Zeliha Berksoy: 'Çakıldık daha aşağısı yok'

'Sanat Yemekte Yenir mi?' oyunu için bir araya geldiğimiz Türk tiyatrosunun önemli ismi Zeliha Berksoy'dan ülkemizin geldiği nokta için çarpıcı bir tespit geldi... "Her konuda o kadar büyük bir boşluk yaratıldı ve bu boşluğa öyle bir yuvarlanma var ki. Herhalde diyorum bir yerden sonra bu geri dönecek, artık karanlığa daha fazla gidilemez. Çakıldık daha aşağısı yok, dibe vurduk... Şimdi artık yavaş yavaş göğe bakmamız, yukarı çıkmamız lazım..."
Yayınlanma tarihi: 13 Mayıs 2019 Pazartesi, 16:58

[Haber görseli]Türk tiyatrosunun 3 çınarını bir araya getiren 'Sanat Yemekte Yenir Mi?' oyununu sahneleyen Zeliha Berksoy, Deniz Gökçer ve Burçin Oraloğlu ile Dada Kabare'de bir araya geldik... Birbirinden değerli bu üç isimle başta yeni oyunları olmak üzere, Türkiye'de sanattan, sosyal ve kültürel hayata kadar birbirinden önemli konuları konuştuk. Lafı fazla uzatmadan ülkenin içinde bulunduğu sanat ortamı başta olmak üzere çarpıcı örneklerle ülkemizin fotoğrafını çeken Berksoy, Oraloğlu ve Gökçer ile yaptığımız keyifli röportaja geçelim...

Oyunun genel değerlendirmesiyle başlasak...

Zeliha Berksoy: Oyun isminden de belli... 'Sanat Yemekte Yenir Mi?' diye iki türlü soru açıyor. Birincisi 40. evlilik yıl dönümü sofrasında bir sanat tartışmasına giriliyor. Hem de artık sanata restaurantların tercih edildiği bir mecaz da var.

Gerçekten uzun yıllar, çok farklı bir tiyatro seyircisi vardı İstanbul'da... Her gece hemen hemen hepsi dolan tiyatrolar vardı Beyoğlu'nda... Bayramlarda tiyatroda daha çok oyun oynardık, yılbaşı gecesi tiyatroya gelinirdi. Seyirciler yeni yılı bizle kutladıkları için bir teşekkür olarak gecenin sonunda çekiliş yapılırdı.

Sonra her şey o kadar değişti ki... Birden bire 85'ler-90'larda bir restaurant sosyetesi çıktı ortaya. İnsanlara birbirlerini restaurantlarda görüp, orada ilişki kurmak daha cazip geldiği için kültür de değişti. Beyoğlu'ndaki tiyatroların yavaş yavaş yok edilmesi de çok etkili oldu. Bu da var... 'Sanat Yemekte Yenir Mi?' burada başlıyor.

İşte o kurguyu yazarımız Selin Atasoy'la konuşmaya, tartışmaya başladık. Tartışarak istediğimiz konsepte karar verdik ve o da entrikayı hazırladı. Selin Atasoy güzel, şakacı kalemiyle tüm bunları bütünleştirdi ve oyun ortaya çıktı. Yeni kuşaklar içinde tartışılması meselesi var, düşünce açısından çok büyük farklılıklar var. Her şeye ulaşabildikten sonra tiyatro sanatının daha özgün, derinlikli hali ne kadar ilgi çekiyor gibi sorular var. Yeni kuşakla özgün tiyatro, felsefi, tarihsel, sosyolojik tiyatro edebiyatı arasında gidip gelmeler var tekste. Tatlı tartışmalar var.

[Haber görseli]Deniz Hanım, oyuna gelen ilk tepkiler nasıl oldu?

Deniz Gökçer: O kadar güzel tepkiler aldık ki, çok hoşuma gidiyor. Umduğumuzun fevkinde çok güzel geri dönüşler aldık. Afife Jale Jürisi'nde olduğum için şu sıralar çok fazla oyun izliyorum. 'İstanbul'da tiyatro sayısı neden bu kadar az?' diye sorduğumuz günleri hatırlıyorum. Şimdi yığınla tiyatro var. Taktir ettiğim şu dizilerde her türlü rolü oynayan kişiler zor şartlarda tiyatro açıyor. Ama üzüldüğüm şu var. Sayı çok arttı da kalitenin artışı biraz öyle olmadı. Gayet yetenekli çocuklar izliyorum; ama bu çocukların ne dediğini anlamıyorum. Sadece ben değil arkadaşlarım da aynı fikirde. Bence doğallık sorunu var. Rolün gerektirdiği doğallık yerine 'dimi'ler 'gelcem, gitçem'ler ortaya çıktı. Bakıyorsunuz bu tiyatrolarda 'diksiyon dersi verilir' diyorlar; ama onların ne söylediği anlaşılmıyor. Biz oyunda bu konuyu da irdeledik, biraz onun da tartışması var. Bizim ekipte de gençler ve bizim aramızda, oyunumuzdaki gibi tartışmalar oluyor. Bunların altını çizmemiz benim çok hoşuma gidiyor. Tepkiler de çok olumlu geliyor. Türkçe'yi kaybetmeye başladık, bu oyun çok isabetli oldu diye düşünüyorum.

Konuşma üslupları da değişti değil mi?

Deniz Gökçer: Tamamen değişti, hep aynı şeyleri söylüyoruz belki... Entellektüeli de yeni yetişeni de dili aynı şekilde kullanıyor ve ne dedikleri anlaşılmıyor. Kullandıkları 'dahi' kelimesini bazen 'dahil mi dediler acaba' diye düşünüyorum. Yahut fısıltıyla konuşuyor oyunda, gerçek fısıltıyla! Sahnede senin ne dediğini anlamamız lazım, sahnede artikülasyon çok önemli. Fısıltıyla konuşursan seyircinin anlamasına imkan yok. Bu doğallık değil, buna çok üzülüyorum. Antik bir oyun oynarken konuşman başkadır, güncel bir oyun oynarken başkadır. Ama her ikisinin de çok iyi anlaşılması lazım. Bu şart.

Acaba alttan eğitmen mi yetişmiyor?

Deniz Gökçer: Sanırım eğitmen yetişmiyor. Eski eğitmenlerle yetişenler farklı, yeniler farklı. Az önce bahsettim oraya 'diksiyon dersi verilir' yazmışlar. Bu çocuk Türkçe'yi yanlış konuşuyor, nasıl diksiyon dersi verecek? O zaman yeni yetişen de öyle yetişiyor. Televizyonda spikerler de çoğunlukla yanlış konuştuğu için, yeni yetişenler de o yanlışı görüyor. Belki artık o doğru sayılacak, bilemiyorum; ama ben bunu anlamakta çok zorluk çekiyorum. Bunun tartışmasını da sahnede yapıyoruz.

[Haber görseli]DOĞAL OYUNCULUK ÇOK FARKLI BİR ŞEY...

Zeliha Berksoy: Doğallığa sokak ağzı denirdi eskiden. Ne rolüne, ne dönemine göre... Oyunun bir tarzı var, tarihselliği var birçok özelliği var; ama o kendisine göre büfede otururken arkadaşlarıyla konuştuğu gibi konuşuyor sahnede ve buna doğallık diyor. Doğallık o kadar kolay bir şey değil. Doğal oyunculuk çok farklı bir şey.

Deniz Gökçer: Ayrıca sen istediğin kadar doğal ol, seyircinin seni anlaması lazım, aksi durumda ne değeri var! Kesinlikle söylediğin anlaşılacak. Köylü ağzıyla da konuşsan, diyalektik de yapsan o anlaşılacak.

BİZ AYDINLANMAYI MAALESEF SÜRDÜREMEDİK

Burçin Bey, oyunda espriler genelde Kerem karekterinden geliyor, sizden dinlesek oyunu ve canlandırdığınız komik karakteri?

Burçin Oraloğlu: Kerem bir komedi karakteri... Gerçekle de örtüşen belli bir yaş dönemindeki üst düzey eğitimli biri olmasına rağmen, artıları eksileri olan bir karakter. Komedi dediğiniz zaman da bu çelişkilerin ortaya çıkmasından, hatta sınıfsal çatışmaların ortaya çıkmasından en güzel komediler çıkar.

Hocaların söylediği çok önemli bir şey var. Bir ulusu ayakta tutan harç dilidir. Yani bir ulusun ekonomisini, güvenliğini, savunmasını zayıflatırsınız, diplomasisini, siyasetini zayıflatırsınız. Bunların çözümü var; ama dil giderse ulus gider. Biz aydınlanmayı maalesef sürdüremedik, daha ışıklı ortamlara taşıyamadık Türkiye'yi... Nasıl ekonomide resesyon, kriz diyorlar. Aydınlanmada da böyle bir duraklama hatta gerileme içerisindeyiz. Buna sosyo ekonomi olarak baksanız da böyle, kültürel olarak da baksanız maalesef böyle...

İşte duyuyorsunuz senelerden beri bale ayaklar altına alınıyor, tiyatroya ne gerek var deniyor. Sanatın içine tükürülüyor, bu mesleği yapan insanlar kadınıyla erkeğiyle beraber aşağılanıyor. Ülkemizde çok önemli iki kurum var biri devlet tiyatrosu diğeri şehir tiyatrosu bunlar ödenekli tiyatrolar... Zamanında siyasi erk bu tiyatroları, kolunun, kanadının altına almış... Bunlarla aydınlanmaya sanat ve tiyatro yoluyla hizmet edilmiş. Şimdi bu anlayış değişip, siz bunları böyle üvey evlat gibi gördüğünüz ve oraya siyaseti soktuğunuz zaman ve onlara gereken desteği vermediğiniz, ahbap-çavuş ilişkisi ile yönetitiğinizde bu kurumlar işlerini yapamaz hale geliyor.

Sadece ödenekli tiyatroyu katmıyorum, bunların içerisinde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'ndan, operalara; baleye kadar hepsi var. Kültür-sanat; bunlarla aydınlığa taşınır, resimle-heykelle, felsefeyle-edebiyatla-şiirle... Şimdi bunlara üvey evlat gibi davranınca ne oluyor, yoz kültür egemenliği oluyor. O zaman ne oluyor ödenekli tiyatrolar yaşam savaşı vermeye başlıyor.

Sanat ne için yapılır, sanat insan için yapılır. İnsana bir mesaj vereceksiniz, bir fikri enjekte edeceksiniz. Yakasından yakalayıp silkeleyeceksiniz, aydınlatacaksınız o insanı. Sanat, sanat için yapılsa seyirciye gerek yok. Çıkar sahneye kendi kendine oynayıp, sanat yaparlar. Tiyatronun iki temel unsuru seyirci ve oyuncu. Biz ekmeği her gün tiyatro olarak, yeni baştan hamuru karıyoruz seyircinin önünde... İnsanın karşısına insanı koyarak ve o insana kendisini sahnedeki oyuncular olarak anlatarak o ekmeği o gün orada pişiriyoruz, taptaze o sahnenin tahtasının üzerinde. Ve onu seyirciyle orada paylaşıyoruz ve birlikte tüketiyoruz. Orada bitiyor ve daha sonra yenisini yapmaya başlıyoruz. Tiyatronun muhteşemliği de burada.

Yoksa tiyatroyu kendi halinde bıraksanız buz üstünde nakış! Bugün var yarın yok. Resim, edebiyat yapıyorsunuz yüzyıllarca kalıyor, heykel yapıyorsunuz müzede kalıyor. İyi ki şimdi görsel medya var, tiyatro kayıt altına alınıyor; ama yıllarca bu böyle yapıldı ve tiyatronun önemi burada... Tiyatro diğer sahne sanatlarından çok farklı. Tiyatroda tabii ki metne sadıksınız; ama yönetmen onu harmanlıyor, yorumluyor tadına tat katıyor. Oyuncunun eline geliyor, o en üstteki kirazını, çileğini koyuyor, ruhunu koyuyor. Ondan sonra seyirciye veriyorsunuz. Notaya koreografiye, paletteki renklere o kadar bağımlı değilsiniz. Biraz daha özgürsünüz.

Tiyatro gerçekten sanat ve kültür alanında çok önemli ve vurucu bir yere sahip. O anda sahneye çıkıyorsunuz, aşkla sevgiyle ortaya çıkan bir iş... Ondan sonra tiyatronun içinde edebiyat var, şiir var, estetik var, her şey var. Onu harmanlayıp görsel bir sanat ortaya çıkıyor ve orada tüketiliyor. Çok enteresan ertesi gün ortaya çıkan çok farklı oluyor, aynı olmaması da gerekmiyor zaten. Böyle bir şey tiyatro...

Maalesef bizde sanat yerlerde sürünmeye doğru gidiyor. Türkiye'de her alanda böyle bir yozlaşma var. Sanatsal, kültürel, sosyo ekonomik, sosyo politik her alanda varoş kültürünü göklere çıkarıyorsunuz. O zaman da ödenekli tiyatrolar işlevlerinden düşüyor, özel tiyatrolar da mecburen seyirci değil de karşısındakine müşteri olarak bakmaya başlıyor yaşamak için...

[Haber görseli]Oyuna dönersek, sezon sonuna doğru çıkmanızın sebebi nedir?

Zeliha Berksoy: Evet biz oyunu biraz sezon sonu çıkardık. Rahat rahat çalışmak istedik 25 Mart'ta prömiyeri yaptık, bugüne kadar 11 oyun oynadık. Sezona kadar 20 oyun daha planlıyoruz. Gelecek sezon da ekimin ilk haftasında perde açıp, dolu dolu bir oyun geçireceğimizi arzu ediyorum.

Deniz Gökçer: Çok güzel şeyler söylendi. Ben kendi adıma konuşursam. Çok mutluyum, çok güzel bir ekip, çok iyi anlaşıyoruz. Provalar biterken özleyeceğim dedim. O provalar o kadar zevkliydi ki... Oyunu da çok iyi seviyorum, Zelihacığıma da böyle bir olanak sunduğu için çok teşekkür ediyorum. Çok mutluyum.

YAZARLA BİRLİKTE YOĞURA, PİŞİRE BİR OYUN ÇIKARDIK

Burçin Oraloğlu: Bu oyunda üçümüz buluştuk, bir de genç yetenek arkadaşımız Arda Meriçliler var. Hakikaten çok hoş bir çalışmamız oldu masa başında. Bir aile gibi, kardeş gibi olduk. Meslektaşlığımızın keyfini çıkardık. Oyuna eleştirel baktık, yazarımız bizimle beraber çalıştı. Onu sıkıştırdık, öneriler getirdik... Yoğura pişire bir oyun çıkardık. Bu bir oyuncu için çok zevkli bir şey. Bir oyunu yorumlarken yazarını da işin içine katmak hem oyunun sağlığı için iyi, hem de yazar için büyük tecrübe. Yazar mutfakta ne olup bittiğinin içine girme şansını buluyor.

Zeliha Berksoy: Yazarın da çok ilgisini çekti.

Burçin Oraloğlu: Oynarken de bizim için büyük keyif oldu, keyfini çıkararak oynuyoruz.

Deniz Gökçer: Zevk alarak oynadığımız çok oyun oldu; ama hakikaten bu çok farklı bir keyif aldığımız oyun oldu.

Burçin Oraloğlu: Seyircilerden gelen övgülerin çoğu, 'oyununu dilini seyretmek çok keyifliydi' şeklinde. Türkçe'nin tadına varıyorlar. Kendi oyunumuza cila vermek için söylemiyorum. Gerçek bu... İnsanlar burada yeni bir dil seyrediyormuş gibi oluyor ama bizim kuşağın dili bu...

Zeliha Berksoy: Gençler artık neredeyse telgraf diliyle konuşacak. Bir de avam bir dil var. Son derece taşralı, varoş bir dilin hakimiyeti var, o çok kötü. Esas kötü olan kelime dağarcığının olmaması. Bunun için de okuması lazım. Bunun artık düzelmesi lazım. Biraz önce Burçin'in dediği gibi dil bir çimento, yani konuşmak çimentodur. Neyle anlaşacaksınız? Kimisi bu milletin çimentosu müslümanlığıdır diyor. O başka bir şey... İlk önce anlaşacaksın.

Her konuda o kadar büyük bir boşluk yaratıldı ve bu boşluğa öyle bir yuvarlanma var ki. Herhalde diyorum bir yerden sonra bu geri dönecek, artık karanlığa daha fazla gidilemez. Artık çakıldık daha aşağısı yok, dibe vurduk... Şimdi artık yavaş yavaş göğe bakmamız, yukarı çıkmamız lazım...

[Haber görseli]OYUNUN MAYIS AYI PROGRAMI

5- 20 Mayıs Dada Kabare

15-16 Mayıs Akla Kara Tiyatrosu

30 Mayıs Ankara Akün Sahnesi

Pazar Dergi

A+ A-
Cumhuriyet İMECESİ