Anadolu’dan lirik bozkır öyküleri!

Köy İnstitüleri geleneğiyle yetişmiş, Cumhuriyetimizin ideolojisine yürekten bağlı bir öğretmen ve şair M. Güner Demiray’ın kitabı Toprağın Türküsü (Toroslu Yayınları), Anadolu’yu işleyen yirmi dört lirik bozkır öyküsünden oluşuyor.

28 Ekim 2021 Perşembe, 00:01
Abone Ol google-news

Toprağın Türküsü, içerisinde Anadolu’yu barındıran yirmi dört öyküden oluşuyor. Lirik bozkır öyküleri… Yazarı Cumhuriyetimizin ideolojisine yürekten bağlı bir öğretmen şair olan M. Güner Demiray.

1940 Sivas Gemerek doğumlu Demiray, Köy Enstitüleri geleneğiyle yetişmiş ve bu geleneği hakkıyla sürdürüyor.

Söze, “Tarladayım. Her yanım sonsuza giden bozlukla kaplı. Ben yerimde yalnız, ben yerimde tek karaltı. Bozkır bakışlarımı alıp ta uzaklara götürüyor.” diyerek başlıyor. (s.5)

Demiray’ın öyküleri köyün kasabanın türkü ve masalları ile yoğrulmuş bir anlatım tarzına sahip. Sıradan insanlar, sıradan olaylar inanılması güç mitolojik bir öykü anlatılır gibi ele alınıyor. Toprağın Türküsü’ndeki öykülerde halkın içinden çıkan aydın duruş sahibi bir yazarla karşı karşıyayız.

Kahramanlar en ince ayrıntısına kadar betimlenirken fiziksel özelliklerinin yanı sıra ruh dünyaları ile birlikte aktarılıyor.

Elindeki toprak ibriği ile çevresindekilerin susuzluğunu gideren, öte yandan duyduğunu, bildiğini en içten halk diliyle anlatan bir Güssünlerin Fadime Ana şöyle betimleniyor meselâ:

“Zayıfça, kırışık yüzlüydü. Yüzündeki çizgiler çileli, yoksul ve dertli bir yaşamın tanığı idi. Dişlerinin bazısı dökülmüştü. Başına yapık dedikleri bir başörtüsü vururdu. Sırtına hep keçi kılından örülmüş bir hırka giyerdi. Ayaklarında lastik ayakkabılar, dolaşır, anlatırdı. Komşulara konuk gittiğimiz günler onu da çağırır, gecenin birine ikisine kadar onun dilinden dökülenleri dinlerdik.” (s. 13)

Demiray etrafına ışık saçan bu bilge Anadolu anasını okurlarına tanıtırken, öykülerindeki masalsı ve mitsel anlatımın ilham kaynağı olan eski zaman insanlarını da işaret ediyor.

Yaşar Kemal’in “O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler…” diyerek söz ettiği yoksul, üstleri başları eski fakat yürekleri cömert köy insanlarını tanıtıyor.

Toprağın Türküsü’ndeki kahramanlar kendi günlük hayatlarında yaşayıp gidedursunlar bizim payımıza onların sırlarından son derece doyurucu kırıntılar düşer.

Güzel yurdumuz her ne kadar bütün hazineleri ile gözlerimizin önünde süzülse de bırakın kent insanlarını kırsalda yaşayanlar bile sırtlarını ona dönmüş durumdalar. Toprak, su, güneş ve hava tıpkı evrenin hamurunu yoğurdukları gibi bu destansı coğrafyanın verimliliğine kaynaklık ediyorlar.

Anadolu’da her mevsim yeni dünyanın plastikliğine ve yapaylığına inat yeniden ve yeniden kendisini doğuruyor. Toprağın Türküsü’nde işte böylesi bir cümbüş, lirizm yüklü söyleyişlerle anlatılıyor:

“Zerdali, badem ağaçları patlıyor, yıldız gözlü bozkır çiğdemleri açıyor. Toprakta bahar buğulanıyor kanat kanat, kırlar Ceyhun Atuf esiyor. O bilgenin özünü emmiş doğa diriliyor. Yaşam çağlıyor enginlerde ozanca…” (s. 19)

M. Güner Demiray unutulmaya yüz tutan, binlerce yıldır bereket, sevgi ve aydınlıktan damıtılmış olan kültür mayamızdan esintilerle karşımıza çıkıyor. Sözcükler bir toplumun kültürünün en maharetli yansıtıcılarıdır.

21. yüzyılın hızlı bir mavi tren gibi tüm zamanları delip geçen umursamazlığı bizim olmayan sözcükleri dillerimize yapıştırırken bir sürü ana ata yadigarı sözcüğü dağarcıklarımızdan söküp aldı, almaya devam ediyor.

Toprağın Türküsü’nün hemen her sayfasında böylesi sözcükler bizlere merhaba diyor. Bazen şaşırtarak, bazen burnumuzun direğini sızlatarak, bazen bellek sandıklarımızdan süzülerek.

İşte birkaç örnek: “Çocuklar yalamuk düşkünüdürler”, “İçimden bir ses yekiniyor”, “Büvelek tutmuş danalar gibi yerimizde hoplar dururduk”, “Bir elöpen (kertenkele) taşların keseklerin arasından kayıp gidiyor”, “Gelengiler yaramaz, sakar hayvanlardır; bozkırın obur yaratıkları…”

Nice uygarlığa beşiklik yapmış yaşama sevinci kokan bir coğrafyada yaşıyoruz. Kim bilir kaç ekim, kaç bağbozumu, kaç harman yaşandı buralarda. Ve güçlü bir rüzgâr esti, her birinin üstünü tozla toprakla kapladı. Aradan geçen bunca zamana karşın doğan her bebeğin taze gülüşünde onlardan izler var.

Yazar Nevruz’un, Hıdırellez’in müjdelediği güzel günlerden söz ederken eski Anadolu uygarlıklarını şöyle imliyor:

“Hitit tanrılarının, halk arasında söylence haline gelmiş Frigya önderlerinin, Hitit, Lidya, İyonya, Likya, Karya, Urartu, Mittani, Helen ve Roma uygarlıkları gülümseyen bir yüzle yatıyorlar.” (s. 25)

Toprağın Türküsü’nde M. Güner Demiray’ın öğretmenliği dolayısıyla gezip gördüğü, halkından biri gibi yaşadığı köyler ve kasabalar taşından toprağından tutun sofralarda yenilen yoksul aşlara kadar betimleniyor.

Yazarın betimlemelerinde abartısız ve gerçekçi bir anlatım kullanılmış. Kendi başlarına bırakılmış dağlarda iki köy arasını yürüyerek kat eden bir köy öğretmeni tanıklık ettiği, manzaraları bir fotoğrafçı titizliği ile yansıtıyor:

“Ötelerde Dendil kayaları kervan kervan uzayan bir set görünümünde göklere doğru tırmanıyor. Yüzlerinde canavar ağzı gibi kara mağaralar açılmış. Korkunç, heybetli bir dev duruşları var kayaların…” (s. 43)

Anadolu’daki dev aydınlanma hareketinin kurucusu idealist eğitimci İsmail Hakkı Tonguç’u da unutmuyor M. Güner Demiray. Öykülerinde arı duru dünya görüşüne hayranlık duyduğu bu bilim insanının adını anıyor. “Yedi iklim dört bucakta kalkınan köyler. Bir yekinişin, uyanışın sancısı sarmış her yanı” diyerek tanıtıyor Tonguç’un köylerini (s.67)

Bu müthiş eğitim sisteminde okullar tüketici, işe yaramayan, bilgiler ezberleten kurumlar değildir. Oğullar ve kızlar bir yandan eğitilirlerken diğer yandan üretime katkıda bulunurlar.

Tonguç tarafından “Canlandırılacak Köy” diye adlandırılan köylerde sayısız yoksul genç kazanılmıştır. Yurdun çağdaş uygarlıkların seviyesine ulaşmasında bu gençler inanılmaz başarılara imza atmışlardır. Toprağın Türküsü’nü yazan kalem onlardan biridir.

Anadolu nice depremler, seller, yangınlar gördü; bir o kadar salgın yaşadı. Bağnazlık, kuşkusuz bu coğrafyanın başına gelen en büyük felaket. Aydınlık bakışlı insanları alıp yüzlerce yıl gerilere çekti, hâlâ çekmekte…

Demiray yoksulluktan, yoksunluktan, hatta bilgisizlikten çok bağnazlıktan şikâyetçi. Zaten tüm olumsuzlukların kaynağı kör bir canavara benzeyen bu eski düşman değil midir?

Yazar, “Köşelere sinmiş yobazlar, gericiler, halka diş bileyen çıkarcılar, aman dinlemez bir öfkenin sahibi” olarak niteler onları. (s. 76)

Yine de umutludur. Aydınlanma filizinin canlanacağına inanmaktadır. Çünkü bilir ki Anadolu toprağının doğurganlığı ve aydınlık saçan güneşi bağnazlığa geçit vermeyecektir.

Demiray öte yandan gittiği köylerin türkü, mani, ağıt, atasözü, deyim, masal ve söylencelerini dinleyip bunlarla ilgili notlar almıştır. “Çocukluğumda başlayan doğal bir ilginin sonucu geliştiğini sandığım bir tutku” diye anlamlandırır derleme çalışmalarını. (s. 91)

Sözlü geleneğin yazar için bir albenisi vardır. Halk bilgeliğinin, halk hümanizmasının ışıklarını duyumsar onda. Özellikle sözlü edebiyatla haşır neşir olduğu “kıvrak, akıcı, oturaklı” halk Türkçesi anlatım gücünü, “olağanüstü kurguları” ise düş dünyasını renklendirmiştir.

Onlarca yılını yoksul Anadolu köylerini aydınlatmakla geçirmiş bir öğretmen M. Güner Demiray. Toprağın Türküsü’nde bencillikten uzak dünya görüşünün izleri yansıyor. Okur her bir öyküde farklı yerlerle, farklı kişilerle karşılaşsa da oraların ve onların dilinden yazarın aydınlanmadan yana tavrını koymuş sağlam duruşunu okuyacak.

Yazımızı Demiray’ın 1963 Mayıs’ında yazdığı satırlarla sonlandıralım, Anadolu’nun nefesini duyumsayabilmeyi dileyerek:

“Ben halk öğretmeni, ben Cumhuriyet öğretmeni, kafamı ve gönlümü yeni çağdaş uygarlık ilkeleriyle doldurmuş, atandığım köye gidiyorum. Onlara yeni bir uygarlık ülküsü vereceğim. Karanlıkta yaşayanlara ışık sunacağım.” (s. 85)