Şarkı söyleyen kumullar

Köklere yolculuk/Moğolistan

24 Ağustos 2014 Pazar, 22:46
Abone Ol google-news

Şimdi Cengiz Han’ın Moğolistanı’nı bırakarak biraz daha günümüze gelelim. Her yerde olduğu gibi burada da Budist rahipler uzun yıllar güçlü olanın
yanında olmuşlar. Ancak 1926 yılında devrimciler bu dinsel güce son vermişler. Yazımda daha önce de belirttiğim gibi son yirmi yılda yeniden güçlenmeye başlamışlar. Herkesin inancına saygımız sonsuz. Manastırları gezerken en çok dikkatimi çeken şey, kavuniçi kahverengi elbiseleri sırtlarında en son model arabalardan inen ve hemen cep telefonlarına saldıran rahipler oldu. Maşallah teknolojiyi ve lüksü çok seviyorlar. Öte yandan bir ayin vardı ve ayini idare eden rahip hiç durmadan insanların para bıraktığı kupaya bakıyordu. Bırakılan paraları tek tek saydığına eminim. Yani her dinde para çoktan tanrı olmuş. Hadi artık 4x4’lerimize binip uçsuz bucaksız Gobi’ye açılalım. Çünkü ben bir albino deve arıyorum.

Tuhaf, etkileyici bir ses

Yol çok uzun ve fazlasıyla ıssız. Üstelik yol öyle bildiğiniz asfalt yol değil. Kısaca çöl rallisi yapıyoruz. Çünkü Gobi’deyiz ve Khongor Kumulları’na gidiyoruz. Rüzgârın yön değiştirdiği kum tanelerinin sesi çok uzaklardan duyulmaya başlıyor. Tuhaf etkileyici bir ses, bu nedenle Khongor Kumulları’na şarkı söyleyen kumullar denmiş. Kumulların eni 7-20 kilometre arasında değişiyor ve 180 kilometre uzunluğunda.

Nihayet kumullara geldik, çöl bize hoş geldin diyor, ayakkabılarımızı çıkarıp çocuklar gibi kum tepelerinin üstünde debeleniyoruz. Az sonra bölgenin en dayanıklı hayvanı ve korumaya alınan Baktriyan develeriyle kumulların tepesine çıkacağız, güneşi batırmak için. Ve benden söylemesi hiçbir şey çölde güneşin batması kadar görkemli olamaz. Sanki bir rüya gibi. Develerimiz geldi ve biz üstüne bindik ve ağır ağır kum tepelerine doğru ilerliyoruz. Tam bir ıssızlık, sadece kumulların şarkıları duyuluyor ve deveye binen bizler suskunuz. Konuşmak içimizden gelmiyor. Doğrusunu söylemek gerekirse ben kendimi çölde bir kum tanesi gibi hissediyorum, sanırım
diğerleri de öyle.

Uzun yürüyüşten sonra kumul tepelerine varıyoruz. Güneşi burada batıracağız. Rüya başlıyor, güneş tüm renkleriyle kumulları defalarca selamlıyor. Sanki onlara veda ediyor. Usul usul uzaklaşıyor ve tam o sırada ay ufaktan kendini gösteriyor. İşte o zaman her gün bu muhteşem olaya tanık olan Moğol göçebelerin kendilerine neden “Biz güneşin ve ayın çocuklarıyız” dediklerini anlıyorum. Artık güneş veda etti, alaca karanlıkta develerimiz bizi kamp yerimize götürüyor.

Çölün ortasında bir ger kampındayız. Gerler bizim Yörük çadırlarının biraz büyüğü ve yuvarlağı. İçinde iki yatak ve bir masa var. Tepeleri ruhlar rahatlıkla girip çıksın diye açık. Ayrıca tam tepeden genellikle mavi renk bir ip sarkıyor, ruhlara kolaylık olsun, diye.

Tuvalet ve banyoların ortak kullanıldığı her ger kampında büyük, geniş bir yemek salonu var. Yemekler doğal olarak hep et üstüne. Seyahatin sonunda soslu kızarmış patlıcan ve biber hayal etmeye başladığımı söylersem, durumu daha iyi anlatırım. Ama açıkça söyleyelim, insanoğlu her şeye uyum sağlıyor. İkinci günden itibaren ger çadırlarımızı sevmeye başladık. Tamam elektrik kesik, internet bağlantımız yok, cep telefonlarımız çalmıyor, olsun ne gam, yıldızların elle tutulacak kadar yakın olduğu bir gök altında sonsuz sessizliği dinleyerek kendimize geliyoruz.

Kımızın tahtına votka oturmuş

Gerlere girerken mutlaka eşiği atlıyorsunuz, bu, çevrede dolaşan ruhlara ben geliyorum demek. Sonra saat yönünde ilerleyip hemen her gerde var olan divana oturuyorsunuz. Çadır kapısının tam karşısında ev sahibinin kıymetli eşyaları ve fotoğraflar duruyor.
Onlara asla saygısızlık etmemek gerek, yani arkanızı hiç dönmeyeceksiniz. Bir gere girdiğinizde ev sahibi size hemen kımız ve kendi yaptıkları çok sert, yemenin mümkün olmadığı peynirlerden sunuyor. Ben kımız içmedim, bilmiyorum, içenler ekşi ve ayran tadında olduğunu söylüyorlar. Epey bir zamandır bu geleneksel içki yerini votkaya bırakmış. Ve votkalar oldukça sert.