Bıçak sırtında kahramanlar...

Cezaevinden farksız bir kent ve gardiyanlardan farksız bürokratlar, yarım bırakılmış bir aşk, yazılmakta olan bir roman, edebiyatın sularında yüzmeye çalışan küçük öyküler, gençliğin sonu, tutuklu bir yazarın poetikasından yansıyanlar, yazma sorunları, has edebiyatın ardında sürüklenen hayatlar, kişilik yarılmaları, arayışlar, şizofreniye açılan kapılar... Ethem Baran, Yarım’da (İletişim Yayınları), bir sınır kentinin uzaklığında kaybolan bir yazarın, aradığı roman kahramanıyla karşılaşmasının şaşırtıcı hikâyesini anlatırken, okuyucuylu beklenmedik bir sona hazırlıyor.

14 Mayıs 2022 Cumartesi, 00:01
Abone Ol google-news

“Her şey bir romanın sahneye konulmuş biçimi gibiydi burada. Adını ve yazarını kimsenin bilmediği bir yana öğrenme isteği duymadığı, öğrense bile zaten anında unutacağı yarım kalmış bir romanın daha doğrusu romanların içinde yaşıyordu herkes.”

İNCELİKLİ VE ÖZGÜN

İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Kurutulmuş Gül Mevsimi ile Türkiye Yazarlar Birliği, Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı ile Yunus Nadi Öykü Ödülü, Döngel Dünya ile de 66. Sait Faik Öykü Ödülü’nü kazanan Ethem Baran, sekiz öykü kitabı ve iki romanla edebiyatımızda incelikli bir evren kurmayı başarmış özgün bir kalem.

Yazarın Doğan Kitap tarafından ilk kez 2008’de yayımlanan Yarım adlı romanı on iki yıl aradan sonra İletişim Yayınları tarafından bazı değişikliklerle yeniden yayımlandı. Yarım, zordan gelen ve zora giden karakterler üzerinden ilerlese de hem içerik hem de biçem açısından Baran’ın diğer yapıtlarının tanıdık atmosferinden uzak.

GİRİFT BİR KURGU

Suat Aysu’ya ait olan kapak resmi roman kahramanlarının siyasi, entelektüel ve ruhsal bölünmelerinin ipucunu verdiği romanda, felsefi ve siyasi iç çekişlerin ve çekişmelerin bıçak sırtında yürüyen iki karakter, ussal yarılmanın eşiğini atlayan / atlama aşamasındaki benlikler ve girift bir kurgu bekliyor okuyucuları.

Baran’ın yerel dil ve türkülerle harmanlanmış incelikli öykü dilinin dışında bir roman Yarım. İç konuşma ve diyaloglarla örülmüş, bolca soru imleri, alıntılar taşıyan koyu bir anlatı.

KAHRAMANLARINI ARAYAN İKİ BEN ANLATICI!

Roman iki ben anlatıcı üzerinden gelişiyor ve her ikisi de kendi kahramanlarını arıyor. Biri ‘karlar şehri’ne tayininden sonra bedensel ve ruhsal üşüme içine düşmüş bir taşra memurudur.

“Adını işyeri koyduğumuz iki farklı hücreye konulmuş bir mahkûm gibiydim. Gerçek bir mahkûmdan tek farkım benim hücrelerimin arasından bir caddenin geçmesiydi. Gün sayıyordum onlar gibi, üstelik benim mahkûmiyetimin ne zaman biteceği belli değildi.” diyen ilk anlatıcı bu cenderenin içinden yazarak çıkacağına inanır:

“Geldin, burayı gördün. ‘Yazmalıyım,’ dedin kendi kendine. Burada kaybolmamak, belleğindekileri yitirmemek, sahip olduklarını sımsıkı tutarak onlara yeniden sahip olmak için yazmalıydın.”

12 EYLÜL’LE VE KENDİSİYLE HESAPLAŞAN BİR ÜLKÜCÜ

Diğer anlatıcı ise Anayurt Oteli’nin Zebercet’inden, Steinbeck’in Lennie’sine uzanan yolculukta Camus’de deliliğin sınırlarında soluklanan eski ülkücü bir siyasi hükümlüdür. 12 Eylül darbesiyle ve kendisiyle hesaplaşmaktadır.

Bir ülkücünün böylesi bir hesaplaşması dönem romanları içinde sık rastlanmayan bir durumdur. Edebiyatımızda 12 Eylül dönemi genelde sol görüşlü kahramanlar üzerinden işlenmiştir. Baran, bu açıdan da farklı bir çerçeve sunuyor.

“Dilekçeler dilekçeler, davalar davalar… İşin bir diğer yanı da on yıl önceki ülkücü çocukla (evet çocuktum tabii) bugünkü ‘demokrasi yanlısı’ süzülmüş, durulmuş halimin uyuşmazlığı zaman zaman kendimle ama daha çok da gruplarla. Bu tip cezaevlerinde belli gruplar, görüşler ağırlıkta, üstüne üstlük bir de felsefi, psikolojik boyutlarda içine düştüğüm bunalımlar, bunalımlar.”

PARANOYA VE DAVA HEZEYANI!

Kahramanımız kendine okudukları üzerinden tanı bile koyar: Paronaya ve dava hezeyanı. Şizofren olmadığına da şükreder! Ve arınmayı, aydınlanmayı yazıda arar:

“Yazdıklarımın bana bir pencere açmasını mı istiyorum? Okuduklarım bir değil birçok pencerenin önüne getirip bırakmıyor mu beni?”

“Geceyi sürekli bir geceyi yaşıyorum.” Baran, her iki karakter üzerinden yazma eyleminin güçlüğü yıpratıcı süreci ve poetikasına ilişkin göndermeler de de bulunuyor ve bu göndermelerin çoğunu bir tür kişilik bölünmesi içindeki mahkûm kahramanın mektupları üzerinden yapıyor:

“…öykülerinin klasik yapıda olduğunu ve tasvire yer verdiğini söyleyebilirim. Yani alışılmış kalıpların bir tekrarı. Bilmiyorum ama okuyucu kendi hayatından kesitler bulmalı bir metinde.’ A bu duyguları ben de yaşadım, dedirtmeli insana. Oysa senin yazdıklarında nesneler insanlardan daha ön planda.”

Romanda yarım kalmış parçalar nasıl tamamlanıyor? Memur Metin kim? Mahkûm Adıgüzel kim? Ve en önemlisi Metin Adıgüzel kim? Bu sorular yanıt bulurken, kahramanının dileğinde düğümleniyor Baran’ın romanı: “Keşke kendi yalnızlığımı çoğaltabilsem diyorum bazen, kendi yalnızlığımı yine kendimle paylaşsam.”