A+ A-

Bir rüyaperest olarak Galeano

“Helena'nın Rüyaları”, hayal kurarken ne kadar bilinçli olduğumuzu ve az da olsa planlarımızla beslediğimiz hayalin peşinde gitme olasılığımız olduğunu düşündürürken, rüyaşarımız asla gerçekleşmeyecek oplsa da, yine de aynı rüyayı tekrar görme uğruna sonsuz kez uykuya dalınabileceğini gösteren öykülere sahne oluyor Yankı Enki'nin yazısı...
Paylaş
instela'da paylaş
Yayınlanma tarihi: 26 Kasım 2014 Çarşamba, 13:13

[Haber görseli]Bir rüyaperest olarak Galeano

Pam Muñoz Ryan, Hayalperest adlı kitabında Güney Amerika’nın kendine özgü entelektüellerinden biri olan Pablo Neruda’nın hayatını anlatıyordu bize. Düşlerin peşinden gitmenin ne demek olduğunu bu büyük şairin çocukluğundan kesitlerle birlikte gösteriyordu. Hayalperest, siyasi ve edebi göndermeleriyle fazlasıyla olgun bir kitaptı, ancak aynı zamanda her yaştan okurun kitaplığında yer almaya değer bir eserdi. Genç bir okur için romantik, yetişkin bir okur için nostaljikti. Türkçede birçok okuru olan ve özellikle Aynalar, Kucaklaşmanın Kitabı, Ve Günler Yürümeye Başladı, Biz Hayır Diyoruz gibi içeriği zengin ve renkli eserleriyle tanıdığımız Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun Helena’nın Rüyaları adlı kitabı da, tıpkı az önce bahsettiğimiz Hayalperest gibi okur yelpazesi geniş bir Güney Amerika eseri. Galeano’nun “az ama öz” diyebileceğimiz metinlerine Isidro Ferrer’in düşsel desenleri eşlik ediyor.

Ne var ki bu kitap, hayal ve rüya arasındaki farkı da ortaya çıkaran bir içeriğe sahip; deyim yerindeyse hayalperest değil, “rüyaperest” bir kitap. Son zamanlarda görmeye alıştığımız, bir düşün içinde yaşayıp yaşamadığımızı sorgulayan kitaplardan biri değil. Daha ziyade, rüyalarımızın edebi tarafını öne çıkaran, ne kadar yaratıcı bir kurgunun mimarı –yoksa esiri mi demeli?– olduğumuzu da hatırlatan bir kitap. Helena’nın Rüyaları, hayal kurarken ne kadar bilinçli olduğumuzu ve az da olsa planlarımızla beslediğimiz hayalin peşinde gitme olasılığımız olduğunu düşündürürken, rüyalarımız asla gerçekleşemeyecek olsa da, yine de aynı rüyayı tekrar görme uğruna sonsuz kez uykuya dalınabileceğini gösteren öykülere sahne oluyor. Başka bir deyişle rüyaya davet ediyor Galeano. Helena’nın bu kitapta yer alan birçok rüyası, yine rüyaların ta kendisini konu ediniyor. Bu bağlamda bazı öyküler Poe’nun ünlü “düş içinde düş” deyişini hatırlatıyor bize. Ancak Poe’nun kastettiğinden farklı olarak, rüyalar gerçekliğin yerine geçmiyor burada. Sadece şuna ikna ediyor bizi Galeano: Hakikat, rüyalara sızabilir.

Tam bu noktada Isidro Ferrer’in görsel çalışmalarının metni nasıl beslediğinin de altını çizmek gerekiyor. İlk bakışta basit çizgilerden oluşan desenler gibi görünseler de, Ferrer’in zihninin de Galeano’dan çok farklı çalışmadığı, onun da aynı rüyalara davetiye çıkardığı açık. Bu rüya davetiyesi, metinden ayrı bir çizgide ilerlemeye çalışan, bağımsız bir sembolizmin belirdiği görsellerde ortaya çıkamazdı. Yazar ve çizer de öyle düşünmüş olacak ki, sadece eşlik eden, ama yine de metni zenginleştirmeyi başarabilen resimlere yer verilmiş. Diğer yandan bazı resimlerin yer yer metinden rol çaldığını ve okurun gözünü aldığını belirtmekte fayda var.

O HELENA BU HELENA

Yazarın diğer kitaplarını okumuş olan okurların gözünden kaçmayacak bir ayrıntı vardır o eserlerde. Galeano, kitaplarını hep Helena’ya ithaf eder. Helena’nın Rüyaları, adından da anlaşılacağı gibi, işte o Helena’nın, yani Galeano’nun eşi Helena Villagra’nın rüyalarından hareketle yazılmış metinlerin bir araya geldiği bir derleme. Elbette diğer kitapları gibi bunu da Helena’ya ithaf ediyor Galeano. Helena için, “Sanki geceleri sinemaya gider ve her seferinde yeni bir rüya onu beklemektedir,” diyor bu kitabın girişinde. Bu eser, Galeano’nun yeni bir kitabı gibi değerlendirsek de, aslında bir tanesi haricinde daha önce karşımıza çıkan öykülerden oluşuyor.

Örneğin, Helena’nın kendisini bir uçak olarak gördüğü, bir yönü olmadan uçtuğu ve sonunda havaalanında uyandığı rüya; yine Helena’nın uyuyormuş gibi yapıp yatağından kaçtığı, gece olduğunda aya ve yıldızlara ne olduğunu görmek istediğini öğrendiğimiz küçük hikâye; Helena’nın köpeği Pepa’nın, öldükten sonra Helena’ya telefon edip, onu gömdükleri için öfkeli olduğunu ilettiği rüya… Bu üç öyküyü de daha önce Galeano’nun Zamanın Ağızları adlı kitabında okumuştuk. Ya da Helena’nın, havaalanında yastıklarıyla birlikte sıraya girmiş yolcuların bir makineden geçtiği ve bu makinenin düzene zarar verebilecek rüyaları tespit edebildiğine dair rüyasıyla Aynalar adlı kitapta karşılaşmıştık. “Ölümün Üzerindeki Pencere” başlıklı iki kısa rüya metnini de Yürüyen Kelimeler’de okumuştuk.

İlk defa bu kitapta karşılaştığımız tek öyküyse, “Yolculuk Eden Ev” adını taşıyor. Galeano ve Helena’nın terk etmek zorunda kaldıkları ve ayrılmaya kalktıklarında, Helena’nın bir iple çekip yanında götürmeye çalıştığı tekerlekli evin düşsel öyküsü bu. Geriye kalan öykülere de Kucaklaşmanın Kitabı ve Yaratılış/ Ateş Anıları adlı kitaplarda rastlamak mümkün.

“SENDEN KAÇAN KELİMELER, SENİ NEREDE BEKLER?”

O kadar çok şey üzerine yazdı ki Galeano: İsa ve Meryem’den Muhammed’e, Churchill’den Kleopatra’ya, Haçlı seferlerinden şekerin keşfine, Leonardo da Vinci’den İbn-i Sina’ya, gölgeden maskeye, kokainden asansöre, çataldan çaya, müzikten modaya, Çin’den Amerika’ya, tangodan caza kadar uzanan ve ölmeyen, edebi olduğu gibi ebedi de de olacak bir bellek oluşturdu bugüne kadar. Kitaplarında geçmişle bugünü bir noktada birleştirdi, uzak olanla yakın olanı eşit mesafede buluşturdu. Tanıdık olanla yabancı olanın yerlerini değiştirdi. Efsanelerin daha hakiki, hakikatin fazlasıyla efsanevi olduğunu gösterdi. Aynı zamanda bir gazeteciydi. Gazetelerden alıntı yaptı gerektiğinde, ama kadim, bilge öyküleri de taşıdı kendi manşetine. Tıpkı Helena’nın Rüyaları’nın iç kapağındaki akrebi ve yelkovanı olmayan saatin bize hatırlattığı gibi, tüm zaman ve mekânları aynı anda kapsayan eserlerin yaratıcısı oldu Galeano.

Bir keresinde, “Ben hatırlama takıntısı olan bir insanım,” demişti. O kadar çok meseleye girip çıkan bir entelektüel ki, insan onun bahsetmediği, üzerine yazmadığı en ufak bir konu kaldı mı diye merak ediyor. Bu gerçekten bir takıntı mı yoksa bir lütuf mu? İnsanı, dünyayı, sanatı, edebiyatı ve tarihi hatırlama takıntısının en sonunda bizatihi dev bir ansiklopediye dönüştürdüğü Galeano’dan kaçan bir kelime oldu mu bugüne kadar? Yürüyen Kelimeler’de şöyle yazmıştı zamanında: “Kalmak istemeyen kelimelerin toplandığı bir yer olabilir mi? Bir kayıp kelimeler krallığı? Senden kaçan kelimeler, seni nerede bekler?” Görünen o ki bu tuhaf yazardan kaçan bir kelime olmadı neredeyse, ancak bir kelime var ki en çok ona sahip çıktı Galeano; her kitabının girişinde anmadan edemediği kelime, bu kitabın ayrıca derlenmesine neden olan kelime: Helena. Onun rüyaları, Galeano’nun ve artık bizim gerçeklerimiz oldu bu kitapla.

Helena'nın Rüyaları/ Eduardo Galeano/ Çeviren: Altuğ Akın/ Delidolu Yayınları/ 64 s.

Comment disclaimer