Pırıl pırıl çizmeleri onu bekliyor

İlk günlerde dolup taşan 'Şehit Madenciler Mezarlığı' bugün oldukça tenha ve çok sessiz.

24 Mayıs 2014 Cumartesi, 23:05
Abone Ol google-news

Soma mezarlığının adı değiştirilmiş, “Şehit Madenciler Mezarlığı” yapılmış. İlk günlerde dolup taşan mezarlık bugün oldukça tenha ve çok sessiz. Sadece Kuran okuyan bir hocanın sesi duyuluyor. Az sonra o da bitiyor şimdi sadece derin bir sessizlik…

İki yanı mezar olan yolda ilerliyorum. Mezarların üstünde sadece testiler yok. Her mezarın üstünde, elle yazılmış, mektuplar var. Eğilip mektuplardan birini okumaya çalışıyorum, ansızın yanıma bir kadın daha çöküyor.

Kara bir çarşaf giymiş, sadece yüzü görünüyor ve gözyaşları siyah peçesini ıslatmış. “Bir yakınınızı mı kaybettiniz?” diye soruyorum, o, “Hayır” diyor, “onların hepsi benim oğullarımdı. Dayanamadım Bursa’dan geldim. Bir dua okumak için geldim”. Soruyorum: “Dua onların işine yarar mı?” O, “Hayır” diyor, “dualar onlar için değil, yolunu şaşıranlar için. Onların yeniden hak yoluna girmeleri için. Çünkü şeytan onları ele geçirmiş, para vermiş, onları kibirli kılmış, yeniden hak yoluna girmezlerse cehennem ateşi bile onların içindeki kötülüğü yok edemez.”

Ona, bir dua da benim için okumasını söyleyip yanından usulca ayrılıyorum. Hemen yan tarafta bir mezar var. Mezarın başı kalabalık, bir kadın oturmuş Arapça bir kitaptan dualar okuyor, mezara doğru yaklaştığımda kadının aslında o yazıları okumadığını, sadece yaprakları çevirdiğini ve hiç bilmediğim bir dilde mırıldandığını görüyorum.

Sanki yeni topraklanmış mezardaki ölüye bir şey söylüyor. Bilmediğim bir dilde. Mezar Ömer Özcan’ın. Annesi, karısı Hatice Hanım, iki yaşındaki oğlu Ali, erkek kardeşi hepsi mezarın başında.

Hatice Hanım, en güzel elbiselerini giymiş, en güzel eşarbını takmış, kocasına gelmiş. Öylece duruyor, ben ne soracağımı bilmiyorum, o şöyle diyor: “O günden bu yana, yatak odamıza giremiyorum. İki çocuğuma sarılıp uyumaya çalışıyorum. Kapının ağzında yedek çizmeleri duruyor, o çok titizdi, her zaman çizmelerini pırıl pırıl yapardı. Şimdi kapının ağzında o pırıl pırıl çizmeleri duruyor. Kaldıramıyorum, içimde bir his var, sanki gelip o çizmeleri giyecek. Sanki bu olacak.”

Hatice Hanım ağlamaya başlıyor, bu arada Ömer Özcan’ın madenci olan ağabeyi, artık bir yetim olan Ali’yi kucağına almış, ona bir küçük pet şişe vermiş, mezarı sulamasını istiyor. Ali anlamıyor, belli ki susamış, suyu başına dikiyor. Bir an, bir gülümseme tüm acılı aileyi sarıyor. Hep birlikte Ali’ye sarılıyorlar. Ali bu ilgiden memnun, suyu içmeye devam ediyor.

Ben sessizce yanlarından ayrılıp, diğer mezarlara doğru gidiyorum. Mezarların üstündeki mektupları tek tek okuyorum. Hiçbir şey bu mektuplar kadar, duyulan acıyı anlatamaz.

 

'Babacığım seni çok seviyorum'

Şimdi ben aradan çekilip birkaç mektupla sizleri baş başa bırakmak istiyorum. Bu mektuplardaki saflık, bu acılı coğrafyadan, sizlere sesleniyor.

“Sevgili babacığım, ben oğlun Onur. Sevgili babacığım, herkes seni seviyor. Ben, seni herkesten daha çok seviyorum. Kerem de seni çok seviyor. Bana gelip ‘Başın sağolsun’ dedi. Mezara birlikte geldik. Sen orada rahat mısın? Seni çok özledim. Mezarında çilek, fasulye ve çiçek var. Benim şiirlerimi çok seversin umarım. Seni çok seviyorum. Ömür boyu seni özleyeceğim. Ne kadar iyi birisin. Umarım sen de beni özlersin. İstanbul’dan Ankara’dan gelenler var. Yani herkes seni çok seviyor. Herkes mezarına toplandı. Yasin okudular. Ömür boyu yanındayım. Sana iyi günler. Şimdi şiirimi yazacağım. Çok çektin çileyi/ Düşünmedin hileyi…/ Canım babacığım, ben babamın oğluyum” Onur.

 

Şimdi bizi kim ısıtacak?

Sadece madenci yakınları değil, yurdun her köşesinden gelenler onlara mektup yazıyorlar. İşte 14 yaşındaki Özgem Kızıltaş’ın mektubu, Kuşadası’ndan gelmiş.

“Çok ama çok üzgünüm madenci ağabeylerim, amcalarım. Hepiniz o kadar iyi ve temiz kalplisiniz ki, bizi ısıtabilmek için canla başla çalıştınız. Bizi ısıtmaya çalışırken öldünüz. Sizi asla unutmayacağız. Bizim size çok ihtiyacımız vardı. Nereye gittiniz madenciler! Şimdi bizi kim ısıtacak? Sonsuza kadar kalbimizdesiniz.”

Mektupları okuyarak ilerliyorum. Arada bir de olsa İslamda kadere boyun eğilmesi gerektiğini savunan, bildiriler de mezarların üstünde. Elimde olmadan bu bildirileri toplamaya çalışıyorum. İnsanları en azından acılarıyla baş başa bırakın! Bütün bu acılı coğrafyayla, bütün bu acılı insanlarla alay eder gibi kader demeyin!

İki yaşındaki çocuklar bile, öğrenmişler, “Onların babalarını kader değil, kâr hırsıyla gözleri dönmüş maden sahipleri, onların kapıkulu teşaronlar ve bu çarpık düzenin bekçisi iktidar ellerinden almış.” Doğrudur, onların ıssız kalan yüreklerini hiçbir dua avutamaz. Onlar babalarının sıcaklığını hep özleyecekler. Onlar artık yetim!

 

Çocukların göbeği kömürle kesilir

Somalı madencilerin topluca gömüldüğü mezarlıktan çıkıp acılı bir ölüm kasabasına benzeyen Soma sokaklarında dolaşıyorum. Durum şöyle, bir şeyler yemek için İzmir Cumhuriyet bürosundan arkadaşlarımla bir esnaf lokantasına giriyoruz. Esnaf artık bölgede kamp kuran Oğuz Yıldız ve Emre Döker’i tanıyor. Öyle ki, Oğuz’a kuş merakını öğrendikleri için muhabbet kuşu verenler var, bütün İzmir bürosu önümüzdeki günlerde yapılacak sünnet düğününe davetliler. On gündür bölgede çalışan arkadaşlarım, öyle çok ölüm görmüşler ki…

Bütün Somalılar da öyle. Esnaf lokantasının sahibi artık ölümlerden konuşmak istemiyor. Unutmak istiyorlar ama olmuyor. Bir ara sigara içmek için lokantanın önüne çıkıyorum. Gömleğindeki rozetten bir markette çalıştığını tahmin ettiğim gencecik bir adam, hemen söze girip, “Bakmayın herkesin işinde gücünde göründüğüne. Bunların hepsi unutmak için. Ben de öyle yapıyorum. İşe verdim kendimi. Ama geceleri bir kâbus, çünkü benim dayımın oğlu ve iki komşum öldü. Rüyalarımda hep onları görüyorum.

Sabahları evden hırsız gibi ayaklarımın ucuna basa basa çıkıyorum. Komşumun çocukları beni görmesinler, diye. Çünkü beni gördüklerinde babalarını hatırlayacaklar. Nerede benim babam, diye soracaklar!” “Peki komşularınız çocuklarına, dayınızın oğlunun çocuklarına kim bakacak? Bu çocuklar nasıl büyüyecekler?” O yanıt vermeden önce bir an düşünüyor. “Kim bakacak ki, ben bakarım diyen kendini kandırır. Çünkü bu zamanda çocuk bakmak, onun ihtiyaçlarını karşılamak, okutmak herkesin hemen kolaylıkla yapabileceği bir şey değil. İhtimal, biraz tazminat alınacak ve çocuklarda 18’e gelince madene inecekler.”

“Hâlâ madene inmek isteyen var mı?”

“Olmaz mı? Siz anlamıyorsunuz, burada çocukların göbeği kömürle kesilir. Varsa kömür yoksa kömür.”

 

İyi ki oğullarımı işten atmışlar...

Kırk yaşlarındaki Zahide Hanım’ı bekliyoruz. Bizi evinde konuk edecek ve gelen kadın arkadaşlarıyla birlikte (hepsi ölen madenci yakını) kadın kadına söyleşeceğiz. Zahide Hanım Soma’da ilk pantolon giyenlerden. On yıl önce de araba kullanmayı öğrenmiş. Arkadaşları, “Kız bu erkek işidir, sana düşmez” demişler. Ama bugün, hastası olanı hastaneye taşıyano. Düğün dernekte en çok ona iş düşüyor.

Zahide Hanım, afili bir şekilde Anadol arabasından iniyor ve bizi evine davet ediyor. Evde soluklanıp konuşmaya başladığımızda, “Fidan gibi iki oğlu olduğunu” söylüyor. Ramazan (23) ve Tuncay (21). Kızı Almanya’da evli. Zahide Hanım, “Allahıma dua ediyorum” diye söz başlıyor, “çünkü benim oğlanlar da bu ölüm madeninde çalışıyorlardı ama Ramazan Efendi, (işletme müdürü Ramazan Doğru) benim gazetede CHP mitinginde çekilmiş fotoğrafımı görmüş. Oğlanlarımı o gün işten çıkardı. İyi ki, çıkardı. Şimdi oğullarıma sarılıp sarılıp duruyorum.”

Zahide Hanım ve eşi Kütahya Simav’dan buraya göçmüş. Kocası on yıla yakın madende çalışmış sonra belediyede işçi olmuş. Emekliliğini bekliyor. Yorgunluk çıkaran oğullarını bir türlü uyandırmaya kıyamıyor. “Uyusunlar” diyor, “ben oğullarımı sokakta bulmadım.” Tam biz bunları konuşurken kapıdan Fadime Yılmaz ve Aynur Bala giriyor. Fadime Yılmaz’ın ölüm madeninde abisinin oğlu ölmüş. Fadime Yılmaz’ın oğulları Ercan Yılmaz ile Sercan Yılmaz “serseri vardiyasında” oldukları için kurtulmuşlar.

Zahide Hanım’a, “Serseri vardiyası nedir” diye soruyorum. Çünkü bir madenci kadar bilgisi var. “Vardiyaların adları var, bir gündüz vardiyası, iki paşa vardiyası bir de serseri vardiyası. Bu serseri vardiyası gece 12’de başlayan vardiya. Hiç kimse bu vardiyayı sevmez.”

 

Çaresizce madene gidecekler...

Fadime Yılmaz’a “Ölen yakınının çocukları var mı?” diye soruyorum, varmış, 16 yaşında bir oğlan. Geceleri yorganı başından aşırıp gizli gizli ağlıyormuş. Bir de yeni bir huy edinmiş. Kendi kendine konuşuyormuş. Kiminle mi babasıyla. “Peki, Fadime Hanım çocuklarını yeniden madene gönderecek misin?” “Evet” diyor, “çaresiz, gidecekler.” O sırada Zahide Hanım söze karışıyor.

“Bu Fadime çok çekmiştir, hayırsız bir kocası var, o da maden işçisi ama başka yerde oturuyor. Tavşanlı’da. Yani bu kadının bir de kuması var. Kumasının da çocukları. Gariban, oğullarına yük olmamak için yazları ovaya çapaya gider.” “Buralardan ovaya çok giden var mı” diye soruyorum. Hep bir ağızdan “Olmaz mı” diyorlar. “Tek bir madenci parası neye yeter?” “Ovaya çapa yapmaya gidenlerin yevmiyesi ne kadar?” “Taş çatlasa 25 lira” diyorlar. “Sen buralarda sadece maden zulmümü var sandın? Ovada da, patronlar var! Taşeronlar var! Her gün iki lirayı da onlar alırlar!”

“Peki Soma Belediyesi’nin kadınlar için açtığı meslek öğrenme kursları, okuma yazma kursları var mı?” İşte bu soruda Zahide Hanım şaşkınlıkla bana bakıyor. Hani sen nerede yaşıyorsun, dercesine... “Anacığım buradaki belediye sadece madenin ve ovanın kodamanlarına hizmet için vardır. Sana bir şey söyleyelim... Madenin oraya bir düğün evi yapıldı. Parası da madencilerden çıktı. Peki, belediyede onaylandı kimin adı verildi. Şu anda tutuklu işletme müdürü Ramazan Bey’in belediye meclis üyesi hanımının adı. Melike Doğru.”

 

Ben çok korkuyorum!

Aynur Bala, böyle diyor, “Ben çok korkuyorum!” Gerçekten yüzünde korku ve hüzün var. Bala ailesi iki yıl önce Zonguldak’tan gelmiş. Koca Can Bala orada da maden işçisiymiş ama özel bir şirkette. Şirket sigorta paralarını bile tam yatırmıyormuş, “Hadi, bir de şansımızı Soma’da deneyelim” demişler. Aynur 13 yaşında evlenmiş biri 16 öteki 12 yaşında iki çocuk annesi. Kocası bölgenin ikinci büyük maden şirketi İmbat’ta çalışıyor. Orada da neredeyse her ay bir iş kazası oluyor. Korkuyor Aynur ve memleketini özlüyor. Buralarda kimsesiz hissediyor kendini. Annesini, babasını, kız kardeşlerini özlüyor. Sanki onlar yanında olsa daha az korkacak. Elinden sadece dua etmek geliyor, her gün dua ediyor, kocası sağ salim eve dönsün, diye. Korku Soma’nın kadınlarının kaderi gibi… Bir lanet gibi…