Sayısız diller ülkesi

Muhteşem güzellikleri barındıran Karadeniz, farklı dil ve kültürlerin iç içe geçtiği bir coğrafyA.

01 Kasım 2013 Cuma, 04:43
Abone Ol google-news

Batı Karadeniz’i iyi bilirdim, gitmişliğim sıktı. Zonguldak, Sinop ve ilçesi Gerze üstüne çok yazı yazdım. Bölgelerinde termik santral yaptırmamak için direnen Gerzeli Amazonlar arkadaşımdır. Mücadelelerine az da olsa katkım oldu. Başardılar! Termik şimdilik Gerze’den uzak! Zonguldak’ta madenlere indim. Bu yeraltı kenti benim için inanılmaz mücadelelerin, hikâyelerin başkentidir. Trabzon’a da gitmişliğim vardır. Orada kendisine “Ben Fidel’im” diyen seksen dört yaşındaki Beşikdüzü Köy Enstitüsü mezunu Musa Hoca’nın belgeselini çektim. O günlerde ünü yurtdışına taşmış Sis Dağı şenliklerinde yaşadığım bir anıyı asla unutamam. Sis Dağı adından da belli, sisin içinde bir dağ. Ama durum şu, bir anda sizin bulunduğunuz tarafı sis basıyor ve siz hemen iki adım yanınızdakini göremiyorsunuz, çok değil beş dakika sonra siz sisten çıkıyorsunuz bu kez iki adım yanınızdaki sisin içine giriyor. Tuhaf bir saklambaç oyunu oynar gibisiniz. Dağın tam tepesinde keskin bir kaya var. Çevresi uçurum. Birden gencecik bir kızın o kayanın tepesinde oturduğunu görüyorum. Belki on altı yaşında belki on sekize yeni basmış, tam kayanın ucunda uçuruma bakıyor. Bedeni uçurumdan kayıp gitmeye hazır. Dehşet içindeyim, çünkü bu kayanın hikâyesini daha önce bana anlattılar.

 Yaşları anca on beşi bulan beş kız, babaları onları huyunu suyunu bilmedikleri kocaman kocaman adamlarla evermesin diye, el ele tutuşup bu kayadan uçuruma atlamışlar. Kuş misali uçup gitmişler. Kız o kayanın üstünde oturuyor ve uçuruma bakıyor. Birden sis kayayı ve kızı kuşatıyor. Çığlık atıp kayaya doğru koşuyorum. “Hayır, ne olursun yapma!” Kayanın yanına geldiğimde sis ansızın dağılıyor ve kızı görüyorum, kendini atmamış. Ona sarılıp ağlamaya başlıyorum. O da ağlıyor. Hikâyeler gene beni sarmaya başladı; şimdi hiç görmediğim Trabzon ve ötesini görmek için yollara düştüm. Çamlıhemşin, Maçahel Yaylası, Ayder Yaylası, Fırtına Vadisi, Hopa, Rize ve şimdilerde Türkiye’nin en doğu yeni kentti Batum!

İnadına sıcak, inadına neşeli

Doğu Karadeniz hep hüzünlü, sürekli yağmurlu bir coğrafya olarak kalmış bende. Bunda gördüğüm filmlerin etkisi olsa gerek, bunlar hep hüznün başrolde olduğu filmler, özellikle, Alper Özcan’ın “Sonbahar”ı Ali Özgentürk’ün çektiği ve benim senaryosunu yazdığım “Balalayka” ve Semih Kaplanoğlu’nun “Bal”ı. Her zaman yağmurlu, soğuk ve sisli olan bu coğrafya, oralarda olduğum dokuz gün içinde Akdeniz’i aratmayacak sıcaklıktaydı. Karadeniz herhalde hiç bu kadar uysal olmamıştı. Yağmurlu, melankolik bir coğrafyada dolaşacağımı bekleyen bendeniz, dağlarda güneş banyosu yaparak bol bol ayı masalları dinledim. Karadeniz’de kaç lehçe olduğunu, kimin hangi dilden konuştuğunu öğrenince iyice bir şaşırdım. Bizi dağlara vadilere götüren arabamızın usta şoförü, tam bir Karadeniz beyefendisi olan Cumali Bey, özel taşınabilir belleğine, tüm lehçelerden, dillerden muhteşem türküler, şarkılar derleyip atmış. Yol boyunca araziye uygun şarkılar ve türküler dinledik. Cumali Bey, söz arasında kalbinin solda değil sağda olduğunu söyleyince, “herhalde espri yapıyor” diye bir an durduk. Evet, burası Karadeniz, milyonda bir rastlanacak bir durum işte karşımızda; Cumali Bey’in kalbi sağda. Korka korka kalbini dinledik gerçekten sağda. Bu ilk kez ilkokulda keşfedilmiş. Öğretmen çocukları koşturmuş, sonra da “Eliniz sol göğsünüze götürün kalbiniz attığını duyun” demiş. Cumali bakmış ki, solda atan filan yok, sağa doğru gitmiş kalp küt küt atıyor. “Öğretmenim benim kalbim sağda” demiş ve öğretmen kendisiyle alay ediyor sanım, Cumali’ye bir şaplak indirmiş. Sonra doktordan rapor almışlar. Dikkat uçurumlardan kalbi sağda bir şoförle ilerliyoruz!

Derelerin korkulu rüyası HES’ler


Doğu Karadeniz’de sadece Trabzon bölgesinde 130’a yakın HES var. HES açılımı şöyle: Hidrolik Elektrik Santralı. Şimdi bu fiyakalı ada bakıp, gözünüzde dev bir baraj canlanmasın. Bu HES’ler bölge insanlarının tabiriyle eski su değirmenlerinin biraz daha kabacası. Vadideki suyun yolunu değiştirip yüksekten akıtarak bir dinamonun çevrilmesiyle elektrik üretimi yapılıyor. Bütün Türkiye’deki HES’lerin üretimini toplasanız Türkiye elektrik üretiminin binde dördüne anca ulaşıyor. Peki, öyle de, neden bir HES merakıdır gidiyor. Birincisi kurulumu
çok kolay, iki yılda tamamlanıyor ve inşaatında yaklaşık otuz kişi çalışıyor. İnşaat bittiğinde de çalışan sayısı bekçisiyle, teknisyeniyle beşi geçmiyor. Devlet bunun için epeyce bir para veriyor ve üretilen elektriği almayı baştan kabul ediyor. Yani az maliyetli bir iş. Öte yandan bölge halkı arasında yaygın olan bir kanı var. Bu HES’ler, daha çok yabancılar tarafından kuruluyor, çevresindeki tüm topraklar satın alınıyor, yabancıların bu iş için yerli bir işbirlikçi bulmaları gerekiyor ama bu hiç sorun değil. Türkçesi, bölgenin su kaynakları yabancıların eline geçiyor. 49 yıllığına. Artık ondan sonra ne olur, petrolden sonra en kıymetli mal olan su, kimlerin elinde kalır bu kocaman bir meçhul!.. Fırtına Vadi’sinde kurulmak istenen HES’lere karşı ilk kez 130 imza toplayarak dava açan vatandaş Mustafa’ya göre, bölge halkı durumu yeni yeni kavramaya başlamış. Şirketler öyle bir propaganda yapmışlar ki, sanırsın suların üstüne birer dinamo koyarak bölgeye acayip yardım ediyorlar. Ayrıca bölge halkı ne olursa olsun, bu HES’ler kurulsa da suları gürül gürül akacak sanıyor. Ne zaman ki, Rize’de Güney Suyu HES sayesinde kurumuş, bir kurbağa bataklığına dönmüş, millet uyanmış. Anlamışlar ki, bu HES’ler sularını kurutuyor, yolunu değiştirip börtü böceğe hayatı zindan ediyor. Tarımı tümden öldürüyor. Hop bir dakika, demişler; şimdi tüm derelerin bekçileri var. Öyle şak diye isteyen istediği yerde bir HES kuramaz. Mahkemeler, tehditler, satın alınmalar. Karadenizliler diyor ki; “Tamam kardeşim” diyorlar, “biz su akar Laz bakar, sözünü içtenlikle kabul ediyoruz. Su aksın öyle, yeter ki bizim olduğunu bilelim. Gün gelir petrolden kıymetli olur.”

Müzeydi cami oldu

Trabzon’daki Ayasofya (Kutsal Bilgelik) önce kilise olarak, 1250-1260 yıllarında Latinlerin istilasından sonra Bizans’tan kaçan ve Trabzon İmparatorluğu’nu kuran Kommenos ailesinden 1. Manuel tarafından yaptırılmış. O zamanlar ona el veren Gürcü Prensesi Tamara’nın da bu işe epeyce bir emeği geçmiş. Bu nedenle, binanın ön tarafında Gürcülerin bereket simgesi üzüm salkımları göz alıyor. Ve gene ön tarafta, ortaçağ Avrupa kiliselerinde görülen korkutucu dinsel freskler burada sıcacık renklere bürünmüş, Meryem neredeyse köylü bir Meryem olmuş. İsa nehri geçerken adeta çocuklaşmış. Sözün kısası freskler ben Karadenizliyim, diyor. Fatih Sultan Mehmet Trabzon’u alınca, burayı camii yapmıyor. Sürmela Manastırı gibi, işi sahiplerine bırakıyor ama 3. Murat 1584’te freskleri sıvayıp burayı cami yapıyor. Bir süre cami olarak

Başrolde Kafkas arısı

Maçahel Vadisi, Batum sınırına en yakın vadi. Denizden 1250 metre yukarda, alışık olmayanların ay yürüyüşü yapmaları gerek. Bu bölge, küçük köylerden oluşuyor ve Karadeniz’in en içine kapanık bölgesi. Çünkü buralarda altı ay öyle bir kar var ki, hastalar kızaklarla önce Batum’a getiriliyor, oradan Türkiye’ye bir hastaneye geçiriliyor. Kar ambulansları var ama onlar bile buz tutmuş uçurumlardan
yuvarlanıp telef oluyorlar. Altı ay dünyaya kapalı bu vadi, aynı zamanda türlerin birbirlerine karışmadığı saf bir floraya sahip ve bir
arı, vadinin kaderini tümüyle değiştiriyor. Bu arının adı Kafkas arısı, Tema Vakfı’nın bölgede yaptığı bir araştırma sonucu ortaya çıkmış.
Kafkas arılarından oluşan bir kovan, diğer arılardan oluşan bir kovana göre beş kat daha yoğun bal veriyor. Ve onlar sadece bu
bölgede yaşıyor. Tema Vakfı, hemen bölgeye bir laboratuvar kurmuş ve Kafkas arılarından kraliçe arı üretimini bölge halkına öğretmiş. Şimdilerde bölgen, Erzurum ve Trakya bölgesine kraliçe Kafkas arısı ithal ediyor Amerika’ya da! Bu durum, vadi insanlarına bir başka güç vermiş, öyle ki hiçbir kaçak kovan ya da yabancı bir arıcı bu bölgeye giremiyor. Tema Vakfı’nın yaptığı belgeselde, bir tek bir arı cinsinin bile bölgeyi nasıl canlandırdığını, insanların hayallerini nasıl yukarı taşıdığını görmek mümkün. Artık bölge insanı çocuklarını okutabiliyor, artık bölge insanı kendisine kentlerde ev alabiliyor ve kızlarını, oğullarını şenlikli düğünlerle evlendirebiliyorlar. Üstelik bölgeden göç durmuş. Tam tersi geri dönenler var. Bu kalkınma modeli de bölgede illaki, termik santral, HES yapmak isteyenlere kapak olsun!

Ayıları rahat bırakın


Söz HES’lerden açılınca ayılar hemen konuya dahil oluyorlar. Karadeniz ormanlarında vahşi bir yaşam var. Doğrusu ben ormanlardaki patikalarda yürürken vaşak ayak izlerine rastladığımda acayip sevindim. İçimden bir de ayı görsek geçti. Çünkü bilinen o ki, buraları en çok ayıların. Karadenizlilerin bütün hayvanlara, en çok da ayılara büyük bir sevgisi var. HES’lere biraz da bu nedenden karşılar, dinamoların yaptığı gürültü ayıların uzun kış uykusuna yatmalarını engelliyormuş, bu nedenle ayı dengesini yitirip köylere iniyormuş. Hani ayı birini parçalasa bile, Karadenizlilere göre onun hiçbir günahı yok. Dolaşmasaydın onun topraklarında! Bal onları delirtiyor. Arı kovanlarını
korumak için bin bir çeşit yol deneniyor. Örneğin Karadenizlinin biri yüksek direkler kurup kovanları direklerin üstüne koymuş, ayının bunlara erişmesi mümkün değil. Öyle mi, bir ayı yanında yavrusu kovanların başına gelmiş, bakmış bakmış sonra yavrusunu sırtına alıp kovanlara doğru uzatmış ve cup kovanlar yerde... Her yere ulaşan fareler de Karadeniz’e ait, erzak koruma deposu selenderlerin kazıkları üstündeki yuvarlaklara çıktıklarında pat diye gerisin geri yere düşüyorlar. Ayıları ve fareleri çözdünüz mü, Karadeniz’de yaşam kolaylaşıyor.