Altan Öymen

Meclis ve tezkere...

18 Ekim 2023 Çarşamba

Türkiye’nin dış politikası, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşundan itibaren Meclis’le birlikte oluşturuluyordu. Başında Atatürk, o zamanki adıyla Mustafa Kemal Paşa vardı. Başkanlığa ve Millet Meclisi ordularının başkomutanlığına Meclis tarafından seçilmişti ve Meclis’e hesap veriyordu.

O düzen, Cumhuriyetin ilanından sonra da devam etti. Cumhurbaşkanları, Meclis’in yıllık açılış günlerinde Meclis’e hitap ederken özellikle dış politika konusunda geniş bilgi vermeyi sürdürdüler. Bütçe görüşmeleri sırasında Dışişleri Bakanlığı, milletvekillerinin o alandaki tüm sorularına cevap vermek durumundaydılar.

İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığına rastlayan İkinci Dünya Savaşı yıllarında -bizim de savaşa girmemiz ihtimalinin arttığı en kritik günlerinde bile- o mekanizmanın işlemesi, aksamadan devam etti. O zamanki milletvekillerinin anılarında da bunun örnekleri görülür. Cumhurbaşkanı İnönü’nün, bazı oylamalardan önce Çankaya Köşkü’nden Meclis binasına beklenmedik ziyaretler yapıp bazı milletvekillerinin tereddütlerini gidermek için kulis çalışmalarına bile katıldığının örnekleri vardır.

***

İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra ise malum, Türkiye’nin tek partili dönemin kapısını kapatıp çok partili demokratik sisteme geçiş süreci başladı. 1946’dan 1950’ye kadarki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1950’nin 14 Mayıs’ında partisiyle birlikte iktidarı kaybetti. Muhalefete geçti. Cumhurbaşkanlığı’na da Celal Bayar seçildi.

İnönü ile Bayar arasındaki devir-teslim görüşmelerinde, doğal olarak dış politika konuları da ele alındı. Aslında Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dış politikası üzerinde büyük bir aykırılık yoktu. Savaş sonrasındaki o dönemde, dünyanın “Doğu” ve “Batı” diye iki bloklu hale gelmesi gerçeği karşısında, Türkiye’nin Batı bloku içinde kalması, Cumhuriyet Halk Partisi gibi Demokrat Parti’nin de kabul ettiği bir durumdu. Özellikle savaş sırasında ve sonrasında Rusya’nın, Türkiye’den Boğazlar ile ilgili talepleri karşısında bu bir zorunluluk sayılıyordu.

Türkiye’nin NATO’ya girmesi konusunu da o çerçeve içinde görmekteydiler. Ama bu, NATO üyesi ülkelerin bazılarının itirazı yüzünden gerçekleşememişti.

***

Bayar ile İnönü’nün o görüşmesinden hemen sonra şöyle bir gelişme oldu:

İkinci Dünya Savaşı sonrasında çıkan Kore Savaşı’na Türkiye asker göndermeye karar verdi. Hem de Meclis kararına gerek görmeden hükümet kararıyla... CHP, buna itiraz etti.

Kore, Uzak Doğu’da, savaş sonrasında Kuzey Kore, Güney Kore diye ikiye bölünen bir ülke... Kuzeyindeki Kore, komşusu “Mao’nun Çin”inin etkisinde, güneyinde de başta ABD olmak üzere Batı tarafındaki ülkelerin desteklediği Güney Kore var...

Kuzey Kore, Güney Kore’yi de işgal edip sahiplenme gayretinde. O yolda harekete geçince, ABD konuyu Birleşmiş Milletler’e götürmüş. Bunun bir tecavüz savaşı olduğunu öne sürerek o savaşın, Birleşmiş Milletler tarafından önlenmesi yolunda bir karar alınmasını ve o üye ülkelerden o önleme katılım sağlanmasını istemiş... Birleşmiş Milletler’de öyle bir karar alınması için, Birleşmiş Milletler’in o sırada veto hakkı sahibi ülkelerinin o hakkı kullanmaması gerekli... Bu da Sovyetler Birliği’nin o sırada bir taktik hatası yapması sonucunda gerçekleşmiş. ABD’nin teklifi üzerinde Türk hükümeti bunu kabul etmiş... Kore’de faaliyete geçecek “Birleşmiş Milletler Kuvvetleri”ne katılmak üzere 4 bin 500 askerli bir tugay göndereceğini açıklamış...

Gerekçesi belli: ABD ile yapılan müzakerelerde belli olmuş ki Türkiye, o adımı atarsa NATO’ya alınması çok kolaylaşacak... Ama CHP bunu kabul etmiyordu. Anayasanın o zamanki 26. maddesinin konuyla ilgili bölümüydü. Şöyleydi o bölüm:

“Kanun koymak, (...) devletlerle sözleşme, antlaşma ve barış yapmak, harp (savaş) ilan etmek gibi görevleri, Büyük Millet Meclisi, ancak kendisi yapar.”

Hükümet sözcülerinin buna karşı görüşü de şöyleydi:

“Bizim yaptığımız bir harp ilanı (savaş ilanı) değil. Biz Birleşmiş Milletler antlaşmasında üstlendiğimiz bir yükümlülüğü yerine getiriyoruz.”

CHP muhalefeti ise 26. maddenin ne kadar açık ve kesin olduğunun maddedeki “ancak” sözcüğünden anlaşıldığını söylüyor, o ibareyi tekrar okuyordu: “Büyük Millet Meclisi ANCAK kendisi yapar.”

Bu tartışma, Kore Savaşı’nın devamı sırsında sadece CHP tarafından ileri sürülen bir görüş değildi. Meclis’in dışındaki birçok hukukçudan da buna itiraz edenler çoktu. Ayrıca “Kore’ye asker gönderme” kararına “esas” açısından itiraz edenler de vardı. Bazıları da “Barış Sevenler Derneği” adında bir dernek kurmuşlardı. Derneğin üyeleri arasında Behice Boran, Adnan Cemgil gibi sonraki TİP mensupları da vardı. Onları Demokrat Parti hükümet sözcüleri, “komünistler” diye suçladılar. Haklarında dava açıldı. 15’er ay hapse mahkûm edildiler. (Tabii, CHP’ye de “Komünistlerle işbirliği yapıyor” suçlaması yöneltmeyi ihmal etmediler. O zamanın klasik suçlama maddesi, malum “komünistlik”ti.)

Bütün bu tartışmalar, 1961 Anayasası görüşmeleri sırasında, hatırlandı. Ve eski anayasanın 26. maddesindeki ifade, ilgili maddeyle, daha açık hale getirildi. 1982 Anayasası’nda da aynı metinle yer aldı. Metin şöyleydi:

“Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına veya Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası antlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ’NİN YABANCI ÜLKELERE GÖNDERİLMESİNE veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir.”

***

Evet, şimdiki durum böyle. Karar yetkisi Meclis’te... Şu sırada da Meclis’e o alanda bir öneri geliyor. Ama o konuda merak edilen bir şey var: Meclis, acaba o öneriyi yeterince görüşüp sağlıklı bir karara bağlayabilecek mi? Yoksa Meclis’i yönetenler “torba yasa” usulünde kullanılan metotlarla, bir gece yarısı toplantısında hızla görüşüp oylayarak hedefe varmayı mı tercih edecek?



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları