Yaşamak için okumak

Flaubert, “Yaşamak için okuyun” demiş. Bu sözü okuyunca şaşırdım. O kadar yaşamsal mı yani okumak, dedim? Okumasak ölmeyiz ya, der şimdi bunu duyan insanların çoğu.

28 Ekim 2020 Çarşamba, 08:23
Yaşamak için okumak
Abone Ol google-news

Alberto Manguel’in Okumanın Tarihi, (YKY Istanbul, 2002, çev. Füsun Elioğlu) adlı kitabının başında çeşitli yazarlardan alıntılar var. Flaubert’ten de bir alıntı yapılmış. Flaubert, “Yaşamak için okuyun” demiş. Bu sözü okuyunca şaşırdım. O kadar yaşamsal mı yani okumak, dedim? Okumasak ölmeyiz ya, der şimdi bunu duyan insanların çoğu.

Aslında Flaubert’in sözüne benim şaşırmamam gerekir. Ben Jared Diamond’un Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabının çevirmeniyim, orada Jared Diamond’ın ne anlattığını biliyorum: 1532’de İspanyol Pizarro’nun İnka İmparatoru Atahualpa’yı esir aldığı Cajamarca çarpışmasını anlamadan dünyanın bugünkü duruma nasıl geldiğini anlayamayız diyor ve, “Cajamarca çarpışmasında 168 İspanyol, sayıları kendilerininkinin 500 katını [80 bini] bulan Amerikan yerlilerini yenilgiye uğratmıştı,” diye ekliyor. Bir avuç İspanyol (168 kişi) nasıl oldu da Atahualpa’nın seksen bin kişilik ordusunu yendi sorusunu yanıtlamaya çalışırken, öncelikle yakın nedenleri ele alıyor, silah bakımından İspanyolların üstünlüklerini sayıp döktükten sonra daha derinde yatan temel nedenlere inmek istiyor ve en temel nedeni açıklıyor,“İspanyolların yazıları vardı, İnka imparatorluğunun yoktu,” diyor ve okuryazarlığın sonuçlarından söz ediyor: İnka imparatoru “Atahualpa, İspanyollarla ilgili, İspanyolların askeri gücüyle, amaçlarıyla ilgili” neredeyse hiçbir şey bilmezken, hatta İspanyol diye bir şeyin varlığından bile İnkaların hiç haberi yokken, İspanyollarla karşılaştıklarında, bunlar kim, nereden çıktılar diye şaşırıp kalırlarken, İspanyollar daha önceki seyyahların anılarını okumuşlardı, Amerikan yerlilerinin varlığından, inançlarından, kültürlerinden, en önemlisi de altınlarından haberliydiler, onları nasıl kandıracaklarını da biliyorlardı.  

Bu olay “Yaşamak için okumak” sözünü gerçekten de doğruluyor, okumasan gerçekten de ölüyorsun ama bugün biz kitap okurları Amerikan yerlilerine karşı bir savaşa hazırlanmıyoruz. Bizim için artık böyle somut ve doğrudan bir sonuç için okumak söz konusu olamaz. 

Manguel Okumanın Tarihi adlı kitapta Petrarca’nın (1304-1374) yeni tip bir okurluk tanımı yaptığını yazıyor. Söylenenleri aynen benimsemek ve o söylenenlere hayran kalmak üzere okumak yerine Petrarca “fikir al[mak] … başka bir metinle bağlantısını kur[mak] ve tümünü kendi yorumuyla bağla[mak]” üzere okumaktan söz ediyormuş. Yani, “yeniden yaratıcı, yorumlayıcı ve karşılaştırmacı okuma biçimi” (s. 84). Manguel buna, “yazarı okur olan yeni bir metnin üretimi,” diyor. 

Hemen şimdi buraya Çeviribilimci Hans J Vermeer’den bir alıntı yaparsam sözü getirmek istediğim yere getirebileceğim. Vermeer okuduğumuz metinleri ancak içinde yaşadığımız ve anlayıp anlamlandırabildiğinizi düşündüğümüz bir dünyadan bakarak anlayıp anlamlandırabilirsiniz, der.  Tanımadığımız bir yerde, bilmediğimiz bir zamanda, tanımadığımız insanların başından geçen şeyleri neye göre anlamlandırıyoruz? Kendi yaşadığımız zamanda ve mekânda edindiğimiz yaşam deneyimlerine, bilgilere, biriktirdiğimiz gözlemelere göre.  Bu bana o kadar doğru gelir ki, o yüzden, “Shakespeare’i ben on yedinci yüzyılda, hatta belki bugün Londra’da yaşayan biri gibi asla anlayamam ve sonuçta ancak kendi yaşadığım çağda ve dünyada, kendi anlayabileceğim gibi anlar ve çeviririm,” derim.   

Öte yandan okumanın iki yönlü bir edim olduğunu düşünürüm: Okurken bir ayağım kendi dünyamda ve zamanımda, bir ayağım bambaşka bir zaman ve mekândadır. Yani boşlukta da okumuyorum. Tam tersine belli bir zamanda ve mekânda okuyorum. Okuduğum kitapta anlatılanlara bugünden ve bugünün dünyasından bakarım ama bu arada kendi dünyama da oradan bakma olanağı bulurum. Benim yaratıcı okurluk tanımımda yaratıcılık yalnızca metinlerle sınırlı kalan, metinlerarası bir yolculuk değildir, metinlere hayattan bakmayı ama metinlerden de kendi hayatına bakmayı içerir. Okumanın somut ve doğrudan bir yararı olacaksa o da bence budur, yani kendi dünyanıza dışardan bakmanızı sağlamasıdır.  Flaubert de böyle bir şey mi demek istiyor acaba?