Celal Üster

Tuvalet kâğıdına yazmak…

31 Aralık 2015 Perşembe

12 Mart döneminde Mamak’ta önceleri astsubay gazinosundan bozma 3 No’lu Cezaevi’nde kalmıştım. Bir süre sonra evden Facit daktilomu getirtme olanağı bulmuş, o daktiloyla ne çeviriler yapmıştım. Liam O’Flaherty’nin “Kıtlık” romanı, Harry Golombek’in satranç kitabı, Dee Brown’ın “Kalbimi Vatanıma Gömün”ü...
Bir köşeye çekilip yazı makineme gömüldüğümde, koğuşun penceresinden uçup gidiyor, çevirdiğim yazarların düşsel dünyalarında özgür yolculuklara çıkıyordum...

Büyük ‘lüks’
Bunun ne kadar büyük bir “lüks” olduğunu bir yıl kadar sonra 1 No’lu Cezaevi’ne aktarıldığımda anlayacaktım. Orada daktilo yasaktı, hatta maktilo bile yasaktı...
Oysa hapishanede bir şeyler yazmanın bir siyasal tutuklu için ne kadar karşı konulmaz bir istek, hatta gereksinim olduğunu, Mamak’ı boylamadan önce dışarıda çevirdiğim “Darağacından Notlar” kitabından biliyordum.

Direniş güncesi
Çek komünist Julius Fucik, 1942’de Prag’daki Nazi zindanına düştüğünde, birkaç gardiyanın hücresine gizlice getirdiği kâğıt parçalarına dayanılmaz koşullar altında yazmaktan vazgeçmemiş, ortaya “Darağacından Notlar” adlı o unutulmaz direniş güncesi çıkmıştı...
1980’li yıllarda edebiyat tarihçisi Atilla Özkırımlı’yla birlikte “Yazarları da Vururlar” adlı bir kitap hazırlamıştık. Adı, Horace McCoy’un “Atları da Vururlar” adlı romanından esinli...
Ferruh Doğan da bizi kırmamış, ustalıklı çizgileriyle anlamına anlam katmıştı kitabın...
O kitaba çevirdiklerim arasında, Kenyalı yazar Ngugi wa Thiong’o’nun “Tuvalet Kâğıdına Yazılmış Özgür Düşünceler” diye bir yazısı da vardı.

‘Yazmaya devam et!’
İlk romanını hapiste yazan Ngugi, “Son on aydır kendimi bütünüyle tuvalet kâğıdına yazmakta olduğum romanıma vermiş durumdayım!” diyordu. “Tuvalet kâğıdına yazmak! Artık biliyorum; kâğıt, kâğıdın her türlüsü, bir siyasal tutuklu için, hele benim gibi yazdıklarından dolayı içeri alınmış bir tutuklu için en değerli şey...”
Ngugi’nin yazısı, “Yüreğim coşku dolu. Saat yediden beri durmadan yazmakta olan elim güçsüz düştü. Ama ses ısrarlı: Yazmaya devam et!” diye son buluyordu.
Şimdilerde, 2015’ten 2016’ya geçmeye ramak kala, yalnızca Can Dündar ve Erdem Gül değil, pek çok tutuklu gazeteci, yazılarını bilgisayar ile, olmadı günü geçmiş bir daktilo ile yazma olanağından yoksun. Belli ki, haksız tutuklamalara bir de yazmayı kısıtlama cezası ekleniyor...

Peki, bugün Türkiye?
Mamak’taki daktilolar yasaklandığında, Türkiye’de askeri bir diktatörlük hüküm sürüyordu.
Fucik, güncesini kâğıt parçalarına gizli gizli yazmak zorunda kaldığında, Çekoslovakya Nazi diktatörlüğünün işgali altındaydı.
Ngugi, Nairobi’deki hapishanede romanını ancak tuvalet kâğıtlarına yazabildiğinde, Kenya’da Daniel arap Moi’nin tüm muhalefeti sindiren sivil diktatörlüğü vardı.
Peki, bugün Türkiye’de?..
Ben, Can’a ve Erdem’e, Ngugi’nin sözleriyle seslenmekle yetineyim: “Ama ses ısrarlı: Yazmaya devam et!”  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Irgat’ın Türküsü 14 Mayıs 2018
Kâr ve kapital 14 Nisan 2018