Oğuz Demiralp’in kaleminden salgın romanları…

Konusu salgın hastalık olan roman deyince aklıma Albert Camus’nün Veba’sı geliyor hemen. Türkçede, tarih sırasıyla, Oktay Akbal, Nihal Önol ve Nedret Tanyolaç Öztokat’ın yaptığı üç ayrı çevirisi var. Murat ile Hatice Delibaş’ın da bu üç çeviriyi karşılaştıran bir çalışması var ( IJLET, 27. 09. 2017).

27 Mart 2020 Cuma, 16:27
Abone Ol google-news

Konusu salgın hastalık olan roman deyince aklıma Albert Camus’nün Veba’sı geliyor hemen. Türkçede, tarih sırasıyla, Oktay Akbal, Nihal Önol ve Nedret Tanyolaç Öztokat’ın yaptığı üç ayrı çevirisi var. Murat ile Hatice Delibaş’ın da bu üç çeviriyi karşılaştıran bir çalışması var ( IJLET, 27. 09. 2017). Bu romanı okumanın tam zamanı ama bence yaşadığımız günlerde Veba‘dan önce okunması gereken roman Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm’üdür.

Thomas Mann ve karısı 1911’in Mayısında güneye iner, bir buçuk hafta Brioni adasında, dört hafta Venedik’te kalırlar. Mann ve karısı Venedik’te bulundukları sırada bir Polonyalı aile ile tanışır. Bayan Mann’ın söylediğine göre, kocası Polonyalı ailenin 13 yaşındaki erkek çocuğunun güzelliği karşısında kendinden geçer, gözlerini bir türlü ondan ayıramaz. 

Mann çifti çok beğendikleri Venedik’ten biraz apar topar ayrılırlar, çünkü İtalya’yı kolera salgını sarmıştır. İtalyan yetkililerinin gevşek davranmaları nedeniyle ölen sayısı da çok yüksektir. Resmi rakamlar 16 bin gibidir, ama 100 binlerden söz eden tarihçiler vardır. “Asya kolerası” diye bilinen bir salgındır bu, çünkü geldiği yer alt kıtadır. Kimilerine göre, oraların pisliğinin ürettiği mikroplar gemiler, tecimenler yoluyla İtalya’ya taşınmıştır. 

HİNT KOLERASI...

Venedik’te Ölüm romanının gerçek yaşamdaki arka düzlemi (planı) kısaca böyledir. Bu gerçekliği romancının nasıl kurmacaya dönüştürdüğü, kurmacanın da hangi gerçeği yansıttığını incelemek yazın sanatını tanımak bakımından çok yararlı bir çalışma olabilir. Biz o taraflara gitmeden şunu söyleyelim: Venedik’te Ölüm aynı zamanda bir salgın romanıdır. Romanın başkişinin okurun dikkatini güzel çocuk üzerinde yoğunlaştırmaya çalışması sizi yanıltmasın.

Behçet Necatigil’in çevirisinden (Can Yay.) baktığımız romandaki salgın “Hint kolerası”dır. “Ganj deltasının sıcak bataklıklarından” çıkarak Venedik’e ulaşmıştır. Kent pis kokulu ve “hasta”dır. Yöneticiler hafife alır kentlilerin “afet” dediğini, önemli değilmiş gibi davranırlar. Oysa yaz sıcakları yayılmayı kolaylaştırmaktadır. 

“Kol gezen ölümün  kentte yarattığı istisnai durumun yanı sıra yöneticilerin düzenbazlığı da aşağı tabakalarda ahlaksızlığı yola açıyor, onlardaki kuşkulu ve anti- sosyal içgüdüleri teşvik ediyor, taşkınlıkların, hayasızlığın, cinayetlerin gittikçe arttığı görülüyordu.” 

Kahramanımızın gitmesi gerekir, ama güzel çocuğu bir daha göremeyeceği korkusundan ayrılmaz. Çocuğun da gitmesini istemez. Oysa öz sağlığı da sağlam değildir. “Yarı bedeni bir baş dönmesi nöbetine tutuluyor, bu nöbetlere şiddetle yükselen bir korku da katılıyor, çaresizliğe düştüğü, çıkmazlara kapıldığı duygusuna kapılıyor.” 

Kahramanımız, kumsalda güzel çocuğu türlü mutluluk hayalleri içinde seyrettiği bir anda kaçınılmaz sona varır. Daha önce bir sayfada  koleradan ölüm türleri anlatılırken, “Bazen olduğu gibi, hastalık hafif bir bulantıdan sonra artık hiç uyanmamacasına, derin bir baygınlık biçiminde patlak vermişse ne mutlu!” tümecisini okumuşuzdur. Kahramanımızın “sandalyede yana yıkılarak” birdenbire ölümü bu türden olur.

KOLERA KILIĞINA BÜRÜNEN ASYALI THANATOS

Roman Asya’dan gelen bir hastalığın, kahramanımızın çocuğa yönelik düşünce ve duygularında billûrlaşan Avrupa’nın kadim güzellik anlayışını nasıl tehdit ettiğini anlatır. Kahramanımız zihninde Eros estetikle özdeştir. Ne ki, güzelliğe olan tutkusu Avrupalı Eros’un utkusuna yol açmayacaktır. Kolera kılığına bürünen Asyalı Thanatos üstün gelecektir. 

Karamsardır roman. Nitekim, birkaç yıl sonra Avrupa, aslında küreselleşme yoluyla kendisinin yarattığı bir dış tehdite gerek kalmadan intihara kalkışacaktır. Bu arada gereksiz bir şekilde savaşa katılmamız sonucu bizim de canımıza okunacaktır. 

Veba romanı Avrupa’nın ikinci intihar girişiminden sonra ortaya çıkmıştır. Bu roman bir alegori (yerine) olarak bilinir. Romanda “kahverengi veba” deyişine rastlarız. Veba faşizmi, nazizmi temsil etmektedir. Vebaya karşı savaşım Alman işgaline karşı direnişin yerinesidir. Ancak anlatım çok inandırıcıdır. 

Eğretileme (metafor) Olarak Hastalık kitabında Susan Sontag, hastalıkların yazınsal benzetme aracı olarak kullanılmasına karşı cıkar. Sontag’ı dikkate alarak, Camus’nun romanının sadece vebayla savaşımı anlattığını da söyleyebiliriz. Evrensel değerinin ve sanatsal başarısının nedeni de vebayı böyle anlatabilmiş olmasıdır. 

Salgın sıçanlarla başlar. Önce hafife alınır, insanlar pat pat düşmeye başlayınca oluntunun önemi anlaşılır. Çevresi surlara çevrili kent dış dünyaya kapatılır. İnsanlar artık “ gök ile surlar arasında tutsaktır” yazgılarına. Ancak bir hekimle birlikte bir avuç insan pes etmeyecektir salgın canavarına.

YENİLGİNİN VE YENGİNİN ROMANLARI

Hayatları pahasına girişirler ölümcül derde deva bulma arayışına, tedavi çabalarına. İnsanın hayatta kalma kavgasını etkilenerek okuruz. Bu arada, kahramanlardan biri, vebanın her insanın içinde olduğunu söyler. Aynı zamanda insanın kendini aşma çabasıdır hastalıkla savaşım. Gerçek bir dava adamı görüntüsü veren hekim ve arkadaşları sonunda vebayı yenecektir. 

Albert Camus’un hümanizmasını, mücadele ruhunu yansıtan bir romandır Veba. İnsanlar yazgıya teslim olmaz, özlerine inanarak aşarlar onu. İkinci Dünya Savaşı sonrasının yeniden umutlu döneminde ortaya çıkmıştır bu roman. İnsanların dayanışma ve özveriyle salgın gibi en ağır sorunları bile çözümleyebileceklerine inancın ifadesidir. 

Venedik’te Ölüm salgın karşısında yenilginin, Veba ise yenginin romanıdır.