Sığınmacı mı, mülteci mi, muhacir mi, göçmen mi?

KONUK YAZAR | Bergama eski Belediye Başkanı Sefa Taşkın, Cumhuriyet'in Ege'si için yazdı...

15 Eylül 2021 Çarşamba, 11:04
Sığınmacı mı, mülteci mi, muhacir mi, göçmen mi?
Abone Ol google-news

Üç tarafı denizle çevrili Anadolu, Büyük Asya ile Avrupa arasında coğrafi olarak bir köprüdür. Küçük Asya da denilen bu köprü, yüzlerce yıldır doğudan batıya, batıdan doğuya toplumsal göçlere geçit oldu.

Bu geçit insan topluluklarının etnik olarak karışmasına da neden olduğu gibi kültürlerin de harmanlanmasına, Batı ve Doğu kültürlerinin karşılaşmasına, birbirlerinin topraklarına taşınmasına zemin yarattı. 

Bunun sonucunda da Geometrici Tales’ten Mimar Sinan’a, Efesli Filozof Heraklitos’tan Sufi Mevlana’ya, Kütüphaneci Krates’ten Gramerci Bergamalı Kadri’ye, Hekim Galenos’tan Prof. Aziz Sancar’a, Aristonikos’tan Nazım Hikmet’e kadar birçok kültür oluşturucunun ocağı oldu.  

Ancak bu tür karşılaşmalar, karışmalar her zaman toplumsal sancılara, insani acılara da yol açtı, açıyor.

Anadolu yarımadası, ilk insanların 2 milyon yıl önceden itibaren, Doğu Afrika’dan dünyaya yayılırken geçtiği göç yollarının ortasındaydı.

İ.Ö. 12-10. binyıllarda Güney Doğu Anadolu, Filistin, Batı İran; “Bereketli Hilal” denen coğrafya, insanların avcı toplayıcılıktan tarım toplumu, yerleşik toplum olmaya evrildiği topraklardı. 

Anadolu, bu bölgelerde ortaya çıkan Neolitik/Tarım Devrimiyle, Batı’ya olan göçlerle uygarlığın taşındığı ana geçitti.

Binlerce yıldır kimler geldi, kimler geçmedi ki bu topraklardan!

Koşulların zorladığı ama göreceli istekle yapılan göçlerdi bunlar. 

Bunun dışında toplumsal çekişmeler, siyasal olaylar, doğal afetler; yaşadıkları toprakları terk etmek, başka ülkelere sığınmak, iltica etmek, mülteci olmak zorunda bıraktı insanları.

Tarih bu olgunun nice örnekleriyle doludur.

İ.Ö. 2. binyılda, Çorum/Boğazköy/Hattuşa’yı merkez edinip güçlü bir siyasal erk oluşturan Hititler, bilinen ilk siyasal “sığınmacıların” oluşmasının aktörlerindendir. 

Batı, Orta, Güney Anadolu’yu, hatta Kuzey Suriye’yi sömürge olarak kullanan Hititler, fethettikleri yerlerde kendilerine direnenleri, sürgün ediyor, “köle” olarak başkentlerine götürüyordu.  

Bunların en bilineni; İ.Ö.1300’lü yıllarda, 3400 yıl önce, Hitit Kralı II.Muşili’nin Efes (o zamanki adı Apaşa) ve çevresini işgal ederken yaklaşık 10-40 bin kişiyi esir alıp, köle olarak kullanmak üzere, Kızılırmak yayı içindeki çekirdek ülkelerine, Çorum/Hattuşa’ya “sürgün/techir” ettiği durumdu. Teslim olmayanı katlediyordu işgalci.

Sudan ucuzdu “insan”!

Bunu bilen yerli halklar Hititler üzerlerine geldiğinde, komşu kentlere iltica etmeye, sığınmaya koşardı.  Hatta dayatılan barış görüşmelerinin bir konusu da bu sığınmacıların geri alınması üzerine olurdu.

Efes/Apaşa’nın halkı da II.Murşili’nin eline düşmemek için yakındaki Arinanda/Mykele/Dilek Dağı’na, komşu kentlere sığınmış ancak Hitit Kralı onları dağda da bulup ele geçirmişti.

Savaş ortamında ölümden, köle olmaktan kaçıp, güvenli yerlere sığınmak “insan”ın yaşam mücadelesinin bir parçasıydı.

Yalnız savaş neden olmuyordu yurdundan kaçıp gitmeye. İklim değişikliği, deprem, kuraklık, yangın gibi olguların neden olduğu düşünülen, İ.Ö.1200 yıllarındaki büyük “Deniz Kavimlerinin Göçü” bu durumun örneğiydi. 

Susuzluk ve açlık öyle zorluydu ki Anadolu’da, o her bucağa egemen olan güçlü Hitit Devleti, çeşitli yerlere küçük göletler yapmasına rağmen kuraklıkla baş edememiş, çaresiz kalmış, Kıbrıs yönünden yardıma gelecek, buğday dolu gemilerin yolunu gözlüyordu.

Bu koşullarda on binlerce insan, çoluk çocuk Akdeniz Adaları’ndan, Balkanlar’dan doğuya doğru ardına bakmadan akın etmiş, Anadolu dahil Orta Doğu’nun siyasal ve toplumsal yapısı alt üst olmuştu. Bu ortamda Anadolu’da otoriteyi sağlayan koca Hitit Devleti yıkılıp gitmişti.

Dünya toplumsal tarihinin kırılma noktalarından biriydi bu durum.

Helenler/Yunanlılar’ın Anadolu’ya bu süreçte göç ettikleri, girdikleri, yerleştikleri biliniyor.

Alp Arslan’ın 1071’de Malazgirt de Bizans’ı yenmesi, ardından Selçuklular’ın Anadolu’da siyasal egemenlik kurmaya başlaması, Türk boylarının Küçük Asya’ya hızla göçmesinin ve yerleşmesinin önünü açtı. Uzun ve yavaş yavaş devam eden bir göçtü bu.

Anadolu Türkler’in yeni yurdu oluyordu.

Bu göçler ve yeni gelenlerin yerleşiklerle kaynaşması yüzyıllarca sürdü.  

19.yüzyılda Avrupa’da Sanayi Devrimiyle birlikte gelişen Kapitalizm, Emperyalizme dönüşüyor, sömürgeleştirdiği ülkeleri eziyor, zenginliğini ve gücünü korumak, arttırmak için halkları birbirine düşürüyor, kırdırıyordu.

Onca yıl Anadolu’da Türklerle birlikte yaşayan Rumların ve Ermenilerin bu topraklardan ayrılışı;  muhacirliği, techiri sarsıcı insani dramların,  derin travmaların oluşmasına neden oldu.  

20.yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmaya başlaması, yıkılışıyla birlikte; Emperyalist Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunda Anadolu yeni misafirlerini karşılayacaktı. 

Üç kıtaya yayılmış Osmanlının “evladı fatihanları” dört bir yandan barındıkları, yurt edindikleri toprakları terk etmek zorunda kalıp Anadolu’ya sığındılar. 

Tuna boylarından, Vardar kıyılarında, Ege Adaları’ndan, Kafkasya’dan, hatta Kırım’dan, canlarını kurtarmak için kaçan yüzbinlerce insan bu topraklara gelen muhacirlerdi. 

Can pazarı vardı terk edilen yurtlarda. Ocakta kaynayan tenceresini bırakıp yollara dökülmüştü kadınlar! Kağnılarla, yalın ayak. Birçok muhacirin bu gibi nice yaşanmışlığı vardı.

Anadolu köprüsünün yolcusu, topraklarına sığınanı çoktu.

Kuzeyden, iç savaştan kaçan Beyaz Ruslar, Almanya’dan, faşist Hitler’den kaçmaya çalışan Yahudi bilim adamları canlarını kurtarmak için Anadolu’ya iltica ettiler. 

Dünyanın her çalkantılı döneminde Anadolu’nun sığınmacısı, muhaciri, göçmeni bol oluyordu.

Günümüzde de Emperyalizm boş durmuyor! Dünya’da birçok yerde savaş var, ateş var. 

Son yıllarda da Emperyalizmin Irak’taki, Suriye’deki, Afganistan’daki oyunlarından,  kaynakları yağmalanmış Afrika’daki yoksulluktan kaçan yüz binlerce insan sığındı, sığınıyor Anadolu’ya, Avrupa’ya. Aç ve sefil. Bebeklerinin ölü bedenlerini denizlerde bırakarak.

Kimi Avrupa’ya geçmek için bir köprü olarak görüyor Küçük Asya’yı. Kimi de kalıyor.

Bu yeni koşullar, yeni durum tabii ki Türkiye’de yaşayanlara olduğu gibi, Dünya’nın her yerinde belirli sıkıntılar yaratıyor. Toplumsal ve ekonomik anlamda sorunlar çıkıyor. 

Her yerde yerleşikler yeni gelenleri kabul etmekte zorlanıyor. İşine ekmeğine ortak görüyor.

Sığınmacılar için de hiç kolay değil bu durum. Kim evini barkını bırakıp hiç bilmediği bir ülkeye kaçmak, sığınmak ister ki? Güvende, rahat olsa insan hiç evini terk eder mi? 

Bu durumun sorumlusunun adresi bellidir.

Onları yollara düşüren, yıllardan beri insanları vatanlarından koparan, aynı basiretsiz yöneticilerdir, Emperyalizmdir.

1922 Anadolu, Aydın-Şirince muhaciri Yunan yazar Dido Sotiriyu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” (Metomena Homata) kitabının son cümlesi bu durumu kesinlikle saptıyor: “Kahrolsun sebep olanlar.” 

Bu bağlamda ülkemize gelen sığınmacılara önyargıyla bakılmamalı. Onlar kurban. Kurbanlar değil, bu ortamı yaratanlar kınanmalı.

Bu durum, Emperyalizmin güç ve para kazanma hırsını engelleyecek toplumsal davranışlarla önlenebilir ancak. 

Savaşlara sebep olanlara insanlık olarak topyekun karşı çıkılarak. 

İnsanların kendi ülkelerinde kalmalarını/yaşamalarını sağlayacak ortamlar yaratarak.

Bu güncel sorunu çözmeye,  uluslararası toplumun sığınmacı/göçmenlere bir nesne, bir sayı gibi değil “insan” gibi bakmasıyla başlanabilir. 

Geçmişte yaşananları göz ardı etmeden!  Günlük yaşamda hoşgörü, yardımlaşma, dayanışma gibi kavramlar unutmadan!

Sığınmacı mı, mülteci mi, muhacir mi, göçmen mi? 

Her şeyden önce “insan”, denilmeli!

Sefa Taşkın

15.09.2021

Dikili