isterdim.

- Covid-19 yani pandemi dönemini nasıl geçiriyorsunuz?

Kızımın yanında, evde geçiriyorum. Evden toplantılar yapıp, uzaktaki işlerime bakıyorum. Sadece çok yakınlarımla vakit geçiriyoruz...Bu dönemi dua, geleceği düşünerek ve hayal ederek geçiyoruz.


Eylem Kaftan:

Çevrecilik bilincinin ilk aşamasının yaşam biçimlerimizi sadeleştirmek olduğuna inanıyorum

“Kafkas arısının gen merkezinde arıların genetiğiyle oynayan Ayşe bugün büyük şehirlerde travma geçiren modern insanın yansıması gibi.”

- İlk sinema filminiz Kovan çok önemli bir sorun olan çevre ile ilgili pek çok önemli detaya değiniyor. Bir aşk hikayesi, daha sansasyonel bir konu seçmek yerine çok ama çok önemli bir problemi izleyiciye sundunuz. Nasıl karar verdiniz bunu yapmaya?

Bir sinema filmi çekmek dünyanın en zor ve en güzel şeylerinden biri. İnsanın yıllarını alıyor ve sayısız engel çıkıyor karşısına. Bu kadar emeğe değmesi için güçlü bir hikaye gerekiyor. İyi ve özgün bir hikaye bulmak her zaman o kadar kolay değil. Ortalıkta birbirine benzeyen çok film var. Kovan’ın hikayesi Doğu Karadeniz’de bir çiftlik belgeselinin çekimleri sırasında dinlediğim hikayelerle şekillendi. Bu bazen mucize gibi olur, bir hikaye seni bulur ve başından sonuna tüm filmi kafanda çekersin. Arılığına dadanan bir ayıyla mücadele etmek zorunda kalan bir kadının, ayıyla mücadele ederken, annesizliğe alışmak ve köksüzlüğünü şifalandırmak süreci beni çok etkiledi. İşte film yapmaya değer bir hikaye, dedim. Bir de ben senaryo yazmadan önce hikayenin gücünün insanlar üzerinde sağlamasını yaparım. Kovan ilk cümleden itibaren insanların gözlerinde bir ışıltı oluşturan bir film. Hikayenin insanlar üzerindeki bu etkisi benim için büyük bir itici güç oldu.

- Filmin hikayesi gerçekten de doğayla insanın kurduğu ilişkinin çarpıklığını ve bunun sonuçlarının neler olacağını anlatıyor. Bundan sonra da bu tür projeleriniz olacak mı?

Doğayla kurduğumuz ilişkinin çarpıklığını şimdi sorgulamayacaksak, ne zaman sorgulayacağız? Kovan’ın yolculuğunun Covid-19 pandemisinin tüm dünyayı sarstığı 2020 yılına denk gelmesinin ilginç bir tesadüf olduğunu düşünüyorum. Neredeyse bir milyon kişinin öldüğü, hayatlarımızın bir nevi elimizden çalındığı, yüz binlerce insanın işsiz kaldığı, büyük bir bunalımın eşiğinde olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Doğayı ve biyolojik çeşitliliği yok eden insan bu süreçte bunun bedelini hayatı ve ‘modern/şehirli hayat tarzı’ ile ödüyor. Dünyada ise hala sadece ekonomiyi kurtarmak konuşuluyor. Asıl sorunun kaynağına inip dünyayı daha yaşanabilir hale getirmekle ilgili projelerimin olacağına inanıyorum.

- Sizin çevrenin korunmasına yönelik çalışmalarınız var mı?

Mart başından beri içinden geçtiğimiz pandemi sürecinin beni derinden dönüştürdüğünü şimdi daha iyi anlıyorum. Çevrecilik bilincinin ilk aşamasının yaşam biçimlerimizi sadeleştirmek olduğuna inanıyorum. Tüketim kalıplarımızı gözden geçirmemiz gerekiyor. Mart başından beri hiç bir kıyafet almadım. Gereğinden fazla giysiye sahip olduğumu daha iyi anlıyorum. Restoranlara, kafelere daha az gitmeye, evde herkes gibi daha fazla vakit geçirmeye başladım. Çok seyahat eden, hiperaktif bir yapım olmasına rağmen aynı yerde çok uzun süre durabilmenin bana iyi geldiğini, beni ‘özüme’ yaklaştırdığını hissettim. Şehir hayatı, motor gürültüsü daha fazla batmaya başladı. Çevreye yönelik çalışmalara gelince, filmimizin gişe gelirlerinin bir kısmını Ahbap platformuna ayırarak, çevre bilincinin ve katkılarının yüksek olduğu bir kaynağa destek oluyoruz.

- Yönetmenlik çalışmalarınız öncesinde gazetecilik de yaptığınızı biliyoruz. Bu hikayeyi seçmenizde gazeteciliğiniz de etkili oldu mu?

Gazetecilikten ziyade belgeselciliğimin çok etkisi oldu. Şehirli çiftçiler üzerine çalıştığım belgesel serisinde şehirden köye göç eden, çiftlik kuran insanlarla yaptığım söyleşilerden elimde çok malzeme birikti. Soru sormayı, insanların hikayelerini hiç sıkılmadan dinleyen bir mizacım olduğundan dolayı dinlediğim farklı hikayelerden Kovan’ın iskeletini çıkarmış olabilirim.

- Sinema farkındalık yaratma konusunda çok önemli bir iletişim aracı, bu anlamda bize biraz filmin yolculuğundan söz eder misiniz?

Kovan’da kendi aklına fazla güvenen insanın doğayla mücadelesi sonucunda yine kendi aklının kurbanı olmasının hikayesini anlattık. Doğa onu yenebileceğine inanan Ayşe’ye hiç ummadığı dersler veriyor. Kafkas arısının gen merkezinde arıların genetiğiyle oynayan Ayşe bugün büyük şehirlerde travma geçiren modern insanın yansıması gibi. Modern yöntemlere bu kadar güvenmemesi gerektiğini de doğa ona acı derslerle öğretiyor. Kovan’ın senaryosunun yazılmasından, araştırma ve çekim kısmına kadar daima hikayenin geçtiği yerlerdeki yerel üreticiler, arıcılar, arı uzmanları, kadın arıcılarla iç içe uzun zaman geçirdim. Benim farkındalığım üstünde çok büyük etkisi oldu. Arıcılardan, vaktinin tümünü doğada, dağların tepesinde, ormanların içinde geçiren insanlardan çok şey öğrendim. Bir yönetmenin manevi doyumunun şahikasına çıktığı yer izleyiciyle buluştuğu gösterimler oluyor. Burada insanın aklına asla gelmeyecek yorumlar geliyor izleyiciden, sorular soruluyor. İzleyici kendi yaşantısının süzgecinden geçirerek, çok taze ve yeni cümleler kuruyor filmle ilgili. Filmin hikayesini başkalarından dinlediğimde bir şehir efsanesi gibi filmin temasını her izleyicinin kendisinin yeniden tanımladığını görüyorum. Her gösterimde mutlaka ‘Ben de arıcı olmak istiyorum.’ diyen birisi çıkıyor. Aynı reaksiyona Malatya’da da denk geldim, İstanbul’da da, Los Angeles’ta da. Arıların dünyasından çok etkilenen, arıların öneminin farkına varan, zorluklarına rağmen arıcılığa aşık olan bir çok izleyici çıktı. Bu bir yönetmen için olağanüstü bir mutluluk. Kim bilir Kovan’ı izleyenler arasından gerçekten de yeni arıcılar kazanırız. Doğayla kurduğumuz ilişkideki bilinçsiz yaklaşımlarımız, hatalarımız, doğaya hükmetme çabamıza dair biraz daha alçakgönüllü, biraz da sahici bir yaklaşımımız olur. Buna gönülden inanıyorum. İnsanın sabah yataktan kalkması için de çok güzel bir sebep olduğuna inanıyorum.

- Arılarla ilişkinde sende ne gibi farkındalıklar gelişti?

Kovanlardaki arıları rahatsız etmemek için sette çalışan elli kişi alabildiğince sessiz olmaya çalışmıştık. Sessizlik meditasyonundaki, inzivasındaki bir set gibiydik çünkü arıların habitatına giren yabancılardık ve bir nevi onların yüksek müsadesiyle, onların ev sahipliğinde çekimler yapıyorduk. İçinde bulunduğum habitatın ruhuna, mekanın enerjisine hızlı bir şekilde uyumlanan bir yapım var. Bir arılıkta bir gün geçirin, hayata, dünyaya dair inanılmaz şeyler öğrenirsiniz. Arıların bi rarada olma biçimi, çalışma sistemleri, koloni olarak hareket etme biçimleri, polen kaynaklarını birbirlerine haber vermeleri, kralıçe arının ‘oğul vermesi’ insan için büyük dersler taşıyor. Bir süre sonra onların işleyiş biçimlerini daha iyi anlamaya, insan merkezli dünyadan biraz uzaklaşmaya başlıyorsunuz. Sözlerimi Feyyaz Duman’ın canlandırdığı doğa görevlisi İlker karakterinin cümlesiyle tamamlamak istiyorum. ‘İnsanlar biraz da dünyaya hayvanların gözünden baksın istiyorum.’