Usta gazeteci ve yazar Özlem Yüzak, Cumhuriyet Kitapları tarafından yayımlanan Peki Şimdi Nereye? - Bir Çağ Bitiyor, Paradigma Değişiyor adlı kitabında, bilimin sınırlarını, teknolojinin vaatlerini ve insanlığın bu dönüşümün ardındaki güçleri sade, akıcı ve sorgulayıcı bir dille anlatıyor.
“Bir çağ bitiyor, paradigma değişiyor” derken yalnızca bir teknolojik devrime değil, insanın kendini yeniden tanımlayışına da tanık ediyor. Hızla değişen dünyada yönünü bulmak isteyen herkesi düşünmeye davet ediyor.
Peki Şimdi Nereye?, sadece bir “popüler bilim kitabı” değil. Bir arayış. Yüzak’ın ahlak, iktisat, siyaset, eğitim katmanlarını da tartışmaya kattığı bir yüzleşme.
Bilimin, teknolojinin ve insanlığın kesiştiği kavşakta; modern dünyanın kırılma noktalarını, değişen paradigmaları ve yeni riskleri, bilginin ve merakın toplumsal dönüşümdeki rolünü, yapay zekadan çevre krizlerine, etik dilemmalardan eğitim ve dayanışmaya uzanan geniş bir perspektifi, geleceğin “hayatta kalma pusulası” olabilecek bilgi, etik ve kolektif akıl önerilerini, kişisel deneyimler, güncel örnekler ve eleştirel bakışla ele alıyor Yüzak.
Bilimsel verileri insan hikâyeleriyle, toplumsal gözlemlerle harmanlayarak okura hem bir düşünce yolculuğu hem de umut ve eylem çağrısı sunmayı amaçlıyor.
İnsanlığın geldiği noktayı anlatıyor; toplum-bilim-siyaset üçgeninde nereden nereye geldiğimizi ve bütün bu yıkımların ortasında filizlenen yeni bir toplumsal sözleşme arayışını...
Yazdığı, dediği gibi “Eski sözleşmenin çatladığı yerde, insanlar yeniden ‘biz’ demeyi öğreniyor. Kooperatiflerde, dijital dayanışma ağlarında, iklim için sokağa çıkan gençlerde, adalet talebiyle yan yana gelenlerde... Belki dağınık, belki küçük; ama kalpten ve inatçı bir arayış bu.”
Özlem Yüzak ile Peki Şimdi Nereye? - Bir Çağ Bitiyor, Paradigma Değişiyor adlı kitabını konuştuk.

Fotoğraf: VEDAT ARIK
“Bu küçük mavi noktada başka gidecek yerimiz yok. Yıldızların çocuklarıyız biz; bir araya gelmeyi, birbirimizin gözünde gökyüzünü görmeyi öğrenmedikçe, hiçbir keşif bizi kurtaramaz. Ama belki de asıl devrim, daha fazla bilgi değil; daha fazla vicdan, daha fazla dayanışma, daha fazla merak olacaktır. Ada, Novabbb Ve tüm çocuklar. Siz büyürken, biz hâlâ soruyor olacağız: Nasıl bir insan olmak istiyoruz? Ve nasıl bir dünyayı size bırakacağız?” Özlem Yüzak
‘BİLİM BENİM İÇİN BİLİNMEZLİĞE BAKMA CESARETİ!’
- Kitabının en başında açımladığın “Değişik zamanlardan geçiyoruz” ifadesiyle başlamak söyleşimize. Ve iç içe sormak istiyorum:
Bir; çağın bu halkasında insanlığın değişimden olumlu ve olumsuz aldığı pay, incelemenin yüreğinde hangi başat bağlamlarla yer alıyor? İki; günümüzde bilim nasıl bir dayanak?
Üç; nasıl bir paradigmanın eşiğindeyiz?
Bu cümleyi yazarken yalnızca bir analiz yapmıyordum; içimde bir sıkışma hissi vardı. Gerçekten değişik zamanlardan geçiyoruz. Bunu bir gazeteci olarak değil, bir kadın bir anne, ve bu ülkenin yurttaşı olarak söylüyorum. Gündem o kadar hızlı değişiyor ki bazen neyi kaybettiğimizi fark edecek zamanımız bile olmuyor.
Bugün “değişim” dediğimiz şey tek bir hat üzerinde akmıyor; aynı anda teknoloji, iklim / çevre, jeopolitik çatışmalar, ekonomik kırılmalar, göç ve toplumsal kutuplaşma gibi başlıklar birbirini besleyerek ilerliyor.
Yani bir alandaki sarsıntı, ötekinde de dalga yaratıyor. Bu yüzden insanlığın aldığı pay hem umut verici hem de ürpertici: Bir yanda sağlıkta, iletişimde, bilgiye erişimde muazzam bir kapasite artışı var; diğer yanda eşitsizlik, belirsizlik ve “kontrol kaybı” duygusu büyüyor. Kitabın kalbinde tam da bu ikili gerilim var: İlerleme ile kırılganlık aynı anda büyüyor.
Bilim bugün nasıl bir dayanak? Bilim benim için bilinmezliğe bakma cesareti. “Ne oluyor? u anlamaya, “ne olabilir?”i öngörmeye ve “ne yapmalıyız?”ı tartışmaya yarayan tek sağlam zemin. Ama aynı zamanda en çok korunması gereken kamusal alan. Çünkü bilim sustuğunda boşluğu komplo teorileri, korkular ve çıkarlar dolduruyor.
‘BU KADAR HIZIN İÇİNDE İNSAN KALMAYI NASIL BAŞARACAĞIZ?’
Peki nasıl bir paradigmanın eşiğindeyiz? Bence iki eksende bir eşikteyiz:
1- İnsanın çevresini dönüştürme gücünden, kendisini dönüştürme gücüne geçiş. Yapay zeka, genetik, nöroteknoloji, kuantum ve robotik; artık sadece dış dünyayı değil, kararlarımızı, biyolojimizi, mahremiyetimizi, emeği ve hatta “insan olma” tanımını etkiliyor.
2- Gezegenin sınırlarıyla yüzleşme eşiği. İklim krizi, biyoçeşitlilik kaybı, enerji ve su stresi… Bunlar “bir çevre başlığı” olmaktan çıktı; ekonomiyi, güvenliği ve toplumsal düzeni belirleyen ana zemin oldu.
Ben kitabı yazarken şu cümleyi sürekli kendime sordum: “Bu kadar hızın içinde insan kalmayı nasıl başaracağız?”
‘BU KİTAP, BİLİMSEL BİLGİYİ İNSANIN ANLAM ARAYIŞI İLE BULUŞTURMA ÇABASI’
-Bu kitap sadece bir “popüler bilim kitabı” değil çünkü?
Evet, bilim anlatıyorum ama aslında yalnızca bilimi anlatmıyorum. Bu kitap aynı zamanda bir çağ muhasebesi. Asıl mesele şu: Bu gelişmeler insanı, toplumu ve demokrasiyi nasıl dönüştürüyor?
Popüler bilim çoğu zaman keşiflerin heyecanını anlatır. Ben o heyecanın arkasındaki etik gerilimi, iktidar ilişkilerini, eşitsizlikleri ve psikolojik sonuçları da görünür kılmak istedim.
Çünkü bugün bilim yalnızca laboratuvarlarda ilerlemiyor; finans piyasalarında, veri merkezlerinde, savunma sanayinde, sosyal medyada ve sınıflarda da ilerliyor. Bu yüzden bilim artık yalnızca teknik bir alan değil, aynı zamanda politik, ekonomik ve felsefi bir alan.
Kitapta bilimi bir “ilerleme masalı” olarak sunmuyorum. Bilimin nasıl araçsallaştırılabildiğini, nasıl kâr ve güç üretim mekanizmasına dönüşebildiğini de tartışıyorum. Aynı zamanda bilimin, insanlığın elindeki en büyük özgürleşme aracı olduğunu da vurguluyorum. Bu ikili yapı kitabın omurgasını oluşturuyor.
Bir de şu var: Bu metin bir gözlem değil sadece; bir tanıklık. Ben Cumhuriyet gazetesindeki yazılarımın yanı sıra 10 yıldır her hafta aralıksız yayınlanan bir popüler bilim dergi olan Herkese Bilim Teknoloji Dergisi’nin yayın yönetmenliğini de yapıyorum.
Ve uzun yıllardır bilimin izini süren bir gazeteci olarak şunu gördüm: Değişim hızı arttıkça insanlar anlam kaybı yaşıyor. Bağlantılar çoğalıyor ama temas zayıflıyor. İşte bu nedenle kitap, bilimsel bilgiyi insanın “anlam arayışı” ile buluşturma çabası.
Dolayısıyla evet, popüler bilim diliyle yazıldı ama özü itibarıyla bir zamanın portresi ve aynı zamanda bir yol haritası arayışı.
‘BUGÜN HIZ, KÜRESEL VE EŞ ZAMANLI’
- İnsanlık tarihinin öncül anlarına ilişkin zamanlar arası kesitlere karşılaştırmalı olarak yer veriyorsun.
Peki Şimdi Nereye?’nin çok yönlü ve canlı bir okuma sağlayan; yapay zekâdan çevre krizlerine, etik dilemmalardan eğitim ve dayanışmaya uzanan geniş bir perspektif sunan; ekonomik, toplumsal, psikolojik ve felsefi düzlemlerde gelişen bu disiplinler arası yapısını anlatır mısın?
Ben bugünü anlamanın en iyi yolunun geçmişe bakmak olduğuna inanıyorum. Tarım devrimini, matbaayı, sanayi çağını düşündüğümüzde şunu görüyoruz: Her büyük teknolojik sıçrama, insanın kendini ve dünyayı algılama biçimini değiştirmiş. Bugün de benzer bir eşiğin içindeyiz ama bu kez hız çok daha yüksek ve alan çok daha geniş.
Yapay zekadan iklim krizine, kuantumdan eğitime uzanan başlıkları birlikte ele almamın nedeni bu. Çünkü artık hiçbir mesele tek başına teknik değil. Yapay zeka yalnızca bir yazılım konusu değil; emeğin, demokrasinin ve insan zihninin geleceğiyle ilgili. İklim krizi sadece çevre meselesi değil; ekonomi, göç ve adalet sorunu.
Gazetecilik bana şunu öğretti: Yaşam kategoriler halinde akmıyor. Ekonomi ayrı, psikoloji ayrı, teknoloji ayrı ilerlemiyor. Hepsi iç içe. Bu yüzden kitabı da böyle kurguladım. Disiplinleri ayırarak değil, bir araya getirerek düşünmeye çalıştım. Çünkü bugün asıl ihtiyacımız olan şey, parçalanmış bilgiyi yeniden bütünleştirmek.
‘BU KİTAP BİR ÜSTTEN BAKIŞ DEĞİL; BİRLİKTE DÜŞÜNME DAVETİ’
- Bir önceki sorumla bağlantılı ilerlersem; okurları o kadim “anlam arayışı”yla bütünleşen içsel bir yolculuğa da çıkarıyorsun.
Geleceğin “hayatta kalma pusulası” olabilecek bilgi, etik ve kolektif akıl önerilerini, kişisel deneyimler, güncel örnekler ve eleştirel bakışla ele alarak teknolojinin yarattığı o yalnızlık perdesini yırtmak yolunda yüreklendirerek.
Kitabının bu yönü de önemli bu bağlamda. Böyle yorumladım, yanıldım mı?
Yanılmadın.. Aslında kitabı yazarken en çok zorlandığım ama en çok önemsediğim yer tam da burasıydı. Biz bugün Mars’a gitmeyi, kuantum bilgisayarları, yapay zekayı konuşuyoruz. Ama bütün bu ilerlemenin ortasında insanın en eski sorusu hâlâ yerinde duruyor: “Ben bu hikâyenin neresindeyim?”
Teknoloji bizi birbirimize bağlıyor ama aynı anda yalnızlaştırabiliyor. Bilgi çoğalıyor ama anlam seyrekleşiyor. Hız artıyor ama içsel derinlik azalıyor. İşte ben bu kitabı biraz da bu çelişkiyi görünür kılmak için yazdım.
“Hayatta kalma pusulası” derken yalnızca fiziksel bir varoluştan söz etmiyorum. Elbette iklim krizine, biyoteknolojiye, yapay zekaya dair stratejik akıl gerekiyor.
Ama aynı zamanda etik bir çerçeveye, birlikte düşünme kapasitesine ve kolektif akla da ihtiyacımız var. Çünkü insanı yalnızca teknoloji kurtarmaz; onu nasıl kullandığımız belirler.
Kişisel deneyimlerimi ve tanıklıklarımı katmamın nedeni de buydu. Çünkü bu çağın krizleri soyut değil; gündelik hayatımızın içine sızmış durumda. Yalnızlık, hız, belirsizlik... Bunları ben de yaşıyorum. Dolayısıyla metin bir üstten bakış değil; birlikte düşünme daveti.
Belki de en çok şunu söylemek istedim: Geleceğe hazırlanmak yalnızca yeni araçlar üretmek değildir. Aynı zamanda yeni bir bilinç ve yeni bir dayanışma biçimi geliştirmektir.
‘ÇÖZÜM BİREYSEL KAÇIŞTA DEĞİL, KOLEKTİF AKILDA’
- Kitabın bir düşünme çağrısı ve hatta bir manifesto niteliği taşıyor.
İnsanlığın hangi temel sorunlarını merceğe alıyor ve hangi eleştirileri getiriyorsun?
“Manifesto” kelimesi iddialı ama evet, kitap bir düşünme çağrısı. Çünkü içinde bulunduğumuz dönemin en büyük tehlikesi bilgisizlik değil; dağınıklık ve yön kaybı.
Ben kitapta birkaç temel sorunun peşine düşüyorum:
İnsan teknolojiyi mi yönetiyor, yoksa teknoloji mi insanı? Ekonomik büyüme gerçekten refah mı üretiyor, yoksa eşitsizliği mi derinleştiriyor? Demokrasi hız çağında ayakta kalabilir mi?
Ve en önemlisi: İlerleme dediğimiz şey insanı daha özgür mü yapıyor?
Temel eleştirim şu: Biz teknolojik olarak hızlanırken etik olarak aynı hızda ilerlemiyoruz. Bilim olağanüstü bir kapasiteye ulaştı ama bu kapasite çoğu zaman kâr, güç ve jeopolitik rekabet çerçevesinde kullanılıyor. Eğitim sistemleri merakı beslemek yerine çoğu yerde köreltiyor. Dijital dünya bağlantı sunuyor ama derinlik üretmiyor.
Ama bu bir karamsarlık metni değil. Çünkü aynı zamanda şunu da söylüyorum: Çözüm bireysel kaçışta değil, kolektif akılda. Yeni dayanışma biçimleri, yeni kamusal alanlar ve bilimsel okuryazarlık olmadan bu çağın içinden geçemeyiz.
Eğer manifesto gibi okunuyorsa, nedeni şu olabilir: Bu kitap “seyirci kalamayız” diyor. Hepimiz bu dönüşümün öznesiyiz.

Fotoğraf: VEDAT ARIK
‘BUGÜN DAYANIŞMA ZORUNLULUK’
- Duygusal bir çağrı değil; yeni çağın stratejik zorunluluğu olduğuna dikkat çektiğin dayanışma! “Dayanışma, dijital çağda biçim değiştirse de tamamen ortadan kalkmıyor; yalnızca yeni yollar buluyor.” Nedir bu yollar?
Dayanışmayı romantik bir kavram olarak kullanmıyorum. Bugün dayanışma bir duygu değil, bir zorunluluk. Çünkü karşı karşıya olduğumuz krizler -iklim, yapay zeka, eşitsizlik- tek başına aşılabilecek krizler değil.
Ama dayanışma artık eski biçiminde değil. Sokaktan tamamen çekilmedi; dijital ağlara, açık bilgi hareketlerine, yerel inisiyatiflere ve kuşaklar arası iş birliklerine evrildi. Biçim değiştiriyor ama kaybolmuyor.
Kitapta şu soruyu soruyorum: Eğer teknoloji bizi yalnızlaştırıyorsa, onu yeniden ortak aklın aracı haline getirebilir miyiz?
Bence asıl mesele burada. Dayanışma artık yalnızca yan yana durmak değil; birlikte düşünme kapasitesi geliştirmek.
‘BU METİN YALNIZCA BİR GAZETECİNİN ANALİZİ DEĞİL; BİR BÜYÜKANNENİN, BİR ANNENİN, BİR YURTTAŞIN GELECEK KAYGISI’
- Öyküsel bir dille yer yer özyaşamsal anlarla da buluşturuyorsun okurları.
Yanı sıra kimi kısa distopik denemelerin de -2075’in distopik İstanbul’u gibi- yer alıyor bölümler arasında. Bunu anlatır mısın?
Gazetecilik hayatım boyunca pek çok kırılma anına tanıklık ettim. Bu yüzden kitaba kendi deneyimlerimi kattım. Çünkü bu çağın yükü yalnızca kavramlarla taşınamaz; insani bir yüzü olmalı.
Çocuklarımıza, torunlarımıza baktığımda şunu düşünüyorum: Bizim tartıştığımız yapay zeka, iklim krizi, kuantum teknolojileri onların gündelik gerçeği olacak. Dünyanın yükünü onlar sırtlanacak.
O yüzden kitapta zaman zaman geleceğe doğru bir pencere açtım; 2075’in İstanbul’unu yazdım. Bu bir felaket senaryosu değil; bir ihtimal.
Belki de kitabın en kişisel yanı şu: Yalnızca bir gazetecinin analizi değil; bir annenin, bir yurttaşın gelecek kaygısı. Bu kitap aslında bir gelecek mektubu. Hem bugüne hem yarına yazılmış bir mektup.
‘BUGÜN ASIL KRİZ TEKNOLOJİ DEĞİL; ANLAM KRİZİ’
- “Tarihte hiçbir iletişim teknolojisi, kitlelere bu kadar süratle yayılmamıştı. İnsanlık belki de ilk kez, bu kadar çok cepheden kuşatılmış bir medeniyet kriziyle karşı karşıya İletişim çağının inanılmaz hızı anlamı aşındırdı, merakı köreltti ve insanı yalnızlaştırdı” diyorsun.
Bu medeniyet krizinden çıkış için çözüm önerilerin neler?”
Evet, tarihte hiçbir iletişim teknolojisi bu kadar hızlı yayılmadı. Ama hız her zaman derinlik üretmiyor. Bağlantı çoğaldı; temas zayıfladı. Bilgi arttı; anlam seyrekleşti. Bugün asıl kriz teknoloji değil; anlam krizi. Merakın körelmesi, eğitimin ezbere sıkışması, sürekli maruz kalma hâlinin düşünme kapasitemizi aşındırması. Bu yalnızca bireyleri değil, kurumları ve devletleri de hazırlıksız yakalıyor.
Peki çözüm? Ben üç şey öneriyorum:
Birincisi, merakı yeniden merkeze alan bir eğitim anlayışı. Soru sormayan toplum ilerleyemez.
İkincisi, dijital bilinç. Teknolojiyi tüketen değil, onu anlayan ve yönlendiren yurttaşlık.
Üçüncüsü ise anlam üretme kapasitesini kolektif olarak yeniden inşa etmek. Çünkü yalnızlaşmış birey, hız çağında savrulur; ama birlikte düşünen toplum yön bulur. Kitapta okur bunların açılımlarını bulacak.
Asıl mesele şu:
Bu hızın içinde durup yeniden düşünmeyi başarabilecek miyiz?
- Demokrasinin bilimin ilerlemesindeki önemi... Bilimin karşısındaki engellere, tehditlere hangi yenileri eklendi; dünya nasıl bir eşiğe sürüklendi?
Ve bir iyileştirme aracı olmanın ötesine geçip yönetim ve kâr üretme aracına dönüştüğünü imlediğin bilimin siciline bu çağda hangi artılar eklenirken hangi eksiler de yazılıyor?
Bilim özgürlük ister. Soru sorma özgürlüğü, eleştiri özgürlüğü, veri paylaşma özgürlüğü... Demokrasi olmadan bilim nefes alamaz. Çünkü bilim, itaatle değil şüpheyle ilerler.
Bugün bilimin önündeki engeller klasik sansür ya da dogmatik baskıyla sınırlı değil. Yeni tehditler daha karmaşık:
Bilginin şirketleşmesi, araştırmanın finansman bağımlılığı, algoritmaların şeffaf olmaması, verinin birkaç küresel aktörün elinde toplanması...
Bilim bir yandan olağanüstü ilerliyor - sağlıkta devrim niteliğinde gelişmeler, yapay zeka uygulamaları, kuantum araştırmaları... Ama aynı anda bilimin çıktıları kâr maksimizasyonunun, jeopolitik rekabetin ve veri denetiminin parçası haline geliyor.
Bu çağın çelişkisi şu: Bilim insanlığı iyileştirme kapasitesine hiç olmadığı kadar sahip; ama aynı zamanda eşitsizliği derinleştirme ve denetim mekanizmasına dönüşme potansiyeli de hiç olmadığı kadar yüksek.
Bu yüzden mesele yalnızca “bilim ilerliyor mu?” sorusu değil. Asıl soru şu: Bilim kimin için ve kimin denetiminde ilerliyor?

Fotoğraf: VEDAT ARIK
“‘HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR’ SÖZÜ ATATÜRK’ÜN EN GÜÇLÜ MİRASI. BU, SADECE BİR SÖZ DEĞİL; BİR YÖN TAYİNİYDİ.’
- 1920’ler ve 30’larda Atatürk’ün genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bu bağlamda nasıl bir şafak, nasıl bir emsal olduğunu başlıca hangi kurumlar ve isimlerle ortaya koyuyorsun?
Ve günümüzdeki duruma ilişkin temel yorumun nedir?
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına baktığımızda çok net bir tercih görüyoruz: Yoksulluk içindeki bir ülke, kaynaklarını bilime ve eğitime ayırıyor. Bu başlı başına devrimci bir karardı.
1920’ler ve 30’larda üniversite reformu, Darülfünun’un dönüştürülmesi, yurtdışına öğrenci gönderilmesi, dil ve tarih çalışmaları, Halkevleri gibi kurumlar... Bunların hepsi aynı vizyonun parçalarıydı: Aklı ve bilimi devletin ve toplumun temel dayanağı yapmak.
Atatürk’ün en güçlü mirası bence şu cümlede saklı: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” Bu, sadece bir söz değil; bir yön tayiniydi. Genç Cumhuriyet, bilimle kalkınmayı ve özgürleşmeyi eş anlamlı görüyordu.
Bugüne geldiğimizde ise asıl soru şu: Bilimi gerçekten bir yol gösterici olarak mı görüyoruz, yoksa onu yalnızca araçsallaştırıyor muyuz?
Eğitim sisteminin niteliği, üniversitelerin özerkliği, bilimsel düşüncenin kamusal alandaki yeri... Bunlar yalnızca akademik meseleler değil; demokrasinin kalitesiyle doğrudan ilişkili.
Geçmiş bir nostalji değil. Asıl mesele şu: O cesareti ve vizyonu bugün yeniden üretebilecek miyiz?
‘KUANTUM ÇAĞ BELİRSİZLİĞİ MERKEZE KOYUYOR!’
- “Kuantum çağını ‘gerçekliğin yeni haritası’ olarak tanımlıyorsun. Bu belirsizlik ne anlama geliyor?
Ve kuantum neden artık yalnızca fizikçilerin konusu değil de toplumun her kesiminin anlaması gereken bir alan haline geliyor?
Kuantum dünyası bize şunu söylüyor: Gerçeklik sandığımız kadar kesin, düz ve deterministik değil. Belirsizlik temel bir özellik. Parçacıklar aynı anda birden fazla olasılıkta var olabiliyor.
Bu yalnızca fiziksel bir keşif değil; düşünme biçimimizi değiştiren bir kırılma.
Kuantum teknolojileri -kuantum bilgisayarlar, kuantum iletişim, kuantum sensörler- önümüzdeki yıllarda şifrelemeden ilaç geliştirmeye, finans sistemlerinden savunma sanayine kadar pek çok alanı dönüştürebilir. Yani bu mesele laboratuvar duvarlarının içinde kalmayacak.
Bu yüzden kuantum artık yalnızca fizikçilerin alanı değil. Çünkü teknolojiye dönüşen her bilimsel devrim, toplumsal sonuçlar doğurur.
Asıl soru şu: Belirsizliğin temel olduğu bir evrende, biz kararlarımızı nasıl alacağız?
Kuantum bana şunu hatırlatıyor: Dünya siyah-beyaz değil. Ve belki de yeni çağın en önemli becerisi, belirsizlikle yaşayabilmek olacak.
‘BENİM KAYGIM TEKNOLOJİNİN KENDİSİ DEĞİL; İKTİDAR İLİŞKİLERİ’
- Yapay zeka: Kurtarıcı mı, tehdit mi?
Yapay zeka ne şeytan ne melek. Ama tarihte ilk kez bir teknoloji, insanın yalnızca emeğini değil, karar verme süreçlerini ve hatta yaratıcılığını dönüştürme potansiyeline sahip. Günlük yaşamı kolaylaştırıyor; ama arka plandaki güç yoğunlaşması çok zor sorular doğuruyor. Veriyi kim topluyor? Algoritmaları kim denetliyor? Karar mekanizmaları ne kadar şeffaf?
Yapay zeka sağlıkta devrim yaratabilir, iklim modellemelerinde çığır açabilir, eğitimi kişiselleştirebilir. Ama aynı zamanda gözetim toplumunu derinleştirebilir, iş gücünü radikal biçimde dönüştürebilir ve eşitsizliği artırabilir.
Benim kaygım teknolojinin kendisi değil; iktidar ilişkileri. Eğer birkaç dijital elitin kontrolünde ilerlerse, yapay zekâ özgürleştirici değil, merkezileştirici bir araç olur.
Ama burada yine bir tercih var. Bu teknolojiyi edilgen bir biçimde mi tüketeceğiz, yoksa bilinçli yurttaşlar olarak çerçevesini mi çizeceğiz? Yapay zeka bizi dönüştürmeden önce, biz onu nasıl dönüştüreceğiz?

ÖZLEM YÜZAK, GAMZE AKDEMİR (Fotoğraf: VEDAT ARIK)
BİLGİ ÇAĞINDA GERÇEKTEN DÜŞÜNEN BİR TOPLUM OLABİLMEK!
- Bilimsel okuryazarlık nedir? Neden bugün yaşamsal bir kavram?
Bilimsel okuryazarlık, bilim insanı olmak değil; sorgulama refleksine sahip olmak demek. Veri ile yorumu ayırt edebilmek, kanıtın peşinden gidebilmek, “bana söylendi” ile “kanıtlandı” arasındaki farkı görebilmek...
Ama bu yalnızca bireysel bir beceri değil; aynı zamanda kamusal bir kültür meselesi.
2016’dan bu yana her hafta, bir sayı bile aksatmadan çıkardığımız Herkese Bilim Teknoloji dergisi tam da bu nedenle önemli. Küçük, bağımsız ve gücünü yalnızca okurundan alan bir popüler bilim dergisinin ayakta kalma mücadelesi aslında bilimsel okuryazarlığın mücadelesidir.
Çünkü bağımsız bilim yayıncılığı yoksa, kamusal tartışma alanı daralır. Eğer bilimi sade, anlaşılır ve erişilebilir bir dille anlatamazsak, boşluğu ya manipülasyon ya da yüzeysel içerik doldurur.
Ben bilimsel okuryazarlığı yalnızca bir kavram olarak değil, bir pratik olarak görüyorum. O yüzden bu kitap da, dergi de aynı soruya hizmet ediyor: Bilgi çağında gerçekten düşünen bir toplum olabilir miyiz?
‘ASIL SAVUNMA HATTI BİLİNÇLİ YURTTAŞ’
- Manipülasyona karşı dünya neler yapıyor? Yaşama geçirilmiş önlemler neler?
Bugün manipülasyon yalnızca propaganda değil; algoritmalarla güçlendirilmiş, yapay zekâyla üretilmiş ve veriyle hedeflenmiş bir süreç. Bu yüzden mücadele de klasik yöntemlerle yürütülemiyor. Dünyada üç önemli eğilim görüyoruz:
Birincisi, dijital düzenlemeler. Avrupa Birliği’nin Dijital Hizmetler Yasası gibi platformları daha şeffaf olmaya zorlayan adımlar.
İkincisi, medya okuryazarlığı ve eğitim programları. Özellikle genç kuşaklara eleştirel düşünme becerisi kazandırma çabaları.
Üçüncüsü ise bağımsız doğrulama ve açık veri girişimleri.
Ama şunu da açıkça söylemek gerekiyor: Yasal düzenlemeler tek başına yeterli değil. Asıl savunma hattı bilinçli yurttaş. O yüzden kitapta tekrar dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum:
Bilimsel okuryazarlık, eleştirel akıl ve dayanışma. Çünkü manipülasyon çağında en büyük güç teknoloji değil; hakikati arama ısrarı.
Ve belki söyleşiyi şu soruyla bitirebiliriz: Gerçeği savunmak, yeni çağın en radikal eylemi olabilir mi?
Peki Şimdi Nereye? - Bir Çağ Bitiyor, Paradigma Değişiyor / Özlem Yüzak / Cumhuriyet Kitapları / 176 s. / 2025.