Zamanlama...

09 Kasım 2011 Çarşamba, 10:30
Abone Ol google-news

Önce yakın tarih içindeki bir zaman diliminin kronolojisi: 18 Ekim 2011; dört sivil yurttaşımızla birlikte beş polisimizin şehit edilmesi.

19 Ekim 2011; Çukurca’da sekiz karakola eşzamanlı yapılan saldırılar sonucu yirmi dört şehit.

20 Ekim 2011; şehit polislerin toprağa verildiği, acının dalga dalga tüm ülkeye yayıldığı gün Başbakan Erdoğan medya patronlarını, yöneticileri ve genel yayın yönetmenlerini toplantıya çağırdı. Önce muhalefete çattı, sonra medyanın teröre karşı duyarlı olmasını, terörün propagandasını yapmamasını istedi.

Böyle bir günde, acının doruğa çıktığı bir günde böyle bir toplantı birtakım soru işaretleri yarattı. Üstelik yaşanmış olayları yazmanın, duyurmanın neden propaganda olduğunu anlamak da olası değil!

21 Ekim 2011; Deniz Feneri davası kapsamında üç aydır tutuklu olan Zahid Akman ve diğer beş kişi tahliye edildi; tutuksuz yargılanacaklarmış. Gerekçesi de tutukluluğun cezaya dönüşmesini engellemekmiş!

Önemli bir tahliye! Çünkü tahliye edilenler Almanya’da “asrın davası” olarak nitelenen davanın Türkiye ayağını oluşturmakla suçlanan kişiler! Böyle bir tahliyenin 22 Ekim 2011 tarihli gazetelerin ilk sayfalarında ve de önemli yer kaplayacak şekilde verilmesi gerekmez mi?.. Fakat hayır!..

Başbakan Erdoğan’ın medya toplantısına çağrılmayan Cumhuriyet, Sözcü ve Yeniçağ gazeteleri dışındakilerde ya ön sayfanın altında, köşede ya da iç sayfalarda dikkat çekmeyen bir köşede birkaç satırlık ve de çok sıradan bir olaymış gibi bir ifade ile...

Böylece, 20 Ekim 2011 tarihinde gerçekleşen toplantının yarattığı soru işaretlerinin yanıtı verilmiş oluyor. Zamanlamadaki isabet dört dörtlük! Meğer sansürlenmek istenen terör olayları değil, Deniz Feneri tutuklularının tahliyesiymiş! Doğrusu o toplantıya katılan medya elemanları çok arifmişler. Kendilerinden isteneni şıp diye anladılar ve de hakkıyla yerine getirdiler. Kutlanmayı hak ettiler.

Olayları izleyen herkes Deniz Feneri davasının böyle sonuçlanacağını zaten tahmin ediyordu.

Davanın başlatılmasının bunca yıl geciktirilmesi, soruşturmayı yürüten savcıların görevden alınması, köstebek vb. gibi birçok olay sonucun ne olacağını peşinen gösteriyordu. Fakat herhalde hiç kimse bu olayda terörün bile kullanılabileceğini tahmin edemezdi!

Olayın bir diğer ilginç yanı, tahliye için gösterilen gerekçeler! Yıllardır Silivri’de, Hasdal’da tutulan aydınlar, askerler için aynı gerekçeler gösterilerek onların tahliye edilmesi, tutuksuz olarak yargılanmaları talep ediliyor, ama duyan olmuyor. Ama tutuklular Deniz Feneri davası kapsamındaki kişiler olunca aynı gerekçeler pervasızca uygulandı. Bizler de hâlâ bir hukuk devletinde yaşadığımızı sanıyoruz.

1999 Marmara depremini Yalova’da yaşamış bir kişi olarak Van ve Erciş yöresindeki deprem görüntülerini büyük bir acı ile izliyor, bir şey yapamamanın üzüntüsünü yaşıyorum. Bu görüntüler içinde bir tanesi, deprem sonucu ile doğrudan ilişkili olmamasına karşın içimi aynı derecede sızlattı: Biri, Erciş’te yıkılan yedi katlı apartmanın müteahhidiymiş, diğeri herhangi bir yurttaş. Tartışıyorlar. Müteahhit bey gayet rahat ve pervasız. Kendisinin bir suçu olmadığını, bunun bir takdir-i ilahi olduğunu söylüyor. Kanıt olarak da yıkılmamış bir başka binayı gösterip soruyor: “Bu yıkılmış da o neden yıkılmamış?” Bu ülkenin yapılaşmasında kendini böyle savunan kişilerin olması ne kadar acı. Ve de daha nice böyle acılar yaşamak zorunda kalacağımızın göstergesi!