Kork,korkut, ama asla yenilme!

Günümüz seyircisini korkutmak zor, çünkü gerçekler beyazperdedekilerden daha korkunç, daha can yakıcı... Yine de ölüm, yaşayanların en büyük korkusu. 21. yüzyılın hissizleşen ve vicdanını kaybeden toplumu da bundan muaf değil. Her kriz döneminde sinemaları kaplayan korku filmleri de işte buna işaret ediyor.

25 Ağustos 2008 Pazartesi, 06:34

Yönetmen George Romero’ya göre vicdanını yitirmiş toplumun evrimini durdurmanın yolu “Yaşayan Ölülerden” geçiyor. O sistemi ve dayattıklarını kanı, eti ve ölümü kullanarak eleştiriyor. Bunu da iyi yapıyor, hem de tam kırk yıldır...

Zombi kelimesinin menşei Batı Afrika. Anlamı yeniden canlanan ceset ya da diriltilen ölüler. Karayipler’deki Voodoo inanışına göre de bir yılan tanrının adı. Zaten dünya ilk defa olarak Voodoo büyücüleri sayesinde zombilerle tanışmış. Araştırmalar ve yazılı kaynaklar Voodoo büyücülerinin insanları zombileştirerek dini sınıfın kölesi yaptığından ve iktidarlarını bu şekilde koruduklarından bahsediyor. İşin doğaüstü çekiciliği bir yana tıbbi bir fenomen olarak zombilerin açıklaması yok, bunlar ya hurafe ya da hastalıklar sonucu zihinlerini kullanamayan insanların köleleştirilmesi.

Afrika’da büyü ile uyandırma ritüelleri ise günümüzde popüler mistisizmin en büyük ticari metaı. Zombilerin beyazperdeyle tanışması ise 1930’lu yıllarda gerçekleşiyor, ama onların korku kültlerinin kahramanı olması, yönetmen George A. Romero’nun 1968 yapımı “Night of the Living Dead-Yaşayan Ölülerin Gecesi” filmi ile başlıyor. Öldükten sonra dirilen ve insan etiyle beslenen zombiler korku sinemasında ilk başlarda farklı ve mesafeli bir yere kondu, daha sonra da klasik korku sinemasının vazgeçilmezleri arasına girdi. Romero’nun neden-sonuç ilişkisi kurmayan, yalnızca derin bir korku evreni yaratan filmleri birer klasik haline geldi. Korku sineması üzerinden sisteme ve kapitalist düzene çok sert eleştiriler yapan Romero, bağımsızlığını koruyarak Hollywood’un cadı kazanına mesafesini de korudu. Yeni filmi “Diary of the Dead-Ölülerin Günlüğü” de bu anlayışın hâlâ devam ettiğinin bir kanıtı.

Romero’nun kana ve ete susamış zombileri aslında amansız tüketim çılgınlığının radikal bir gösterimi. Yönetmen, filmlerinde yaşamak istemediği Amerika’yı konu alırken tüm dünyaya da “kapitalizm yaşayan ölüler yarattı” mesajını veriyor, hem de yıllardır... Biz de sinema tarihinin mihenk taşlarından 1968 yapımı, “Yaşayan Ölülerin Gecesi”ni kırkıncı yılında yeniden izledik. Sonra da Romero, zombiler ve korku sinemasına dair Türkiye’nin önde gelen sinema ve korku yazarı Giovanni Scognamillo, Bahçeşehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Kaya Özkaracalar ve “Okul” ve “Küçük Kıyamet” filmlerinin senaristi Doğu Yücel ile konuştuk. Önce korku yazarı Giovanni Scognamillo sorularımızı yanıtladı.

Korku filmi deyip geçmeyin...

Korku sinemasının ustası, zombi kültünün yaratıcısı muhalif yönetmen George Romero yaşayanların iktidarını ölülerle eleştiriyor. Onun filmlerinde yaşayan ölüler, sistemi, ırkçılığı, militarizmi ve kapitalist toplumun tüketim çılgınlığını kıyasıya eleştiriyor. Zombileri birer politik karakter… Romero’nun kült filmi “Yaşayan Ölülerin Gecesi” kırkıncı yılını kutlarken, korku toplumlarının derdini en iyi hâlâ korku filmleri anlatıyor…

Zombi filmlerinin başlangıcı yönetmen George Romero olarak anılıyor, ama beyazperdedeki ilk yaşayan ölü sanırım 1930’lu yıllarda göründü.

Giovanni Scognamillo: Sessiz Dönem’de zombiler yok. Diğer kült canavarlar Frankestein ve Nosferatu olarak Drakula. Mumya da bir Alman filminde hayat buluyor. Zombiler ise 1930’ların başında çıkıyor. Başlarda ilgi görmüyorlar, korkutucu olmasalar da iticiler. İnsanları en çaresiz bırakan yaratık unvanına da sahipler. İlk zombi filmi “Things Of The Zombi” ise Amerikan korku sineması adına önemli bir yapıt. Korku sineması tarihinde zombilerin yükselişi ise kuşku götürmez bir şekilde George Romero ile başlıyor.

- Cevabını bildiğimiz bir soru, ama Romero zombilere ne kattı?

Romero zombileri yalnızca kan ve et peşinde koşan yaşayan ölüler olarak kullanmadı. Onlara anlamlar yüklerken, günceli, siyaseti, politikayı ve muhalefeti kullandı.

- Zaten Romero’nun filmlerin bir başlangıcı, hazırlığı ve önbilgisi yok. Olay bir anda başlar ve korku yayılır. Bunun sinema dilindeki karşılığı nedir?

Romero’da kurgu nedensiz başlar, ama sorgulanmaz zaten merak da etmezsiniz. Olay vardır, gelişir ve büyür, devam eder. Öyküler çeşitlenir... Elbette Romero’nun başarısının ardında bağımsız film çekmesi ve sinema endüstrisinden uzak olması yatıyor. Yani o sistemi yanına yaklaştırmadı, hâlâ da öyle. Düşük maliyetlerle bu işi iyi başardı, ama Romero bir Roger Corman da değil. Yani, az parayla nasıl çok kazanılırın yaratıcısı, ustası Corman’a bu anlamda çok uzak.

- Ama 1978 yapımı “Dawn Of The Dead” 500 bin dolar maliyetle 55 milyon dolar hasılat yaptı.

İstisnalar kaideyi bozmaz. Romero “Dawn Of The Dead”in senaryosunu yazdı, yapımcı oldu, ama yönetmen olarak çekmedi.

 “Yaşayan Ölülerin Gecesi” ırkçılık, “Ölülerin Şafağı” tüketim toplumu, “Ölüler Günü” militarizm, “Ölüler Ülkesi” de 11 Eylül sonrası yabancı düşmanlığı üzerine.

Ülke sinemaları bazen anlatılarını doğrudan yapamayabilir. Romero da zombi filmlerinde verdiği mesajları normal dönemde geçen bir Hollywood filminde anlatamazdı. Onun için sinema bir propaganda aracıydı.. Mesela İtalya’da Spagetti Western döneminde komünist partiye üye yönetmenler çalışıyordu. Filmler, Spagetti Western’di, ama siyasal göndermelerle doluydular. Yani bu bir çeşit kodlamaydı. Bir keresinde ünlü İtalyan yönetmen Lizzani gelmişti, ben de ona “sen niye western çekiyorsun?” demiştim, o da “Anlatmak istediği hikaye baskı döneminde geçiyor, bu baskısının arkasında da kilise var. Bunu İtalya’da geçiyor gibi gösterirsem izin alamam, ama olay Meksika’da geçerken de aynı hikayeyi anlatır, Meksika kilisesine saldırırsam, sansür yemem, mesajımı da herkese veririm” dedi.

 Romero da Amerikan toplumunu zombi diye eleştiriyor.

Zombiler aç olamasalar da tüketiyor ve zombiliği bulaştırıyorlar. Aslında bu kurgu, tüketim uygarlığına ya da “tüketim uygarsızlığına” bir karşı duruş. Romero filmlerinde kendini güvene alanların iktidarını ve ölüme yakın olanların yaşadığı çaresizliği çok sert bir şekilde işliyor. O içinde yaşadığı, hatta yaşamak istemediği Amerika’yı hedef alıyor. Mesela zombilerin kafaları hiç çalışmıyor, zombiler birer metafor, yani o, toplumun kafasının hiç çalışmadığını söylemek istiyor. Kapitalizm yaşayan ölüler yarattı, biz onlarız. Bu davranış yüksek burjuvanın, kapitalist sınıfın genetiğine ait. Romero’nun amacı Amerika’yı eleştirmek, ama persfektifi tüm dünya.

Sinema politiktir, korkutsa da...

Zombileri yok etmek için başlarına, beyinlerine ateş etmek de çok önemli bir mesaj olmalı?

Evet, yani kalplerini değil, düşündüğü, daha doğrusu düşünemediği yeri öldürmek gerekiyor.

- Siz Romero’nun en çok hangi filmini seviyorsunuz?

Ben 1968 yapımı“Yaşayan Ölülerin Gecesi”ni seviyorum, hatta seninle görüşmeden önce onu yeniden izledim. Bu film bir anahtar, onun açtığı kapı artık kapanmıyor. Zaten Romero’nun diğer filmleri de bu sağlam temele eklenen küçük ayrıntılar. Romero bu tarzın yaratıcısı gibi görünüyor ve bir anlamda zombi sinemasını baskı altında tutuyor. Sinema günceli ve gerçeği yansıtır, bu günün Türk sineması neyi yansıtıyor diye sorduğunuzda ise pek çok şey havada kalıyor. Şunu unutmamak gerekir ki Recep İvedik ve Kurtlar Vadisi çok önemli birer gösterge. Zaten apolitik ülke sineması olmaz, sinema politiktir. Film çekmek ise sinema değildir. Zombi filmleri ise fantastik korku filmleri değil ürkütücü gerçek yansıtıcılardır.

Doğu Yücel (Senarist)

Korku sineması ülkemizde sadece seyirciyi korkutma, yerinden zıplatma ve gerilime ortak etme amacıyla yapılıyor. Oysa korku sineması ilk çıktığından beri siyasi ve düşünsel boyuta sahip. Bunun en belirgin örneklerinden olan zombi filmleri de insanların kapitalizm yüzünden tek tipleşmeye doğru gittiğini anlatır. Romero’nun çektiği ilk filmin son sahnesi ırkçılığa karşı yapılmış en etkili sahnelerden biridir. Zombi mitolojisinin eleştirel tabiatının son örneklerinden biri Joe Dante’nin “Masters of Horror” dizisi için çektiği “Homecoming” bölümüydü. Bu bölümde Irak’ta hayatını kaybeden Amerikalı askerler zombi olarak uyanıyorlar ve erken seçimlerde Bush’un rakibine oy verdikten sonra huzurlu bir şekilde hayata veda ediyorlardı. Bu Amerika’da epey ses getirdi. Romero’nun son filmi “Diary of the Dead” ise etrafımızı kuşatan kameralar, cep telefonları ve internet ile güç kazanan yeni dünya düzenini eleştiriyordu.

“Rosemary’nin Bebeği”, “The Shining”, “Nosferatu” ve “Exorcist” gibi korku başyapıtlarının da sosyolojik okumaları mevcut. Türk korku sineması ise daha çok dini motifler aracılığıyla insanları korkutmak gibi gereksiz bir yolda ilerliyor. Taylan Biraderler ile yaptığımız iki filmde de dini motiflerden uzak durduk ve iyi bir hikâye anlatmanın yanı sıra Türkiye’nin sorunlarına da kafa yorduk. “Okul” filminde sakat eğitim sistemi yüzünden istedikleri mesleği seçemeyen bir kuşağın hayatının nasıl bir korku filmine dönüşebileceğini anlattık. Hayalet aslında öğrencilerin kendileriyle ve sistemle çatışmasının bir ürünüydü. “Küçük Kıyamet” ise hayatımıza dahil etmekten korktuğumuz ölümle yüzleşmek ve yakınımızdaki deprem gerçeğini kabul etmemiz gerektiği hakkındaydı. “Mezarlık manzaralı yazlık villa” aslında ölümle burun buruna yaşayan Marmara halkının bir metaforuydu. Sinema iyi hikâyeler, renkli karakterler anlatmanın yanı sıra toplumları uyandıran ve uyaran bir sanat dalı. Popüler Türk sinemasının bu konuda daha anlam taşıyan yapıtlara ihtiyacı var.

Yrd. Doç. Dr. Kaya Özkaracalar (Bahçeşehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölüm Başkanı)

Korku sineması tarihi boyunca toplumsal, siyasal ve politik çağrışımları bünyesinde taşımıştır. İlk dönemlere, özellikle de vampir filmlerine baktığımızda en çok öne çıkarılan olgu cinselliktir. Bu filmlerin anlatım yapısı aile, din, devlet ve güvenlik güçleri üzerinden kurulan baskıya karşı da bir cevaptır. Korku olgusu kullanılarak düzene yönelik, bazen içerden bazen de dışarından gelen bir tehdidin bertarafı söz konusudur. Seyircinin kurulu düzene yönelik tehdidin tarafı olmasını sağlayacak örnekler de çoktur. Daha başka bir küme de cinsellik sularında değil, daha doğrudan, siyasi diyebileceğimiz sahalara yönelik göndermeler yapıyor. Bunlar arasında ise zombi filmleri çok büyük bir yer tutuyor. Zombi oluşum olarak Karaip kökenli bir halk inanışı, bunu vodoo bağlantısı ile sinemada işleyen ilk filmlerde zorlama da olsa sömürgecilik üzerine gidildiğini görüyoruz. Yıllar 1968’e geldiğinde ise George Romero’nun “Yaşayan Ölülerin Gecesi” işleri değiştiriyor, çünkü o sisteme zombileri ile saldırıyor, sinemasını sürekli güncelliyor. Çektiği az sayıda filmle, ırkçılığa, militarizme, dünyanın bir pazara dönmesi olgusuna ve Amerikan siyasetine ağır darbeler indiriyor. Hatta “Yaşayan Ölülerin Gecesi”nde siyahi bir karakterin haklı bir sebeple bir beyazı öldürdüğünü sahneye geliyor, bu sinema tarihinde bir ilktir. Bu zenci de filmin sonunda haksız yere bir grup beyaz zombi avcısı tarafından öldürülür. Yani onun filmleri pek çok sosyolojik okumaya açıktır, öyle de izlenmelidir. “Dawn of the dead” de ise sistemi “en sistemli” şekilde eleştirmiştir. Bu film, günümüzdeki Batı toplumlarının ve dünyadaki kapitalist toplumların eleştirisi olarak da görülebilir. Filmde küçük mutlu bir azınlık refahlarını korumak için her şeyi yaparlar, güvendedirler ve sefil zombiler şehrin varoşlarında yiyebilecekleri canlıların peşinden koşarlar. O filmde zombiler bilinçlenir, bu da zombi felsefesi içinde yeni bir dönemin başlangıcı sayılabilir. Aslında Romero 68 kuşağından, bunu filmlerinde de görmek mümkün.

Eğer bir Türk korku sinemasından bahsedebilirsek de o, depolitize duruşu ile farklı bir yerde. Türk korku filmleri de üç eğilime sahip, bir tanesi Hasan Karacadağ’ın dinsel motifli korkularla korkutma kaygısı taşıyan filmleri, Togan Gökbakar’ın “Gen” filmi gibi yerel ve dini öğeleri kullanamadan, daha evrensel bir temaya ulaşma amacını taşıyan az sayıda film ve bu ikisinin arasında Taylan Biraderler ve Doğu Yücel’in çektiği “Okul” ve “Küçük Kıyamet”. Bu son örnekler bu toprakla ait dünyasal dertleri, toplumsal sorunları anlatmaya tercih etmişlerdi. Belki keskin ve sivri üsluplara sahip değillerdi, ama bunu dert edinmişlerdi. Yani klişe kolej korkularından onları ayırmak gerekli. Mesela Küçük Kıyamet’te bir kadınla bekçinin ilginç bir diyaloğu var, bu benim için filmin kırılma anı; “Boşuna direnme abla, vaden doldu, ben vadesi dolanları gelip alıyorum, ev sahibini bekletmeyelim”. Ev sahibi de kendisini hiç bir zaman görmediğimiz, ama var olduğunu bildiğimiz biri. Elçisi üzerinden onu hissediyoruz. Bu filmin içinde kaderciliğin yanı sıra onu kabullenmeyen, ona boyun eğmeyen bir kadın figürü öne çıkıyor. Yani burada doğrudan olmasa da dolaylı yönden ciddi siyasi ve politik göndermeler mevcut.

Eğer “Ergenekon” olayı da ilerde sinemaya, özellikle de korku sinemasına yansır mı derseniz, cevabım bir kehanetten öteye gitmez belki, ama “Kurtlar Vadisi”nin bu amaca bir şekilde hizmet ettiğini düşünüyorum.