'Paçasına çamur sıçrayanları yazdım'

Seray Şahiner yeni öykü kitabı “Hepyek”te, çağın elifbası kitle iletişim araçlarının yaşama attığı formata, bireydeki etkilerini odağa alıyor. İlkel özümüzden, doğamızdan demli öykülerinde sahici muhabbetler eşliğinde, hayatın gelgitlerine maruz ama mağrur bireylerin kıssalı hisseli dünyalarına tanık ediyor. Seray Şahiner ile “Hepyek”i konuştuk.
Yayınlanma tarihi: 12 Haziran 2019 Çarşamba, 12:02

GAMZE AKDEMİR

[email protected]

PAÇASINA ÇAMUR SIÇRAYANLARI YAZDIM

- İlkel özümüzden, doğamızdan demli modern zaman masalları “Hepyek”teki öyküleriniz. Sadece ilk öykünüz “Feliçita” değil; diğer tüm öykülerinizde tepkiyen duygular da böylesi bir biçeme sahip ve sadık. Yaşama asılanlar, yaşamayı bekleyenler, ileri bir adım atmaya hazır ama tedirgin bireyler nasıl ses buluyor öykülerinizde?

- Hepyek, kahramanların kriz halindeki anlarına odaklandığım bir kitap oldu. Zorda kalınca daha kıvrak zekâlı oluyoruz. Bu mecburen geliştirilmiş bir refleks belki... Paçasına çamur sıçrayanları yazdım. Yine de yürümekten vaz geçmiyorlar.

Feliçita” adlı öyküde, yetimhaneden çıkmış iki arkadaş; kazanmak için değil, ölmemek için yaşıyor. Varmak için değil, duracak yerleri olmadığından az gidiyor uz gidiyor, dünyayı bir hane değil saçak altı olarak kullanıyorlar. Küçük numaralarla hayatta kalmanın, gülmenin, doymanın yollarını arıyorlar. Anı, günü kurtarmak için. Muhabbet edecek birini bulmak için.

O ‘İKİ GÖZÜM’ DEME HALİ ŞİFA VERİYOR!

- Öykü kişilerinizin hemen her biri bol gaileli toplumun bir hücresinin, bir yapıtaşının, katmanının sureti, figürü gibi. Babaanne, sokak çocukları, Romanlar, köylüler, kentliler, varsılları, yoksulları, delifişekleri, elini eteğini çekmek üzere veya ölmekte olanları...

- Biz, başrolün önde konuştuğu cümlelerin duyulduğu bir filmde fonda, “siz de aranızda bir şeyler konuşur” gibi yapın denmiş figüranlar değiliz. Gerçekten muhabbet ediyoruz. Bütün bu saydığınız, benim yazmaktan, birlikte yaşamaktan gurur duyduğum insanlar... Birbirimizle tanışmasak da hallerimizi tanıyoruz, derdimizden, gülüşümüzden biliyoruz. Bizim muhabbetimiz böyle, dillendirsek de dillendirmesek de...

Ben garsonluk yaparken bir arkadaş molalarda beni kenara çekip “Seray, ‘Titrek bir mum alevinin havaya bıraktığı bulanık bir is, ve göz gözü görmez bir sis değildik biz’i okusana” derdi. Benden istek yaparken kendi söylüyor aslında. Ama birinden daha duymak istiyor. Biz’iz.

Kimsenin de bizi bilimle anladığı, felsefeyle anladığı ve tarihle yargıladığı yok. Bir tek restoranın hareketlerimizi denetleyen kamerası var. Ama birbirimizi anladığımızı bilmekte yatan gizli bir “iki gözüm” deme hali var, o şifa veriyor.

İLETİŞİM ARAÇLARINI ODAĞA ALDIM

- “Hepyek”te iletişim eksikliğinin sonuçlarına vurgu yapıyorsunuz. Bu eksikliği merkezde nasıl irdelediniz?

- Her öyküde bir iletişim aracını odağa aldım. Kuşaklar arası iletişim yöntemi olan masallardan, kendimizle iletişimimiz olan rüyalara, lisandan müziğe; televizyona, gazeteye, internete; kitle iletişim araçlarına... Benim için en kuvvetli iletişim yolu olan muhabbetle bitirdim.

Marshall McLuhan’ın “araç mesajdır” kuramı çerçevesinde düşündüm. Bir veriyi hangi iletişim aracından aldığımız o verinin içeriğini ve onu alımlama biçimimizi de etkiliyor. Artık iletişim araçlarını birbirimizle iletişim kurmak için kullanmaktan ziyade, bizzat o iletişim aracı ile muhatap olduğumuz bir yerin sınırlarındayız. Sosyal ortamlarda bile tek başına oturup telefonumuzla oyalanıyoruz. Biraz bunu da tartıştığım bir kitap Hepyek.

- “Sarı Işık”... Zzz... Floresan’ın o metalik sesi, soğuk, beyaz ışığı; bitmişliğin, tükenişin, yılgınlığın, üstünkörü, nüanslardan kopuk, kalakalmış yaşamaların emaresi gibi. Ah yaşamadıklarım dedirten, içi, derinleri çözümleyen Freudyen bir tornavida! Okurları faniliğin doğasıyla nasıl yüz yüze getiriyor ve/veya yüzleştiriyorsunuz bu öykünüzde?

- “Sarı Işık”taki Türkan, tutumludan ziyade nekes diye adlandırabileceğimiz bir ailenin içinde kalabalık olmaya çalışan bir kadın. Zamanında kocası, sarı ampul çok elektrik yazıyor diyerek ışığı floresan ampulle değiştirmiş. Karısına ilgisi, bu floresan ampulün soğuk ışığından daha parlak değil.

Öykünün başladığı yerde, Türkan yoğun bakımdaki kocasının refakatçisi olarak hastanenin floresan ışığı altında beklerken, bu kez destek versin diye telefonla aradığı kızı, “kapatalım anne, çok yazmasın” diyor. Türkan, çok yazmasın ve çok yakmasınlar arasında sıkışıp, tek başına kalacağı bir hayata yaklaşırken, toplum normlarına omuz silkip kendi formülünü buluyor.

Türkan, kocası ölürse ev kirasını ödeyemeyip sokağa atılırken adam 30 bin liralık mezarda zenginler gibi yatacak. Oysa 30 bin lirası olsa, Türkan bir buçuk iki yıl, kirasını da ödeyerek hayatını idame ettirebilir... Zaten “Hepyek”teki öykülerde genel olarak izlek, o zor anlarda beyinde yanan ampuller üzerine...

MİZAHLA, KEDERİ KAHRA DÖNÜŞMEKTEN ALIKOYMAYA ÇALIŞTIM

- “Çok Afedersin”... Geçim dertli hayatların Roman hali, tam bir Düttürü Dünya hali... Neşesi ana yemek, kaygısı meze, hırgürü tuz biber hayatların takdimi... Metaforik, kıssalı hisseli bir düş, düşün dünya. Böyle düşündüm. Ne der yazarı?

- Mücadele yöntemi neşe olan insanı kimse kolay kolay yenemez. “Çok Afedersin”, zaten çalışarak hak ettikleri verilmeyince; istediğine bir küçük, esprili numarayla ulaşanların hikayesi. Kederli bir tebessümü var. Bu öyküde murat ettiğim mizahla, kahramanlarımın kederini kahra dönüşmekten alıkoymaya çalıştım.

SAİT FAİK’İN ‘DÖRT ZAİT’İNE SAYGI DURUŞU

- Sait Faik’e ve insanlarına selâm ettiğiniz “Bulyon”da, Galata’dan başlayıp Karaköy’e doğru yürüyoruz kahramanınız Ceylan’a çaktırmadan ve aklımızda tek bir soru; “Fotoğrafımı çekebilir misiniz?” Okuma boyu mahşeri kalabalıktaki binbir tiplemeyi kimi yavaş çekime alan nasıl bir yürüyüş bu?

- Ceylan, yaşamaktan ziyade fotoğraflayıp yaşandığını ispat etmeye çalıştığı hayatını donmuş kareler halinde istiflerken planı, hayat akıp gidiyor izlenimi vermek. Sait Faik’in “Dört Zait” adlı öyküsüne mahcup bir saygı duruşu olarak yazdığım bir öykü.

Abasıyanık, o öyküde, sokakta yürürken kimden kibrit isteyeceğinizi, kime saat sorarsanız cevap alacağınızı anlarsınız der. Ceylan’da bu kabiliyet, kime “pardon bir fotoğrafımı çeker misiniz?” diyeceğini tahlil etmek üzere gelişmiş. O fotoğraf ille çekilip paylaşılacak, Ceylan’ın ne kadar güzel bir hayatı olduğunu herkes görecek! Selfi’ye de gönül indirmiyor çünkü diyor ki: “Selfi beni yalnız gösteriyor.”

TÖKEZLEMEK BAZEN İYİDİR!

- Öykülerinizde panik atak geçiren de var, tedbirin gözüne vuran da, bir koşturmaca halinde yer yer beliren dobra dilde aktarılan mizahi, kimi absürt kimi tekinsiz tökezlemelerden nasibini alan da...

- Tökezlemek bazen iyidir. Düşüğümüzde ayağa kalkarkenki duruşumuzla bir koşuda başlangıç çizgisindeki duruşumuz aynı. Belki de bu yüzden “Hepyek”te hep kriz anlarını aldım. Çünkü orada inatla birleşen bir umut var. İçinde bulundukları zor durumları, yanındakine moral vermek için “İlerde bunları gülerek anlatıcaz” diyen, mizahı şifa niyetine vadeden insanlar var. Bu kitapta da ana karakter olarak genelde onlara yer verdim.

- Yüzleşmeye devam edeceğiz. Elbet bize de Hepyek gelir. Umudumuzu yitirmeyiz. Cesur insanlarız biz öykü kişileriniz. Böyle diyerek bitirirse bu söyleşiyi yapan, hepyek umuduyla ne diyerek bitirir söyleşiyi yaptığı yazar?

- Kimi zaman tavla koltuğumuzun altına verilse de onu taşımak, oyuna tekrar oturma ümididir. O, hayata oyunla devam etme duygusunun, kimi zaman koltuk altında çoğu zaman başımızın üstünde yeri var.

Hepyek / Seray Şahiner / Everest Yayınları / 164 s.

A+ A-