Anayasa rejiminin geleceği…

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın “fiili durum” söylemi ve bu duruma “yeni anayasal çerçeve” arama girişimi, sadece bugünü ilgilendirmiyor. Dahası, bugünden çok daha geniş ölçüde, Türk demokrasisinin bütün geleceğini de çok olumsuz bir ipotek altına alıyor. Çünkü bundan böyle ülkemizde o makama gelecek olan herkes, “halkın oyuyla seçildiği” olgusunu kendisini anayasanın üzerine taşıyan ve anayasaya göre sahip bulunmadığı yetkilerle donatan bir neden sayabilecektir. Bu yetkilere bir kez kullanıldıktan sonra hukuksal kılıf aranması ve bulunması ise bu kılıf “anayasal nitelikte” bile olsa, bir kez gerçekleştirilmiş çok ağır bir anayasa ihlalini ortadan kaldıramayacaktır.
Yakın dünya siyasi tarihinden tanıdığımız hiçbir diktatör, bu tür kılıfları sonradan bulmakta güçlük çekmemiştir. Zira devletin başındaki tek kişinin yukarıda sözü edilen yetki aşımları karşısında sessiz kalan meclisler, bu sessizliklerinin başladığı andan itibaren artık halkın meclisleri olmaktan çıkıp birer kukla meclise dönüşmüşlerdir. Ve bir kez bu batağa düşmüş olan meclisler, tarihin her döneminde diktatörler için en elverişli zeminleri oluşturmuşlardır.
Son seçimlerin ardından halkın iradesiyle oluşan yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi, anayasa gereği seçimlerden sonra istifa eden Hükümetin aksine, geçici değil, fakat tam yetkili bir meclistir. Bugünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bu yetkisi, bir dahaki seçimden sonra oluşacak Meclis’in işe başlamasına kadar devam eder. Gelecek seçimin hemen yarın ya da iki yıl sonra olması ise bu durumda hiçbir değişiklik yaratmaz.
Sonuç olarak bugünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi, bugün yürürlükte olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın bütün kurallarına uymakla ve onları uygulamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük, bugünkü TBMM’nin Beştepe’deki Cumhurbaşkanı’nın fiili durum ilanının hemen ardından daha fazla gecikmeden toplanmasını, yeniden Çankaya geleneğine dönülmesini sağlamasını ve bu amaçla Beştepe’den kaynaklanan girişimin anayasaya aykırılığını açıkça ilan etmesini koşul kılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nde bunu yapmayan bir TBMM, kendi yasal yapısını tartışmalı konuma getirmiş olur. Ve bu birincil anayasal sorumluluk, hem kurum olarak TBMM’ye, hem de o Meclis’te milletin vekili sıfatıyla bulunan tek tek herkese aittir!
Aynı sorumluluk, ülkemizdeki bütün hukuk fakültelerinin de sırtındadır. Çünkü tek bir kişinin başına buyruk açıklamasıyla anayasaya karşı çıkması karşısında sessiz kalan hiçbir hukuk fakültesi, bundan böyle bu ülkenin gençlerine hukuk eğitimi verdiğini savunamaz!  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları