Türkiye'de Dindarlık Araştırması ve 'İnsan' Algısı

23 Kasım 2009 Pazartesi, 07:00
Abone Ol google-news

Hepimizin içinde yaşadığımız toplumun, ulusumuzun, dünyamızın daha yaşanılır kılınması için az ya da çok yapabileceği bir şeyler daima vardır. Yeter ki Ulu Önderimizi örnek alalım ve beynimizi iğdiş eden boş inançlardan, kalıplaşmış yargılardan, dogmalardan uzak duralım. Ve böylece “insan” olmanın yani değiştirmenin tadına varalım.

Sabancı Üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Prof.Dr. Ersin Kalaycıoğlu’nun 2008-2009 yıllarını kapsayan “Türkiye’de Dindarlık: Uluslararası Bir Karşılaştırma” konulu araştırmaları toplumda tek başına “insanın” algılanması ve yazgıcılık konusunda bir dizi düşünceyi de beraberinde getiriyor. Hazırlanan rapora göre deneklerin yüzde 28’i “hayatın akışını kendisinin değiştirebileceğine” inanmakta, yüzde 50’lik geniş bir grupsa “Hayatı değiştirebilmek için yapabileceğimiz çok az şey vardır” görüşünü belirtmektedir.

Eğer toplumun büyük bir bölümü yaşamın akışını değiştirmede kendisine düşen görevin çok az olduğunu düşünüyorsa (eminim azımsanmayacak bir grup bunun ayırdında bile değildir) Rönesans insanından da geride demektir.

Bilindiği gibi Rönesans Avrupa tarihinde 14. ve 16. yüzyılları kapsayan bir dönemdir. Eski Yunan ve Roma kültürünün canlandırılması bu dönemin en temel özelliğidir. Rönesans insanı da evrensel insan (UOMO UNIVERSALE) olarak bilinir. Rönesans’ın ideal insan kavramı Leon Battista Alberti’nin “İnsan isterse her şeyi yapabilir” özdeyişinde en açık bir biçimde ifadesini bulmuştur. Bu ideal, insanın büyük bir toplumsal enerji kaynağı oluşturduğunu ve sadece insan olmanın bile özgüven sahibi olmaya yeteceğini çok güzel bir biçimde anlatmaktadır.

Aydınlanma felsefesi

İnsanın özgüveninin olması her şeyden önce tanrı merkezli evren anlayışının yerini insan merkezli evren anlayışına bırakmasıyla olanaklıdır. Bu toplumsal olgu daha sonraları 18. yüzyılda ifadesini Aydınlanma felsefesiyle doruk noktasına ulaştıracaktır. Şu halde insanın özgüven sahibi oluşu, aydınlanmayla, başka deyişle us ve inancın birbirinden ayrılmasıyla gerçekleşir. Söz konusu araştırmaya bu açıdan bakıldığında, deneklerin ancak yüzde 28’inin yaşamın akışını kendilerinin değiştirebileceklerine inanmaları buna karşın yüzde 50’sinin adeta “ne gelir elden” dercesine yaşamı değiştirebilmek için  yapabileceklerinin çok az olduğunu belirtmeleri toplumumuzda insanların kendilerine güvenlerinin ne denli az olduğunu, bunun da beraberinde yazgıcılığı getirdiğini göstermektedir.

Şükürcü bir toplum oluşumuz, “Beterin beteri var” deyişine saplanıp kalarak dayanılması en güç durumları sineye çekişimiz; tepkisizliğimiz, duyarsızlığımız, vurdumduymazlığımız, adamsendeciliğimiz, “Ben tek başıma ne yapabilirim ki?”, “Her şey benim gücümün dışında” gibi sığınaklar bulmamız müthiş bir uyuşukluğu ve edilgenliği de beraberinde getirmektedir. Uyuşuk ve edilgen bir toplum asla organize olamaz. Her zaman durağandır. Üzerine ölü toprağı serilmiş gibi sessizdir.

Bu uyuşukluk, bu durağanlık, bu kendine güvensizlik bazı dünya görüşlerince desteklenir ve karşımıza yazgıcılık olarak çıkar. Bu durağanlığın, kimi zaman da aymazlık boyutuna varan tembelliğin bir başka nedeni de sorumsuzluktur. Çünkü belli bir davranışta bulunan, eyleme geçen insan her şeyden önce eyleminden ötürü sorumluluk taşıması gereken insandır. Yazgıcılık da bu sorumluluğu üzerine almamaktır.

Teslimiyetçilik

Teslimiyetçilik ve edilgenlik toplumumuzda kültürel bir olgudur. Öyle ki atasözlerimizde bile yer etmiştir: “Gemisini kurtaran kaptan”, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “Üzümünü ye bağını sorma” gibi atasözleri belirli olaylar karşısında toplumsal edilgenliğimizin kökenlerini çok eskilerde aramak gerektiğini ortaya koymaktadır. Eğitim sistemi  de bu olguyu iyice perçinlemektedir.

Öğrencinin başarısına değil, başarısızlığına odaklanan bir eğitim sisteminden kendine güvenen kuşaklar yetiştirmesi beklenemez. Atatürk “Türk, öğün, çalış, güven” deyişini tüm bu olumsuzlukları gördüğü için söylemiştir.

Büyük Önder de Türk ulusunun özgüvenini inşa etmek  için bu düşüncesini savaş meydanlarında olsun, barış zamanında olsun  her zaman çeşitli vesilelerle göstermeye çalışmış, Türk ulusunu özgüven eksikliğinden kaynaklanan aşağılık kompleksinden kurtarmak için yaşamını bile ortaya koymuştur. O Türk gencinin, Türk erkeği ve kadınının her zaman başı dik, onurlu ve bunun verdiği kendine güvenle yolunda yürümesini bizlere kalıt olarak bırakmıştır. Bu bakımdan en başta Ulu Önder Atatürk evrensel insan idealini  kendi kişiliğinde gerçekleştirmiştir. Ne mutlu bizlere ki karşımızda duran bu ideal insan kendi ulusumuzdan çıkmıştır.

Hepimizin içinde yaşadığımız toplumun, ulusumuzun, dünyamızın daha yaşanılır kılınması için az ya da çok yapabileceği bir şeyler daima vardır. Yeter ki Ulu Önderimizi örnek alalım ve beynimizi iğdiş eden boş inançlardan, kalıplaşmış yargılardan, dogmalardan uzak duralım. Ve böylece “insan” olmanın yani değiştirmenin tadına varalım.