A+ A-

Kendini öyküleştiren yazar: Demir Özlü

Demir Özlü "İşte Senin Hayatın" isimli anlatısında, bir başkası gibi hikâyeleştirdiği kendisine adeta dışarıdan bakıyor. İstanbul, İzmir, Paris ve Stockholm'de gezinen Özlü, biriktirdiklerini bizimle buluşturuyor.
Yayınlanma tarihi: 03 Şubat 2015 Salı, 14:20

[Haber görseli]Demir Özlü'den "İşte Senin Hayatın"

Kendini öyküleştiren yazar

Biz yeniyetmelerle önceki dönemler arasında kimi zaman şiddetlenen kimi zaman da gizliden yürüyen anlamama-anlaşılamama "kavgası" var. Uzmanların deyişiyle kuşak çatışması. Bizden evvelki kuşak, kendisinin dinlenmediğini ya da dikkate alınmadığını, bizimkisi ise yeterince önemsenmediğini savunuyor. Bu, aile de dahil tüm sosyal ortamlarda böyle. Yeter ki iki grup birbirine rastlasın, çoğunlukla kılıçlar çekiliveriyor. Söz konusu gerilim edebiyata da yansımış durumda. 

Tecrübe sahibi yazarlar yeni kuşağı çoğunlukla beğenmiyor, yenileri de kendinden öncekilerin zamanı kavrayamadığından ve döneme ayak uyduramadığından dem vuruyor. İşin doğasının gereği bu. Yoksa "bizim zamanımızda" ifadesiyle başlayan cümleler var olabilir miydi?

Unuttuğumuz şey, zaman yürüyor ve iyi kötü birçok anı ve yaşanmışlık birikiyor. Kimisi kitaplaşıyor, kimi kenarda köşede kalıyor. "Anlatınca yitip gider" tezine inat, kâğıda geçirilince yaşanmışlıkların hepsi kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Demir Özlü'nün İşte Senin Hayatın kitabına biraz da bu gözle bakmalı.

"SENİ ÇEVRELEYEN DÜNYA ARTIK YOK"

İstanbul'dan İzmir'e, sonra tekrar İstanbul'a oradan Paris ve Stockholm'e uzanan yaşamında Demir Özlü'nün büyüttüğü epey anı var. Üstelik 1950 Kuşağı yazarlarından olan Özlü, o tarihlerden bugünlere değişen bireyi ve dünyayı kitaplarında işlemiş biri.

Özlü'nün tüm yaşamını şekillendiren zorunlu göç ve onun yarattığı hüzün, öbürlerinin yanı sıra İşte Senin Hayatın'da da öne çıkıyor. Yazar adeta "bunu yaşayan bilir" dercesine anlatıyor ve içindeki yazarla kendine dışarıdan bakıyor.

Özlü'nün bu bakışı ilkin, gitmenin hazzıyla zorunluluğu arasındaki çelişkiye yoğunlaşıyor. Belki de bu yüzden sayfalarda çocukluğunun ve gençliğinin kenti İstanbul'a dair bir sürü cümle bulmak mümkün.
İnsan gibi hiçbir kent de aynı kalmıyor; hafızadaki dışında. Orası en dokunulmaz bölge: "Sanıyordun ki geçmiş sana dönecekti. Oysa sana dönecek hiçbir şey yoktu artık; bu tenhalık, bu terk edilmişlikten başka. Kent belirsiz bir değişim içinde yüzerken sen de bir yerde bırakılmıştın. Yeni yetişen kuşaklarla da bir iletişimin olmayacaktı. Çünkü onlar bunu bilecekti; seni çevreleyen dünyayı değil. O dünya yok artık."

"Kimsenin gururlanmaya hakkının bulunmadığı" bir yeryüzünde ilkgençlik yıllarını deviren Özlü'nün içinde yavaş yavaş oluşan boşluğu yaratan şey o yıllara denk düşen gidişler. İstanbul'dan İzmir'e yolculuk, onun hem alıştığı ortamdan kopuşu hem de yeni bir hayata başlaması demekti. Değişen dünya, değişen kent ve başkalaşan bir genç. Yatılı okulun kısıtlayıcılığını kıran, hafta sonları yaptığı şehir turları belki de bu başkalaşmanın adını koyabildiği yegâne eylem.

İzmir'den Paris'e yollanışı, ona bir başka gerçeği gösteriyor: İnsanı hiçbir şeyden mahrum bırakmayan bu kent, aynı zamanda "imgenin gerçek olandan daha etkili olduğunu anlatıyor." Belki bu teşhisi koymasında Paris'te aldığı sosyoloji derslerinin etkisi vardır. Yeryüzünün çağrılarını okuyup anlamlandırmasında ve İstanbul'a dönüşünde koltuğunun altına sıkıştırdığı büyük deneyim de yine oradaki sosyolojik gözlemle açıklanabilir muhtemelen. Özlü'nün İstanbul'la, İzmir'le ve Paris'le ilgili anlattıkları; gidişler, yalnızlık ve iç-gücünü keşfi, yaklaşan büyük yolculuğa hazırlık gibi.

VER ELİNİ STOCKHOLM

Her yolculuk, istensin veya zorunlu olsun bir sürüklenişe denk geliyor. Aradaki ayrımı belirleyen, gidilen yerde üstünüze gelen özlemin be önünde sonunda benliği yoklayan bir başınalığın şiddeti. Buram buram tarih kokan Stockholm'e ayak bastığı günden oraya "alıştığı" vakte dek Özlü'yü huzursuz eden bu iki düşünce, onun yazmasını; olan biteni yazarak tartmasını sağlıyor.

"Anabildiği şeylerle baş başa kalmasına" olanak veren Stockholm'de bunun zenginliğini duyumsarken o iki duygu hep bir yerlerde gizleniyor. Böylece iç-gücünü bir kez daha keşfediyor: Yaşamındaki tüm eksikliklere rağmen o iç-güç ayakta ve boşluklara ağır ağır sızıyor. Bahsettiği iç-gücün, Özlü'nün anlattıklarının oluşumunda payı büyük. Adeta yaşamın tekdüzeliğini alıp götüren anlatının varlığının İşte Senin Hayatın'a da can verdiği ortada. Stockholm de bunun nefes almasını sağlaması nedeniyle ayrı bir yere sahip.

Sürgünlüğün yarattığı hüzünden türeyen ne varsa; buna anlatı, öykü ya da roman da dahil, Austrias'ın dediği gibi "senin olmayan bir gökyüzü"nün altında bulunmanın bütün ağırlığını hissettiği anlaşılıyor Özlü'nün.

İşte Senin Hayatın'ı okurken bir novellada gezinir gibiyiz. İçinden kentler, caddeler, sokaklar, yakın tarih ve insanlar geçen kitapta, son derece uygun dozdaki hüzün bir kenara not edilmeli, kendi hayatını öyküleştiren Demir Özlü'nün güçlü anlatımı da.

[email protected]

İşte Senin Hayatın/ Demir Özlü/ Yapı Kredi Yayınları/ 80 s.

[Haber görseli]

Comment disclaimer