'Tarih' ile Yüzleşmek!

02 Aralık 2011 Cuma, 07:10
Abone Ol google-news

Yarım yüzyıldır, hem de akademik ortamda tarihçilikle uğraşıyorum; tarihle yüzleşmekgibi bir savım olmadı; olamazdı; önemli saydığım tarihçilerden böyle bir hedef de sezinlemedim. Tarihile (başlığa koyduğum iki sözcüğü ortaya atanlar herhalde geçmişile demek istiyorlar) yüzleşmenin -doğa bilimlerinin dahi her zaman varsayımlarla geliştirildiği bir zamanda- mümkün olamayacağını anımsatmak istiyorum. Ama, gelin görün ki, akademik dünyanın yerli yerine oturtmakta güçlük çektiği, sadece önerilerde bulunduğu bir bilimsel, bir o kadar da sanatsal ve felsefi dal için TBMM Başkanı ve bir önceki başkanı, tarih yöntemi öneriyorlar; geçmişintarihadı altında işlenegelen biçimlerine el atıyorlar; tarihçilik yapıyorlar. Siyasiler, tarihin güncel beklentilerine merhem olabileceğini sanarak, bunazikdalın sorunlarına karışıyorlar, tarihçiliğin sahip olduğuna inandığım bağımsız ve bilimsel yaklaşımlarına da ortak olmaya çalışıyorlar.

Burada sorun, tarihçinin politikacılar nezdinde gösterebileceği etki sorunu değildir. Şüphesiz ki tarihçi politik kararlar veren organlara, çeşitli kuruluşlara ve kişilere elde ettikleri verileriyle ve hazırladıkları tarih söylem ve metinleriyle bilgilendirmede bulunacaktır doğal olarak. Özellikle politikacıların -geleceğe yönelik öngörülerinden ve ideolojik beklentilerinden öte- geçmişten gelen sorunları anlayabilmeleri, dolayısıyla da olay ve olguları zaman tünelindeki yerlerine oturtabilmeleri önem taşımaktadır. Onların bu bilgi dalından bu yönde yararlanmaları esastır. Nesnel olmaya çalışması gereken, beklenti ve bağımlılık içinde olmayan bir tarihçi, kendi amaçları doğrultusunda siyasal kararlar veren, önünde hedefleri bulunan ve bu hedefler için tarihi kullanan bir siyasetçi ile işbirliği yaptığında tarih yok olur orada; sultan için methiye/övgü yazan şehnameciçıkar orta yere. Bildiğim kadarıyla tarihçilik yüzyıllar önce o aşamalardan geçti; sonraları kendi otonomisini yarattı. Tarihçilerin erdemleri vardır; toplum için de görevleri. Geçmişteki gerçek peşine düşerken politik merkezlerin arzuları doğrultusunda hareket etmezler onlar.

1994’ten bir \t\tdeğerlendirme

Bu konuyu Cumhuriyette 7 Nisan 1994 tarihinde yayımlanan bir yazımda da ele almıştım; o yazımdan aktardığım aşağıdaki sözcükler, sorunun sadece çok yakın günlerin bir sorunu olmadığını, tarihin siyaset ortamına nasıl taşınabildiğini göstermektedir; yinelenmesinde yarar görüyorum:

26 Şubat 1994 tarihinde Cumhuriyette Mustafa Balbay, Atatürkü İzmirde öldürme girişiminde bulunanların aklanması amacıyla Refah Partisinden bir milletvekilinin ve ona destek verenlerin Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmak üzere hazırladıkları dilekçeye imza atan, sonra imzasını geri çeken Doğru Yol Partisinin Erzurum Milletvekili Abdülmelik Fıratın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş ile yaptığı görüşmeden cümlecikler aktarmış; Fıratın Güreşe Paşam, Türkiye artık tarihiyle barışsın dediğini saptamış. Dedesi Şeyh Saitin ailesinin zulüm gördüklerini bildirmiş Fırat, şimdi de tarihle barışık olmak istediğini dile getirmiş. 27 Şubat 1994 tarihli yazısına Tarihle barışık olmak ne demek? başlığını koyan İlhan Selçuk, Tarihle Barışmaksloganının günlük siyaset koktuğunu iyi yakalamış; tarihin bilimsel olarak ele alınmasının, belgelere dayandırılmasının gereğine değinmiş; tarihle barışık ya da ona küs olmanın, böyle bir hedefin, anlamsızlığını vurgulamış. Çok yerinde bir yaklaşım.

Cumhuriyet, \t\tOsmanlı değildir

Tarih, bir Meclis başkanının işaretiyle yol almaz; tarihçi, mesleği gereği dik durur; inceler, yorum yapar, yazar; eleştirir ya da eleştirilir. Unutmamak gerekir; kişiler, süreçler, olaylar, olgular, kurumlar, siyaset içine sürüklenmeye çalışıldığı bir ortamda, geçmişin sözcüsü sayılan tarihin nasıl bir çağrı yapacağı, hangi güçlerin ekmeğine yağ süreceği karmaşaya yol açar, serüvene itilir, katışalır; dost-düşman ikilemi yaratır, böler, tehlikeli hal alır.

Tarihle barışmak veya tarihle yüzleşmek gibi bir hedefi yoktur tarihçinin. O çaba gösterir, geçmişin küllerini tolayıp bir araya getirmeye çalışır. Olguların, olayların ne olduklarını, güçlükle de olsa anlamaya çalışır. Onlara ilişkin kaynakların ışıklandırması ve çağında yakaladığı yöntem ve yaklaşımların yardımıyla geçmişteki gerçekliğe yaklaşır.

Tarihçiler geçmişe ilişkin kesin ve keskin söylemleri ihtiyatla karşılarlar; hele hele bir Meclis başkanının söylemlerini iki kat önlem alarak dinlerler. Sultan Abdülmecidin ölümün 150. yıldönümünde anılması ve değerlendirilmesi olağan sayılabilir; ancak TBMMce törene dönüştürülmesi, onun üzerinden Osmanlı ile Cumhuriyeti aynı kefeye koyup politik kaygılarla tarih tasarlanması tarihçilik sayılamaz; Cumhuriyet sürecini Osmanlı asırlarıyla karıştırmak, hiç sayılamaz. Osmanlı, görkemiyle/ihtişamıyla ya da hastalıklarıyla tarih(çi)nin malıdır artık. Ve bizler Doğu Romanın, Anadolu beyliklerinin, sınır ötelerinden gelen ve Osmanlıların sürükleyip getirdiği pek çok mirasın da sahipleriyiz. Ama şimdi, tüm bunları da içeren, çağdaş olmaya çalışan bir Cumhuriyetin temsilcileriyiz. Tarihin filmi geriye sarılmaz; yenileriyle donatır kendini.