Savaşçı Dili...

18 Ekim 2011 Salı, 06:39
Abone Ol google-news

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babası Mustafa Kemal Atatürk’ün, yaşadığı muharebe süreçlerinin ardından “savaş dili”ni terk edip sürekli ‘barış dili’ni kullanması, yazımın özünü oluşturacak önder bir uygarlık örneğidir. Savaş çığlıklarının böyle bir bilgeliği çiğnemeleri yalnızca gaflettir, cehalettir.

10 Ekim 2011 tarihli Cumhuriyet gazetesinin 6. sayfası savaş dilinin kullanımına karşı çıkan, kaçınılmaz tepki içeren sütunlarla doluydu. İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Özince, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin iç ve dış politikadaki gelişmelerin ekonomiyi etkilediğini söylerken konuyu son zamanlarda devletin çok yüksek katlarındaki kimi yöneticilerin ve medya mensubu bazı kişilerin dillerine pelesenk ettikleri şusavaşsözcüğüne getirmiş ve gazetenin Ankara temsilcisi olan Utku Çakırözere şöyle bir açıklama yapma gereği duymuştur: Bakın yöneticilerimiz savaş sözü ediyor. Sermaye yavru ceylan gibidir kaçar. Özince, Atatürkün bilim ve akılmirası üstüne vurgu yapıyor; Cumhuriyet rejiminin çağdaş değerlerinin sorgulanmasınıabesle iştigalolarak belirtiyor.

Aynı sayfanın sağ yanında Bilim ve Siyasetköşesinde Orhan BursalıDavutoğlu: Savaşçı dil başlığı altında çıkan yazısıyla konuyu tamamlıyor, Suriye üstüne dönen dümenlerin arka planında yatan dürtüleri ifade ediyor, Dışişleri Bakanının Biz Suriye halkına yönelik baskıların artık kabul edilemez aşamaya geldiğini düşünüyoruz biçimindeki beyanını analiz ediyor. Bursalı, bakanın karşısına aldığı gazetecilerin şöyle bir soru sormaları gerektiğini de söylüyor: ABD Suriye ile dost olsaydı, iktidarınızın Suriyeye karşı bumüdahaleye hazırtutumu ve birtakım yaptırımların devreye sokulması söz konusu olabilir miydi?

Sanki Osmanlı ihtişamı yaşıyoruz!

Andığım bu tespitler beni geçmişe götürüverdi birdenbire; Körfez Savaşına sıcak bakan Cumhurbaşkanı Turgut Özal döneminde (1990da) aynı müttefikin arzusu doğrultusunda savaş dilini kullanmasına, Türkün cengâverliğini de hatırlatan bir teşvikle Arap dünyasından pay koparma niyetine ilişkin sözlerini anımsatıverdi. Tarihçiliğim beni çok daha gerilerde yatan ve Osmanlılar’ın Suriye ve Mısırı yönetimleri altına aldıkları ayların, yılların da imgesini bir kez daha serdi önüme.

Osmanlı güçlüydü o zamanlar. Bu güç, Batıdan öğrenip uyguladığı topçuluk tekniğiyle, İrandaki Türk soylu Safevileri alt etmişti. Padişah 1516da top tüfeğiyle çıktığı seferde dümen kırıp Suriye ve Mısırdaki Memluk devletini dize getirmişti; bu devletin iki sultanını da ölümle buluşturmuştu?

Bir zamanlar güçlü topların yeşerttiği Osmanlı imparatorluğunu tasavvur etmeye çalışırken, günümüzde Batıtarafından Anadolunun orta göbeğine yerleştirilmek istenen ve TC Hükümetince kabul gören füze kalkanı aklıma geliverdi.

Ne yapılmak istendiğini anlamaya çalışıyorum; kiminle savaşmaya veya kime karşı savunmaya hazırlanıldığını bilmek istiyorum; İslam dünyasının nereden yaralanmasına çalışıldığını öğrenmek istiyorum; Batıile ne tür angajmanlara girişildiğini kestirmek istiyorum. Ama hepsine muğlak, karışık, anlaşılmaz yanıtlar verildiğini görerek şaşırıyorum.

Adeta birileri için savaş bahanesi arandığını, ama derse Allah ben ne cevap vereyimkorkusu da yaşandığını sanıyorum.

Savaş ve bilgelik

Cumhuriyetin 25 Ocak 1991 tarihli sayısında yazısınıSavaşbaşlığı altında yayımlayan Melih Cevdet Anday, Tarihçiler birtakım geçmiş uygarlıkların savaş, hastalık, deprem gibi nedenlerle silinmiş olduğunu söylerlersaptamasından sonra şunları dile getirmiş:

Bunlar içinde en geçerli olanı savaştır elbet. Buna karşın barışın bir türlü sağlama bağlanamaması, sağduyuyu isyan ettirir. Eskiden toprağı verimden düşmüş bir topluluğun bitek yerlere akın ettiğini biliyoruz, ama açgözlülüğün savaşı doğal kılması olanaksızdır. Onun için de despotlar, diktatörler, plütokratlar [yönetimdeki zenginler] kutsallaştırdıkları birtakım kavramlarla halkı kandırma, aldatma yolunu tutarlar.

Açgözlülüğün savaşı doğal kılması, yalnızca eli kanlı kişilere ait olacaktırdemişti Savaş Sanatı Tarihiyazarı John Keegan; savaş ve politikanın ayrılmaz parçalar olduğuna karşı çıkmanın bilgeliğine değinmişti:

Mantıksal kısıtlamaların ve hatta simgesel geleneklerin ilkelerinde bile yeniden keşfedilmesi gereken bir bilgelik vardır. Savaş ve politikanın ayrılmazlığına karşı çıkmak ise daha da büyük bilgeliktir. Bunu yapmadığımız sürece, bizim geleceğimiz de [] yanlızca eli kanlı kişilere ait olacaktır.

Doğal afetlerin nereden ve nasıl gelebilecekleri kesin bilinmese de, onlara karşı önlem almak suretiyle görev yapabiliriz, yapmalıyız.

Ama sadece sermayeyi ürküteceği savının ötesinde, savaşları, çok daha vahim insanlık ve doğa cinayetlerini önlemek kesinlikle elimizdedir; özellikle de halkın oylarıyla yönetime gelmiş kişilerin elindedir.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucu babası Mustafa Kemal Atatürkün, yaşadığı muharebe süreçlerinin ardından savaş dilini terk edip sürekli barış dilini kullanması, yazımın özünü oluşturacak önder bir uygarlık örneğidir. Savaş çığlıklarının böyle bir bilgeliği çiğnemeleri yalnızca gaflettir, cehalettir.