Zülfü Livaneli: Cahiliye ortamında gerçek eleştiri olmaz

Zülfü Livaneli: Dört yıldır Kaplanın Sırtında adlı romanıma çalışıyorum. En büyük emeği bu kitaba verdim. Abdülhamit üzerine bir roman bu. Ancak bulunduğumuz dönemde o kadar berbat bir tartışma ortamı var.

20 Mart 2021 Cumartesi, 16:05
Zülfü Livaneli: Cahiliye ortamında gerçek eleştiri olmaz
Abone Ol google-news

Satır satır altı çizilerek okumak isteyeceğiniz bir kitap gibi Zülfü Livaneli. 

"Dört yıldır Kaplanın Sırtında adlı romanıma çalışıyorum. En büyük emeği bu kitaba verdim. Abdülhamit üzerine bir roman bu. Ancak bulunduğumuz dönemde o kadar berbat bir tartışma ortamı var ve  düzey o kadar düşük ki, romanımın bu düzeyde tartışılmasını istemiyorum" diyor. Zülfü Livaneli'yle yüksek edebiyattan çok satanlara, Nazım Hikmet'ten Yaşar Kemal'e kadar, hem söyleştik, hem dertleştik...

- Hewingway, insanları dinlemenin önemini ve özellikle yazarlığın kendini anlatmak değil dinlemek olduğunu söyler. Oysa, birbirimizi dinlemediğimiz hatta anlatmak için dinlediğimiz bir dönemdeyiz. Dinlemeden anlatmaya çalışmak yaman bir çelişki değil mi?

Evet. Hewingway haklı. İnsanlara, size başka bir insanın hikâyesini anlatıyorum ve bunu okumanızı istiyorum diyoruz, kamuoyunun önüne çıkıyoruz. Dünyada yedi buçuk milyar insanın yedi buçuk milyar hikâyesi var. Dinlemeyi bildiğiniz zaman en yüzeysel gördüğünüz insanın, bile şaşırtıcı hikâyeleri ortaya çıkıyor. Dinleyeceksiniz, göreceksiniz. Kulağınıza çalınan bir şey olduğu zaman, irdeleyeceksiniz. 

- Herkes kendini ifade etmek istiyor sanki…

Herkes kendini anlatıp ifade etmek istiyor ama kendini ifade iki bakımdan önemlidir. Birincisi, içini dökme isteği.. İçini dök tabii ama ne için? O iç ne kadar dünyaya açık ve ne kadar birikim barındırıyor? Nelerle içini dökeceksin. Genç romancılara bakıyorum güzel yazıyorlar 400-500 sayfa kitap az emek değil. Ama içinde bir şey yok. “Edebiyat Mutluluktur”da da söylediğim gibi kitabın içinde bir nabız atmalı. Derler ya “Tanrı insanı çamurdan yaptı sonra içine can üfledi.” O üfleme olmadan kitap canlanamaz. İçinde bir zemberek kurulu olmalı. Zembereği çalışmayan saat nasıl durursa o da duruyor. Gözlemlerini anlatıyor, sıkıntılarını anlatıyor, arkadaşlarıyla kahvede ilişkilerini anlatıyor. Tamam da peki bundan bize ne?

- Okumayan mı? Okutamayan mı? Suçlu kim?

Medya çağında yaşıyoruz. Medya o kadar önemli ki. Medya insanların düşünmesini şartlıyor. İnsanlar artık obezliğin zararlarını anladılar, öğrendiler peki ya ruh obezliğine ne olacak? Üzerimize milyonlarca bilgi, görüntü akıyor ve içimizi kirletiyor. Bunu ayırt edecek olan var, olamayan var. İnsanlar gördüğüne, okuduğuna inanıyor, peşinden gidiyor. Özellikle Batı dünyasında medya hep tek tarzdaki yazarları ortaya çıkarıyor. Bu kaliteli, bunu okuman lazım şeklinde. Peki o yazarlar ideolojik olarak uygunsa ki Amerikada’da birçok böyle isim biliyorum. İdeolojiye uygun ama yazdığını okutamıyor. Sonra okuyucuya “sen anlamıyorsun, bu yüksek edebiyat” diyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Bütün insanlık Dickens, Tolstoy, Balzac, Stendhal, Dostoyevski’yi anlamış, seni mi anlamayacak. Sen o kadar yükseksin ki dünyanın üzerinde kimse seni anlamayacak. (gülüyor) Böyle bir şey olabilir mi? Bir konsere gittiğimde piyanist bana dinletmek zorunda. Onun maharetini görmeliyim, hayran olmalıyım. Eğer çalamıyorsa çıkar giderim konserden. Ya da kitabı okuyamıyorsam bırakırım. Borges der bunu çok da doğru söyler. “Dünya o kadar güzel okunacak kitaplarla dolu ki, eğer bir kitap kendini okutamıyorsa bırakın, vakit kaybetmeyin” der. Aynı fikirdeyim. Yazarın birinci meselesi okutmaktır. Maharet eksikliği var. Peki ne maharetin var? Dil mi? Konu mu? Kurgu mu? Hayır anlamazsınız. Bu yüksek edebiyat. 

- Peki Bestseller (çoksatanlar) konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bizim ülkemizin bu konuda bir farkı var. Mesleğimiz gereği tüm dünyayı, gelişmeleri takip ediyoruz. New York Times’ın çok satanlar listesine bakın. Bir tane edebiyat ismi göremezsiniz. Aynı şey Almanya ve Fransa’da da geçerlidir. Türkiye’de öyle değil. Dünyadaki tüm yayıncılarımla ülkemizin çok satanlar listesini paylaştım. Her zaman Sabahattin Ali, Saramago, Zweig, Sait Faik, Orwell ve de Türkiyenin önemli yazarlarının hepsi olur. Kitap rafa çıkınca beğenilirse devam ediyor, beğenilmezse sönüyor, gidiyor. Biz gerçekten çok özel bir okur kitlesine sahibiz. Dünyada anlatıyorum, şaşırıyor insanlar. Bizim içimizde çok gelişmiş bir Avrupa ülkesi var. Öyle düşünün.  Ne var ki dünyada da Türkiye’de de yetenekli bir yeni yazarın adını duyurması çok zor. Okurlar genellikle bildikleri yazarlara yoğunlaşıyor. Bunu aşmamız gerekiyor.

- Bir kitabın çok satar olması…

Bir kitabın çok satar olması ille de kalitesiz olduğunu göstermez, ille kaliteli olduğunu da göstermez. Kitap kendisi içinde değerlendirilir. Çok satan olup olmadığı hiç önemli değildir. Sabahattin Ali’nin sürekli listede olmasını düşünün. Kötü yazar mı diyeceğiz bu büyük isme. Yabancı dile çevrilme konusu da böyle. Sait Faik dünyada bilinmiyor diye değersiz bir yazar mı? Dünyanın gördüğü en büyük hikâyecilerden biridir.

- Nitelikli eserin anahtar kelimeleri sadelik, derinlik ve zenginlik midir?

Her yiğidin yoğurt yemesi farklıdır. Herkes başka türlü yapar bunu. Mesela George Orwell büyük bir yazardır. Doğru. Ve 1984 şu an dünyanın geldiği noktayı anlatması bakımından en popüler kitap. Peki. Biz bu kitabı biliyoruz ama Orwell’in kendisinin de “buradan aldım” dediği “Yevgeny Zamyatin”in “Biz” kitabını biliyor muyuz? Orwell, Biz kitabından esinlenmiştir. Ama Zamyatin yanlış zamanda Rus, Orwell ise İngiliz. Bu bir vitrin meselesi. Arka çekmecelerde neler var görmüyoruz.

- Gerçek edebiyatın kapitalist diktatörlük için için tehlikeli olduğunu söylüyorsunuz. Biraz açar mısınız?

Aslında bütün totaliter rejimler için geçerli. Her zaman da öyle oldu. Pir Sultan Abdal” neden asıldı? O kadar şair neden idam edildi? Saray mensubu divan şairi “Nef’i” bile idam edildi. Niye dünyanın her yerinde, her rejiminde bu kadar yazar kıyımı yapıldı? Sovyetler Birliği’nde de Gorki’ye neler yapıldığını çok iyi biliyoruz. İktidarlar, yazarların kendi istedikleri tarzda yazmasını istiyorlar. Sözün gücünün farkındalar. Kapitalist dünya da kendine uygun yazar istiyor. Sistemi yıkmak isteyen, sömürüyü anlatan, isyana çağıran yazar ister mi? Tabii ki istemez. Artık Florida’ya çalışmaya giden mevsimlik tarım işçilerinin korkunç yoksulluğunu anlatan "Gazap Üzümleri" gibi romanlar yazılmıyor ya da vitrine konmuyor. 

- Peki Nâzım Hikmet? 

Nâzım Hikmet sadece komünist olduğu için değil, yüreği bir çocuk kadar masum, heyecanlı bir büyük şair olduğu için herkes tarafından ezilmek istendi. Her kesimdeki orta zekâlı kurnazlar bu dâhiyi yok etmeye çalıştılar.  Sadece burada da değil. Sovyetler Birliği’nde piyesi yasaklandı, takip edildi. Bu konudaki dertleşmelerini Abidin ve Güzin Dino aktardılar bana. Nâzım Hikmet’in kişisel trajedisi çok büyük ama bir de şöyle bir şansı oldu: 

Sovyetler Birliği kültür konusunda çok üstündü. Dünyada bir iletişim ağı vardı. O ağ Nâzım’ı Küba’ya da götürdü, başka ülkelere de. Dünyadaki tüm sol yazarlar birbirleriyle irtibat halindeydi. Picasso’nun Guernica tablosunu da o ağ meşhur etti. Şimdi yapılsaydı ortaya çıkamayabilirdi. Kendim için de söylüyorum. Bir müzisyen olarak ben ya da genç bir arkadaşımız bugün “Karlı Kayın Ormanı”nı bestelese belki de yaygınlaşmayacaktı. Belki insanlar eskiden beri bildiği için geliyor böyle. Bugünün moda akımları içinde belki kaybolacaktı. Gerçi ben o dönemde de moda dışındaydım. O zaman da arabesk vardı. (gülüyor) Bir kitle oluştu aslında ve o kitle hâlâ duruyor.  

- Günümüzde trendlerin etkisinde aynı konularda eser üretmek iyi yazmanın önüne geçmiş durumda. Farklı görünmeye çalışan yazarlar sanki birbirlerini ve kendilerini tekrarlıyorlar. Halbuki farklı görünmeye çalışmak sıradanlığın göstergesi değil mi? 

Evet tabii. Biçimsel farklılık yaratmaya çalışmak hiçbir şey ifade etmez. Yaşar Kemâl de çok söylerdi. Çok önemlidir. “Her roman kendi biçimini getirir” derdi. Çok doğrudur. Roman, hikâye konunuz gelir, her konu da yazarın büyüklüğüne göre gelir. Yazmaya başladığınız zaman gerçekten kendi biçimini getiriyor. Ben kalkıp da Seranad’ı kadın ağzından yazayım diye düşünmedim, öyle geldi kendiliğinden. Diğerleri de aynı şekilde.

- Peki romanın niteliğini neye bağlayacağız? 

Bence romanın dili, kurgusu, anlatımı, ilginç fikirler; bütün bunlar var ama bir de olmazsa olmazı var: O da karakter yaratmak. Deneysel romanlar hariç tabii. Karakter yaratacaksınız. Mesela biz Raskolnikov’u kardeşimiz kadar iyi tanıyoruz. Tolstoy’un, Faulkner’in kahramanlarını tanıyoruz. Şimdi birçok kitap karakter yoksunu. Karakter yaratamıyor. Kitabı okuyup bitirdiğinizde aradan bir süre geçtiğinde karakterin adını bile hatırlamıyorsunuz.

- Paul Auster romanları için de aynı eleştiriyi yapıyorsunuz?

Paul Auster ilginç, emeğine saygı duyarım ama bir tane hatırladığımız karakteri yok. Karakter olmayan kitap nasıl canlanacak, nasıl yürüyecek? O yüzden de iş bol bol belagat haline geliyor. Son dönem yazarları belagate çok düştü. Uzun ve komplike cümleler. Ondan daha kolayı yok ki. Mesele “prose” dediğimiz şiirsel metne varabilmek. Şairane değil, buzdağının üstü gibi, altındaki yazılmamış dağı duyuran şiir. Hewingway’in, Knut Hamsun’un kısa kısa cümlelerle yarattığı şiir. Bunlar aşılamamış noktalar. Bunlardır işte esas büyük olan.

- Süssüzlük en büyük süstür. Bayıldım. Hayatın her alanında da sadelik, abartmamak en büyük gerçek değil mi?

Zaten hiçbir şeyi abartmamanız gerekiyor. Lenin’in bir sözü vardır. “Doğru bir düşünceyi bile abartırsanız absürde varır” der. Gerçekten öyledir. Kitapta da abartmamak gerekir. İnsan hayatının çok çeşitli yönleri var. Ama siz bunlardan birini abarttığınız, öne çıkardığınız  zaman diğer yönler gölgede kalmış olur. Mesela, her insanın cinselliği yok mu? Var. Sadece ona odaklanırsanız seks kitabı olur. Ya da sadece cinayete odaklanırsanız polisiye olur. Bir denge içinde ele almak lazım. Sadelik de öyle. Sadelik çok önemlidir. Ortaokul çağlarımda Nurullah Ataç’ın bir denemesinde okumuştum. “Süssüzlükten safi süs olmuş japon vazoları” diyordu. Yani süssüzlükten bir süs yaratılmış. Öyle ince bir denge ki. Sanat ölçüdür. Metafor bile klişe ve ölçüsüz kullanılırsa yazıyı bozar. Birisinin ellerinin soğuk olduğunu anlatacaksanız "buz gibiydi" klişesine düşmeden daha incelikli bir metafor bulmalısınız.” 

- Mutluluk tanımınızı istesem...

Mutluluğun tarih boyunca birçok tanımı yapılmış -Hegel’in mutluluk kavramı çok ilginçtir- Bence mutluluk süreklilik içeren bir kavram değildir. Mutlu anlar var hayatta. Sürekli bir mutluluk mümkün olabilir mi? Mümkün değil. Mutlu anlar yaşarsınız. Bu mutlu anların o sırada farkında olursunuz ya da olmazsınız ama sonrasında hatırladığınızda sizi hep mutlu eder. Mutlu anlar, mutsuz anlar, inişler, çıkışlar hepsi insana dair.

Eski bir mesel vardır. Padişahın kızı hastalanmış, demişler ki dünyadaki en mutlu adamın gömleğinin bulunması gerekiyor. Ancak o gömleği giydirirsek sultanımız ölümden kurtulur. Padişah ferman salmış, her yerde en mutlu adam aranıyormuş. Aramış, taramışlar en sonunda bir dağ başında bir çoban bulmuşlar. Dünyanın en mutlu adamına gidiyoruz diyerek ulakla haber yollamışlar. Gitmişler, görmüşler ama adamın gömleği yok! (kahkahalar) Ne kadar güzel değil mi? Ben bayılırım halk hikâyelerine. En büyük gerçek onlardadır. Kapitalist dünyada malla, mülkle, daha fazlayı isteyerek mutlu olamazsın. Ne kadar çoksan o kadar azsın, ne kadar azsan o kadar çoksun. Bu materyalist mutluluğun kimseye faydası yok.

- Yaşar Kemal’in hayatınızda yeri çok büyük. Yaşar Kemal’den neler öğrendiniz?

Yaşar Kemal’den çok şey öğrendim. Bir kere edebiyat, sanat modalarına kapılmamayı, para ve şöhret için çalışmamayı (ki bunu da Arif Dino öğütlermiş genç Kemal’e) ve kendini adamayı öğrendim. Gerçekten kendini adamazsan, sağlığını koruyamazsan iyi kitap yazamıyorsun. Yaşar Ağabey “roman yazmak için kendine arap atı gibi bakman lazım” derdi. Hakikaten öyle. Fiziki enerji düşüklüğü bile kitabınızı etkiliyor. Köke, özüne girip bakmak gerekiyor. Çok önemli. Onunla, yurtdışında Andrej Wajda'nın “Vadedilmiş Toprak” filmini seyretmeye gittik. Çıktık sinemadan. Yaşar abi “Orhan Kemal daha iyisini yaptı” dedi. “Orhan Kemal film mi çekti?” dedim. “Yok ya’’ dedi "romanı Bereketli Topraklar Üzerinde. Biri roman, biri film olarak anlatmış. Sonuçta insanı anlatmıyorlar mı? Orhan Kemal daha iyisini yaptı” Önce böyle şaşırtırdı ama çok haklıydı. Sonuçta insanlar başka tekniklerle hikâye anlatıyor. 

- Sayfamızda mutlaka yemek kültürüne dair sorular soruyorum. Sizin de sofra muhabbetleriniz muhteşem. Dost sofralarınız biraz anlatır mısınız?

Dostlar sofrası geleneği aslında bizim aileden başlar. Babam çok birikimli bir savcıydı. Dedem de hakimdi. Hem geleneksellikten, Anadolu’dan, hem de hukuktan, Osmanlı’nın son döneminden gelen insanlardı. Her akşam aile sofrasında bunlar anlatılırdı. Menkıbeler, hikayeler, kıssalar. Çünkü bizim doğu toplumu kıssa yoluyla düşünür. Mesnevi örneğin, hep kıssalarla doludur. Dolayısıyla çok alışkınım sofra kültürüne. Sofrada maksat yemek değil, muhabbet. Yemeği de hapur küpür yemeyeceksin. Laf lafı açar, muhabbet muhabbeti açar, insanlar birbirinden öğrenir, sofralar böyle olduğu zaman güzeldir. Bu tabii biraz farklı, biraz daha Avrupa kültürü. Kadınla erkeğin birlikte sosyalleşebildiği şarapla da ilgili bir durum yemeği uzun uzun yemek. Ben yemeği bir dostlar sofrası olarak anlıyorum. Ama hakim dedem hacıydı, yemekte asla konuşturmazdı. Aynı şeyi 2000 yılında Aynaroz’a gittiğimde yaşadım. Manastırlarda kalıyordum. Günde iki kere yemek yiyorlardı. Sabah 8 ve akşam 5. Tahta masalara oturuluyor, yemekler dağıtılıyor, baş rahip başlayın dediği zaman herkes başını öne eğiyor ve birbiriyle göz göze gelmeden yemeklerini yiyorlardı. Çünkü o anda vücutlarının bir zevkini tatmin ettiklerini düşünüyor ve günah işlediklerine inanıyorlardı. Aslında İslam dininde de biraz öyle. Pek fazla zevk almayacaksın yemekten. 

- Yemek yapıyor musunuz? 

Eskiden çok güzel bulgur pilavı yapardım. Abidin Dino çok severdi onlara kuşbaşı et, mantar, biber sote yapardım çok severlerdi. Biraz Macar yemeği tarzındaydı. Son dönemlerde pek yapmıyorum. Ama Yaşar Kemal yemek yapmayı çok severdi, zevk alırdı bundan. Bazı erkekler çok sever, asla mutfağı eşine bırakmaz. Fransız kültür bakanı Jak Lang karısını mutfağa sokmaz mesela.

- Sağlıklı beslenme konusunda özel bir ilginiz olduğunu duydum. Bizimle paylaşacağınız tüyolar var mı?

Var ama Ebrucum şöyle var. Ben sağlıklı beslenmeye son yıllarda başlamış değilim. Evde de söylüyorum. 20’li yaşlarımdan beri vücudumun bazı istediği ve istemediği şeyler var. Mesela ben 7 sene vejetaryen yaşadım. Sonra baktım sosyal hayatta çok zorlanıyorum mecburen uzlaşma yaptım.  oldum. Etin iyi bir şey olmadığını biliyorum. Kırmızı şarap, badem, bitter çikolata tavsiye ediyorlar ya zaten bunlar benim alışkanlıklarım. Doktorlar söylemeden vücudum biliyor. 75 yaşına geldim işte böyle gidiyoruz.(gülüyor)

- Yeni roman ne zaman?

Dört yıldır “Kaplanın Sırtında” adlı romanıma çalışıyorum. En büyük emeği bu kitaba verdim. Yurtdışında ve Osmanlı arşivinde araştırmalar yaptım. Abdülhamit üzerine bir roman bu. Ancak bulunduğumuz dönemde o kadar berbat bir tartışma ortamı var ve  düzey o kadar düşük ki, bu kadar emek verdiğim, kaynaklara dayandırdığım romanımın bu düzeyde tartışılmasını istemiyorum. Bu kadar sert bir kutuplaşma ve cahiliye ortamında gerçek eleştiri olmaz. Romanı böyle bir ortamda çıkarmak istemedim. Benim kamplara bağlı düşünmediğimi, kendi kafamla düşünmeye önem verdiğimi bilirsin. İngiltere’de 8. Henry mi haklıydı Cromwell mi diye bir tartışma yüzünden insanlar birbirine girmez, öğrenciler dövüşmez. Komik gelir.

Bu yüzden yine aklımda yıllardır geliştirdiğim, hatta ilk bölümlerini yazdığım bir kısa roman, bir novella fikri vardı. Çok severim bu formatı, Son Ada, Engereğin Gözü formatı. Biliyorsun Ebrucum çocukluğumdan beri Hewingway hayranıyım bir deniz hikayesi yazmak isterdim. Dolayısıyla “Balıkçı ve Oğlu” adında bir novella yazdım. İlginç ve güzel bir hikaye olduğunu sanıyorum, özel bir dille anlatmaya çalıştım. Herhalde Nisan sonu Mayıs başında İnkılap yayınlayacak. 

Bir de Cumhuriyet Yayınları benden bir kitap istedi. 1970’li yıllardan buyana Cumhuriyet’de çıkmış yazı dizilerimi topluyorum, başka yazılar da olacak. Tam içinde olmasak da hepimiz Cumhuriyetçiyiz. 

- Kitabı metalaştıran piyasa, edebiyatı “popüler edebiyat “ve “yüksek edebiyat “olarak ikiye ayırdı. Büyük okura sabun köpüğü kıvamında kitaplar sunulurken, az kişinin okuduğu kimsenin okumadığı “gerçek edebiyat” sanılan kitaplar varoldu. Halbuki önemli olan nitelikli eserlerin halkta karşılığının bulacağına güvenmek, iyi bir uslupta anlatmak ve okurun ruhuna sızmak değil mi?

Bu benim ısrarla savunduğum bir görüş. Geçen yıl Serenad Amerikada yayımlandığında, New York’da Amerikan basınına anlattım, sonra ve Columbia Üniversitesi’nde konuştum. İnsanlar pek farkında değiller. Edebiyat dediğimiz şey bir taneydi. Edebiyat vardı bir de, daha eğlendirici diyebileceğimiz piyasa kitapları. Şimdi ise ürün çeşitlendirme adı altında ayrımlar yaptılar. Söz sanatları korkutucudur. Sözden korkar rejimler. Bütün rejimlerin yazarlar üzerindeki baskıları düşünün. Dünyadaki tüm totaliter rejimlerin yazarların üzerindeki baskıları sözün gücünden korkmalarından ileri geliyor. Çünkü söz güçlüdür...

. Biz her şeye sınıfsal olarak bakmayı öğrendik. Öyle de yazdık. Yaşar Kemal de, Nazım Hikmet de. Sait Faik de, Orhan Veli de herkes bu görüşle yazdı. Ancak, postmodernizmde sınıf değil  kimlik önemlidir. Bir örnek veriyorum. Mecidiyeköy’de yağmurlu bir gün, evlerde temizliğe giden yorgun bir kadın, otobüs durağında bekliyor, üç otobüs değiştirip eve gidecek, orda da kocası ve çocukları için çalışacak. Geçim derdinde, hayattan bezmiş bir kadın. Üstünde yıpranmış bir pardesü ve başında türban var. Önünden lüks bir araba geçiyor,  üzerine çamur sıçratıyor. Bu kadın türbanlı, arabanın içindeki kadın da türbanlı. Şimdi bu kadın nasıl bakacak ona? Bu benden mi diye mi düşünecek? Yoksa ben emekçiyim, o patron diyerek, sınıf farkıyla mı bakacak? Bence ikincisi doğrudur birincisi çarpıtma. Onun isyanını, onun emeğinin sömürülmesine karşı çıkmasını, sendikalaşmasını, hakkını almasını engellemek için bir oyun. Edebiyat da bu oyunun içine girdi maalesef. Herkes küçük burjuva dünyasında oynuyor ve dil oyunu yapıyor. Batı basını da buna gerçek, onun dışındakilere de popüler edebiyat diyor. O zaman bakalım dünyanın en çok okunan yazarları Charles Dickens, Dostoyevski, Tolstoy, Balzac, Yaşar Kemal popüler edebiyat mı? Bütün bunları reddedip birkaç Amerika ya da Londra barında ajanlar, eleştirmenler edebiyatı kendi aralarındaki bir oyuna çevirdiler. Bilinçli bir tercih bu. 

- Türk sanatçı çevresi içinde bu geçerli değil mi?

Tabii. Eskiden ünlü olmuş, adı duyulmuş, kitlesini yaratmış yazar, ressam, şair, müzisyenler var elbette. Ancak son 20-30 yılda yeni çıkmış, adını yeni duyduğumuz, sınıf mücadelesi içinde, bir derdi olan ve kendini büyük kitlelere kabul ettirmiş bir tek sanatçı var mı? Ne oldu bu mücadeleye? Şimdilik kazanan taraf diğerini ezdi geçti.

- Günümüzde edebiyat en büyük kurtarıcımız hatta terapimiz diye düşünüyorum. Satırlaralarında bir çok cevap bulabiliriz. Katılır mısınız?

Edebiyat kurtarıcıdır. En azından benim hayatımı kurtarmıştır. Birçok insanın da hayatını kurtardığını biliyorum. Edebiyat olmazsa olmaz.. Edebiyat dediğimiz zaman içine, destanları, epopeleri hepsini koyalım. Destanı olmayan halk yok. Homerosu, Dede Korkut’u biliyoruz tabi ama Finlilerin Kalevala destanı, Çerkezlerin Nart destanını, Kürt destanlarını biliyor muyuz? Kırgızların Manas destanı 1 milyon dizeden oluşuyor. Müthiş bir şey.  Kısacası insan hikayesiz, söz sanatsız yaşayamıyor. Dolayısıyla kuşaktan kuşağa hikayeler aktarılıyor. Bu da bence insanı insan yapan en önemli özelliklerinden birisi. Biz hikaye anlatan ve hikaye dinleyen bir yaratığız. 

- Siz bir Rönesans insanısınız. Ve kendinizi sanatın bir çok farklı alanında en iyi şekilde ifade ediyorsunuz. Halbuki bu durum küçük aydın kesim tarafından ülkemizde çok da hoş karşılanmıyor. Neden sürekli kalıplara sokulmaya çalışılıyoruz? Sanat farklı kollardan oluşan bütün değil midir?

Ben Rönesans insanı tanımını bilmeden bu yollara girdim. Böyle bir iddiam da yok. Müzikte kendimi ifade ettim ama benim çocukluğumdan beri en büyük tutkum edebiyattı. Müzikle amatör olarak uğraşıyordum ama tesadüfen müzik beni içine çekti. Dolayısıyla içimden gelen hikayeleri neden yazmayayım? Ben bu konuda cesur davrandım. Rahmetli Onat Kutlar arkadaşımız Türkiye’nin en iyi, en gelişmiş, en ince zevklerine sahip kişilerindendi. Müthiş bir hikaye yazarı olmasının yanı sıra sinemadan da çok iyi anlardı. Bir gün sinema ve film yapmak üzerine sohbet ediyoruz. Dedim ki” Onat, yapsana bir film. Senden iyi kim yapabilir?” dedim “Yok, yapamam cesaret edemem, beni parçalarlar” dedi. O küçük aydın çevresi “ha şimdi de film mi yapıyor” derlerdi çünkü. Ben film yaparken de dediler biliyorum. Nasıl laflar çıktı.  Birçok alanda eser vermek zayıflatan bir şey sanıldı.  Oysa Doğu ve Batı medeniyetlerindeki isme baktığımız zaman Nietszche, Ömer Hayyam gibi filozofların şair, müzisyen, hatta bilim insanı olduğunu görürüz. Platon da şiir yazmıştır.  Ayrıca meslekler saymak marifet değil. Politikacı, diplomat, milletvekili, müzisyen, senarist, yazar vs. O zaman Yahya Kemal’i örnek alalım. Yahya Kemal şair ama aynı zamanda Madrid Büyükelçimiz değil miydi? Fikir yazıları da vardı, milletvekili de oldu.  Ona şair, denemeci, diplomat, politikacı, düşünür mü diyeceğiz? 

Kendi alanlarında bir yere gelmiş insanlar büyük bir kıskançlıkla o konumu korumak isterler. Kendilerini riske atmazlar. Bense kendimi uçuruma fırlatmaya pek meraklıyım. Sık sık yaparım bunu, içimden öyle gelir. Ama uçuruma aşık olanın kanatları olmalı tabii.