Sığınmacı yurdu Türkiye, Suriyeli mültecilerle 10 yılı geride bıraktı

Ülkelerindeki çatışmaların başlangıcından bu yana 13 milyon Suriyeli yerinden edildi. Milyonlarcası, Türkiye’ye sığındı. Avrupa ülkeleriyle pazarlıklar yürütüldü, Türkiye’de “tutulmaları” için milyarlarca Avro’luk anlaşmalar yapıldı. İlk Suriyeli göçmenlerin Türkiye’ye girişinin üzerinden tam on yıl geçti ve yıllar boyunca mülteciler konusu içinden çıkılmaz devasa bir sorun haline geldi.

30 Nisan 2021 Cuma, 04:00
Sığınmacı yurdu Türkiye, Suriyeli mültecilerle 10 yılı geride bıraktı
Abone Ol google-news

Batılıların “Arap Baharı” adını verdikleri süreçle başlayan gelişmelerin etkisini en kanlı biçimde gösterdiği ülkenin Suriye olduğuna kuşku yok. Yaklaşık on yıldır, kimi bilgilere göre, 60 ülkeden binlerce cihatçının savaştığı bir ülke Suriye. Çatışmaların başlangıcından bu yana ülke içindeki göçler de dahil olmak üzere on üç milyon Suriyeli yerinden edildi. Bu, çatışmalardan önceki nüfusun yüzde 60’ı demek. Bu göçler onyıllardır süren Filistin krizinden sonra sayı olarak Suriye’yi ikinci sıraya yükseltiyor. 2011’den bu yana yedi milyon Suriyeli ülkelerinden kaçıp aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 45 ülkeye sığındı. Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu, UNICEF’e göre 2011’den beri yaklaşık bir milyon Suriyeli çocuk, mülteci bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor.

Hemen belirtelim, Türkiye uzun zamandır birçok ülkeden mülteci barındırıyor. Konuyla ilgili yapılan araştırmalara göre “Temmuz 2017 tarihi itibarıyla 3.2 milyon Suriyeliye ilaveten Türkiye’de 132 bin 300 Iraklı, 123 bin Afganistanlı, 32 bin İranlı, 3 bin 500 Somalili ve 8 bin 300 kişi de diğer ülkelerden olmak üzere en az 315 bin mülteci bulunmaktadır. Yani Nisan 2017’de Türkiye’deki toplam mülteci sayısı 3.5 milyonu aşmıştır. Bu sayı Türkiye’nin 80 milyonluk nüfusunun yüzde 4.5’ine denk gelmektedir.

Suriye’ye büyük emperyal çullanmanın doğrudan etkilediği ülkelerin başında elbette Türkiye geliyor. AKP iktidarının “durumdan vazife” çıkarıp bütünüyle dahil olduğu Suriye krizinin faturası, yerinden yurdundan edilmiş milyonlarca Suriyeli göçmenin ülkemize sığınmasına yol açtı. Dün, 29 Nisan 2011’de başlayan bu göç dalgasının yıldönümüydü. Bu tarihte “Hatay’ın Yayladağı ilçesinde, sınırdaki Harabjoz bölgesinde bulunan Güveççi köyündeki tel örgüleri yararak geçen 252 Suriyeli Türkiye’ye girdi.” (1)

TC İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (GİGM) verilerine göre 14 Eylül 2017 itibari ile Türkiye’de biyometrik kayıtları alınarak kendilerine Geçici Koruma Kimlik Belgesi (statüsü) verilen (3 milyon 181 bin 537) ve ön kayıt altına alınan (81 bin 777) Suriyeli mülteci sayısı 3 milyon 263 bin 514’e ulaşmıştır. (2)

MİSAFİR Mİ MÜLTECİ Mİ?

Gelişmeleri az çok bilen herkes 252 Suriyelinin ülkeye girişinin daha başlangıç olduğunun farkındaydı. Arkası kesilmedi sığınmacı dalgasının. Can güvenliklerinin olmayışı bu talihsiz insanları komşu ülkelere kaçmak zorunda bırakmıştı. Bu ülkeler arasında en çok Suriyeli sığınmacının olduğu ülke Türkiye’ydi. AKP iktidarının gelenlere yaklaşımı, daha onları tanımlarken sorun yaratır nitelikliydi. İktidar, gelenleri “misafir” olarak adlandırıyor, bunu sayıları milyonlara vardığında da söylemeye devam ediyordu. Uluslararası mülteci literatüründe “misafir” diye bir kavram yoktu oysa. 

Kuşkusuz “din kardeşliği”, “kültür birliği”, “coğrafya ortaklığı” gibi nedenlerden ötürü gelenlerin “kardeş” olduğuna elbette itiraz edilemezdi ama siyasi olarak gelenleri “misafir” gördüğünüzde onlara tanınan mülteci haklarını tanımamış olur, uluslararası topluluktan resmi yardım talep edemezdiniz. Çünkü onlar sizin “misafiriniz”di, başkalarının değil. Sayı arttıkça bu kez Batılı devletlere mülteciler konusunda yardım edilmediğini söyleyerek yakınmalara başladı iktidar. Durum gittikçe çirkin bir hal aldı. Batı’yla mülteciler üzerinden pazarlıklar yapıldı. Başta Almanya olmak üzere AB ülkeleri mültecilerin Türkiye’de tutulması karşılığında paralar teklif etti. Türkiye AB ülkelerinden iki ödeme şeklinde 6 milyar talep etti, aldı da. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, Brüksel’de 2016’da yapılan AB-Türkiye zirvesinde “Kayseri pazarlığı yaptık” diye nitelemekten çekinmedi yaşananları.

KORUMA ALTINDAKİLER

Bugünkü iktidarla ilgili olmayan bir durumu belirtmek gerek. Türkiye 1951’de aldığı bir kararla sadece Batı’dan gelenleri mülteci olarak kabul ediyor. Bu, İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı’dan gelecek olanlar düşüncesiyle alınmış bir karar. Kimsenin aklına ülkenin doğusundan da mülteci geleceği gelmemiş. “Misafir” denmesinin bir nedeni de bu. Türkiye’deki yasal ve idari düzenlemeler Suriyelilerin “mülteci” olarak tanımlanmasına izin vermemektedir. Türk kamu kurumları ve siyasetçiler uluslararası hukukta karşılığı olabilecek ve Türkiye’ye yükümlülük getirecek ya da bu algıyı yaratacak “mülteci” gibi kavramlardan özellikle kaçınmış, genel kullanımda “sığınmacı” ya da daha çok “misafir” kavramı tercih edilmiştir. Ancak Türkiye’deki Suriyelilerin uluslararası hukuk bağlamında tanımlanması, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin de önerisi ile 30 Mart 2012’de yayımlanan bir genelgeyle netleştirilmiş ve Suriyeliler resmen “geçici koruma statüsü altındaki yabancılar” olarak tanımlanmışlardır. (3)

Buna rağmen halen siyasilerin dilinde Suriyeli sığınmacılardan “misafir” olarak söz edildiğini duyuyoruz. Paralar alınsa da birtakım yardımlar koparılsa da Türkiye, sayıları son derece artmış “misafirleriyle” baş başa kaldı.

Ülkemizde halen mevcut Suriyeli sığınmacı sayısı 3.6 milyon. Çoğu kentlerde yaşıyor.  Kurulan kamplarda yaşayan sığınmacıların oranı sadece, yaklaşık olarak yüzde 8. İlk mültecilerin girişinden üç yıl sonra yani 2014 yılından bu yana Türkiye “geçici koruma” kapsamına giren Suriyeli mültecileri yasal olarak kabul ederek açık kapı politikasını halen sürdürüyor. Bu politika üç ilkeye dayanmakta:

1. Sınırlarımız güvenlik arayanlara açıktır.

2. Mültecileri iradeleri dışında evlerine geri göndermeyeceğiz.

3. Savaştan kurtulanların temel insani ihtiyaçlarını karşılayacağız.

Bunlara insani olarak karşı çıkmak elbette doğru değil. Ancak iktidarın sığınmacı varlığını siyasi hesapları için kullandığı inancı bu “masum” ilkelere gölge düşürüyor. Çünkü mültecilere misafir gözüyle bakılıyorsa, 2011’den bu yana resmi olarak 56 bin, gayri resmi olarak çok çok daha fazla Suriyeliye vatandaşlık verilmesinin nedeni konusunda endişe duymakta haklılık var. Üstelik “açık kapı” politikası gereğince “geçici statüde” oldukları belirtilen sığınmacıların bir kısmının neden vatandaş yapıldığına açıklık getirilmeli. Şu açık: Hiçbir sığınmacı istekleri dışında “zorla” gönderilemez. Kim olursa olsun, ülkemizde yaşamak zorunda kalanların emek-üretim sürecinde yer edinmesi sağlanmalıdır. Bunda sayısız yarar var. Batılı ülkeler, vatandaşlık vermeden de bu sürece mültecileri dahil edebiliyor. Çözümlerden biri sığınmacıların emek-üretim sürecinde yer almalarını sağlamaktır.

Ancak toplumumuzun büyük bir bölümü bunun bir çözüm olduğunu düşünmüyor. Kültürel dokuya nüfuz edemediklerini söyleyip karşı çıkanlar olduğu gibi, tam tersine kültürel dokuya nüfuz ettikleri için karşı çıkanlar da var. İçinden çıkılmaz devasa bir sorun bu.

SIRADAN VATANDAŞ ÖFKESİ 

Bazı tahminlere göre Türkiye’de çalışma çağındaki Suriyeli sığınmacıların oranı yüzde 17’yi aşıyor. Onların da içinde bulunduğu tüm Suriyeli sığınmacılar arasındaki işsizlik oranı yüzde 50’yi geçmiş durumda. Bu manzaraya toplumumuzda yaygın olan Suriyeli sığınmacılarım maddi yardım aldıkları, üniversitelere sınavsız girdikleri, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından daha fazla ekonomik ayrıcalıklar elde ettiği inancını da ekleyin, ortaya endişe verici başka bir görüntü çıktığını göreceksiniz. Yani, “Sıradan Vatandaş öfkesi”ni.

Zaman zaman rastlanmıştı ama sığınmacılara yönelik en büyük kitlesel öfke 2019 Temmuz ayında İstanbul’da patlak verdi. İkitelli semtinde Suriyeli bir gencin bir Türk kızını taciz ettiği gerekçesiyle kalabalık gruplar dövdükleri Suriyelilere ait işyerlerine saldırdı, araçlarını tahrip etti. Daha sonrasında küçük çaplı da olsa benzeri olaylarla karşılaştık tabii. Bu, kamuoyunda var olan öfke patlamasının sadece  bir örneği.

Ülkelerinin içinde bulunduğu durumdan kaçıp gelen Suriyeli mültecilerin Türkiye’nin emek-üretim sürecinde yer almayışlarının ekonomiye bindirdiği bir yük var. Gelenlerin çoğunun bu süreçte yer alabilecek vasıflara sahip olmadığı da biliniyor. Dolayısıyla istihdam edilmeleri kolay da olmuyor. Milyonlarca Suriyeli mülteci içerisinde ülkemizin hem emek-üretim sürecinde hem de akademik dünyasında yer alabilecek olanlar da var ama. Doç. Dr. Murat Erdoğan, Doç. Dr. Armağan Erdoğan ile Yrd. Doç. Dr. Başak Yavcan’nın Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi-(HUGO) ile İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi-(İGAM) işbirliği çerçevesinde 2017’de sekiz ay boyunca yaptıkları araştırmaya göz atmalı. “Türkiye’deki Suriyeli Mülteci Akademisyen ve Üniversite Öğrencilerinin Durumu, Sorunları ve Beklentileri Araştırması” adını taşıyan saha çalışmasında ilginç veriler yer alıyor.

HEPSİ NİTELİKSİZ Mİ?

Araştırmaya göre Nisan 2011’den bu yana Türkiye’ye gelen 3 milyon 188 bin 909 Suriyeli mülteci içinde çok sayıda üniversite öğretim elemanı ve öğrencisi bulunmakta. Türkiye’de 500 ile 700 arasında, Suriye’de daha önce üniversitelerde görev almış Suriyeli akademisyen bulunmakta. Bunların 392’si Türkiye’nin farklı üniversitelerinde görev yapıyor. Çok önemli bölümü “ilahiyat” ya da benzeri alanlarda çalışıyor. Aralarında 13 profesör, 15 doçent ve 115 yardımcı doçent bulunuyor. 251 Suriyeli akademisyenin ise doktora unvanı bulunmamakta, bunlar uzman, okutman, araştırma görevlisi, öğretim görevlisi vb. olarak istihdam edilmekte. Yaklaşık 200-300 akademisyen ise halen Türkiye’de ya çalışmıyor ya da kendi meslekleri dışında görev yapıyor. 2014-2015 yılları arasında çok önemli sayıda (bu sayı 3-4 bin olarak ifade edilmektedir) Suriyeli akademisyenin Türkiye’den başka ülkelere gittiği anlaşılmaktadır.

Araştırmacıların şu vurgusu hayli dikkat çekici: “Akademisyenler evrensel olarak dünyanın en büyük yatırımı yapılan ve her topluma katkı verme potansiyelinde olan aydın insanlardır. Aynı zamanda oldukça kırılgan oldukları da unutulmamalıdır. Maruz kaldıkları zorunlu göç ve yaşadıkları pek çok dramın ardından, şimdi istedikleri çalışma koşullarının sağlanması hem bir insanlık görevi, hem onların kendilerini geliştirme imkânı hem de Türkiye için, ortak gelecek için büyük bir kazanç olacaktır. Türkiye’yi terk eden her bir akademisyen, sadece bilim insanı olarak değil, uyum politikalarının rol modelleri ve köprüleri olarak da yeri kolay doldurulmayacaktır”. (4)

YÖK’ün verdiği bilgilere göre Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı tarafından araştırmanın yapıldığı güne kadar 4001 Suriyeli öğrenciye burs verilmiş. Bu bursların hangi statüdeki Suriyelilere (geçici koruma ya da ikamet ile Türkiye’de bulunanlar) verildiği ve hangi süreler için verildiği bilinmiyor. Toplam öğrenci sayısı dikkate alındığında Suriyeli yükseköğretim öğrencilerinin yüzde 20-25’i burs alabiliyor. Burslar sadece öğretimin devam ettiği aylarda ödenmektedir.

Suriyeli mülteciler arasında sağlıkçılar da var. Türkiye’de çalışmak için 457’si pratisyen, 1473 Suriyeli hekim, 822 ebe/hemşire başvuru yapmış. 1095 hekim ile 588 ebe/hemşireye teorik eğitim verilmiş.

- SÜRECEK -

(1) Mustafa Balbay, Suriye Türkiye’ye girdi- GÖÇ DALGASI, Cumhuriyet Kitapları, 2. Baskı, syf:13

(2) Doç.Dr. M. Murat Erdoğan, Doç.Dr. Armağan Erdoğan, Yrd. Doç.Dr. Başak Yavcan - “Elite Dialogue: Türkiye’deki Suriyeli Mülteci Akademisyen ve Üniversite Öğrencilerinin Durumu, Sorunları ve Beklentileri Araştırması-2017”

(3) M. Murat Erdoğan – Suriyeliler Barometresi –Suriyelilerle Uyum İçinde Yaşamın Çerçevesi, İstanbul Bilgi Üni. Yayınları, syf:13.

(4) Doç.Dr. M. Murat Erdoğan, Doç.Dr. Armağan Erdoğan, Yrd. Doç.Dr. Başak Yavcan - “Elite Dialogue: Türkiye’deki Suriyeli Mülteci Akademisyen ve Üniversite Öğrencilerinin Durumu, Sorunları ve Beklentileri Araştırması-2017”