‘Ben İslâm’ım!.. İslâm benim!’

22 Şubat 2017 Çarşamba

İran’la şu ara yine “papaz olundu”. Yadırgamadık, hanidir alışığız çünkü bu ülkeyle böyle inişli-çıkışlı münasebete… Bir bakmışsınız İran baş tacı. Sonra bir de bakıyorsunuz İran yerin dibine geçirilmekte.

Bugünkü tablo aslında İslâm-içi güç ve nüfuz mücadelesinin bir tezahürü ve ezelden beri İslamiyet’in yayıldığı topraklarda karşımıza çıkar. Bu İslâm-içi mücadelede karşılıklı olarak en bilindik hamle de Müslüman rakibi “tekfir etmek”tir.

Tekfir, bir Müslümanı küfre, kâfirliğe, yani İslâm-dışılığa nispet etme, denk sayma ameliyesi… Haricîlerin ortaya çıkışından, dolayısıyla İslâmiyet’in erken dönemlerinden beri de karşımızda. Müslüman toplumu kendi kontrolünüze alma yolunda size rakip olanları devre dışı bırakmak için yaygın bir strateji bu.

Körfez ülkelerini ziyarete giden Cumhurbaşkanı’nın Bahreyn’de yaptığı konuşmada İran’a yönelik sözlerine bakınca da bir “tekfir” kokusu almamak neredeyse olanaksız. Zaten İran’ın tepkisi ve iki gündür gerilen ilişkiler de bu yönde düşünmeyi teşvik ediyor.

Erdoğan, İran’ı Irak ve Suriye ağırlıklı Ortadoğu politikasında “Pers milliyetçiliği” yapmakla itham etti. Ardından bir dizi kalemşör de tabiri yaygınlaştırma yolunda harekete geçtiler.

***

Hey gidi günler, gel de Erbakan Hoca’yı yâd etme!..

Tayyip Erdoğan’ın İstanbul İl Başkanlığı’ndan Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na yol tuttuğu Refah Partisi’nin genel başkanı olarak Necmettin Erbakan, iktidar şansı yakaladığı REFAHYOL hükümeti kurulur kurulmaz (28 Haziran 1996) ilk yurtdışı ziyaretini İran’a yapmıştı.

Tabii kıyamet de kopmuştu. Bir bakıma 28 Şubat (1997) darbesine giden yolda askere verilen ilk koz sayılmıştır bu.

O dönem durum böyleydi.

Ve İran, daha da öncesinden, 1980’lerden itibaren, şimdi “Pers milliyetçiliği” yaftasıyla onu adeta tekfirleyen İslamcı mahfillerin “mihrabı”ydı!..

O zamanlar, bırakın “Pers milliyetçiliği”ni, İran’ın Şiîliğinin dahi esamisi okunmuyordu. Bundan dem vuranlara, “İslâm devrimi”nden ve akabinde şekillenmiş “İran İslâm Cumhuriyeti”nden kamaşmış gözler eşliğinde parmaklar dudakların ortasına oturtularak sus işareti yapılıyordu!..

Bu ülkede İslâmî yayın patlaması da, İslâmcılığın güncellenerek iyice serpilip gelişmesi de 1980’lerden itibaren (iç-dinamik olarak “Türk-İslâm Sentezi”nin resmî ideoloji yapılması kadar) hiç mi hiç yabana atılmayacak bir dış-dinamik olarak İran devriminin coşkun dalgalarının sonucudur.

Tayyip Erdoğan’ların, Abdullah Gül’lerin ve aynı minval üzere diğer siyasal aktörlerin yükselişinin önü de bu süreçte açılmıştır.

***

Şimdi İran’ı “Pers milliyetçiliği” yapıyor diye tu kaka etmenin sebebi ise yukarıda da işaret edildiği üzere Suriye batağına İslâm-içi bölgesel nüfuz mücadelesi bağlamında saplanmış olmak.

Burada İslâm’ı kendi uhdesine almaya dönük hayatî bir “politik” ihtiyaç söz konusu tabii. O yüzden tıpkı IŞİD’i “DEAŞ”layıp İslâm-dışı kılma gayreti gibi, İran da “Pers milliyetçiliği” lafzıyla “tekfir” ve İslâm-dışı diye “tefrik” (ayırt) edilmeye çalışılıyor.

Bir yandan da İslâm bünyesinde basit, vasat ve geri tepmesi kuvvetle muhtemel bir “özcülük” pratiği bu. Yani, “Ben, ama yalnız ben İslâm’ı temsil ederim” demek…

Diğerleri, İslâm adına yanlış, bozuk, sapkın örnekler demek…

Fransa Kralı 14. Louis’nin meşhur “L’État, c’est moi” (“Devlet, benim!”) sözünden, siyasal çerçevede cuk oturacak bir esinlenmeyle söyleyecek olursak demek istiyorlar ki:

Ben, İslâm’ım… İslâm da benimdir… Ve benden başka İslâm yok!..

Korkarım çok kötü geri tepecektir. Rakipler, kendi “gerçek İslâm”larıyla misillemede bulunurken sizin tarihinizde-coğrafyanızda yürürlükteki İslâm anlayış ve pratiğinin içinde “tekfir”e vesile ne bid’atler (dine aykırı uydurmalar) sıralayacaktır, düşünmek dahi istemiyorum!..  


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları