'Babamla hesaplaşıyorum'

'Bıçak' adlı son romanı Doğan Kitap etiketiyle raflara çıkan Jo Nesbo geçen hafta sonu İstanbul'daydı. Yazarla buluştuk ve ilginç noktalara değildiğimiz bir sohbet yaptık

Emrah Kolukısa
22 Kasım 2019 Cuma, 02:00

Norveç denince akla gelen Edvard Munch, Henrik Ibsen, Edvard Grieg gibi isimlere son 10 yıldır eklenen yeni bir isim var: Jo Nesbo. Çağdaş polisiye edebiyatının dünyadaki en önemli temsilcilerinden biri haline gelen Nesbo, okuyanlar çok iyi bilir, Harry Hole adlı nev-i şahsına münhasır bir polis dedektifi armağan etti polisiye kanonuna. Alkolik (eski alkolik ya da, okuduğunuz romana göre değişir), hayatının aşkı Rakel ile hep inişli çıkışlı bir ilişkisi olan, polislik içgüdüleri alabildiğine sağlam, muhtemelen uzun boylu, soluk benizli, sıska, karizmatik bir Oslo'lu. Nesbo'nun romanlarında ön plana çıkan unusurlardan biri de babalık meselesi, tuhaf bir şekilde... “Kardan Adam” romanındaki katil örneğin, başka bir adamdan hamile kalıp kocalarını sanki onların çocuğuymuş gibi aldatan kadınlardan intikam alıyordu. “Hayalet”de ise Harry Rakel'in oğlunu tutuklamaktansa ölümle burun burun gelmeyi yeğliyordu. Örnekler çok, son romanında bile...

Son romanınız “Bıçak”ta daha önceki romanlarınızda da ön plana çıkan ‘babalık’ meselesi dikkat çekiyor. Bu konu neden dönüp dönüp anlatılarınıza giriyor dersiniz?

Bunu ben de kendime soruyorum doğrusu. Çünkü bir noktada bakıp ‘evet burada bir tema var tekrarlanan’ diyorsunuz. Sadece bu kitapta değil, son 3-4 kitapta var bu. Babalık ve baba oğul ilişkisi neredeyse tüm seride işleniyor. Bunun kendi babamla olan ilişkimle ilgili bir şey olduğunu düşünebilirsiniz belki. Ama bence öyle değil. Benim babamla çok yakın ve sevgi dolu bir ilişkim vardı, neredeyse arkadaş gibiydik. Ama belki de bu yüzden bazı arkadaşlarımın babalarıyla olan sorunlu ilişkilerini görmek benim üzerimde etki bırakmış olabilir. Benim sahip olduğum şeye onların sahip olmadığını görüyordum. Benim için dünyadaki en önemli şeylerden biriydi bu oysa, bana her anlamda çok destek olan bir babam vardı. 1999 yılında ben de baba oldum, bir kızım var. Çocuğun olunca galiba nasıl iyi bir baba olurum diye düşünmeye başlıyorsun. Baba olarak nasıl çuvallayabileceğini falan düşünüyorsunYani muhtemelen yazarken bilinçli bir şekilde yazmıyorsun tüm bunları ama aradan yıllar geçip de bir seyahatte eski kitabın hakkında konuşurken birden aslında o zamanlar hayatında olan şeyler hakkında yazmış olduğunu anlıyorsun. Yani bilinçaltında ne yaptığını biliyorsun aslında ama galiba kendi kendine okuman gerekiyor bunu anlamak için, kafanda neler olduğunu anlamak için.

Acaba bu, babanızın 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların yanında yer almasına karşı geliştirdiğiniz duygusal bir tepki olabilir mi?

Evet olabilir. Hayatımın önemli dönüm noktalarından biriydi babamın savaşta yaptıklarını öğrenmek. Öğrendiğimde 15 yaşımdaydım ve tam da babama sırt döneceğim, ona karşı isyan edeceğim bir yaştı. Bende tam tersi bir etkisi oldu aslında. Yani ben ona isyan edecekken tam, onun aslında savaşta bir suç işlemiş olduğunu anladım, kendi ülkesine ihanet ettiğini ve bu çok büyük bir şoktu, çok acı verdi bana. Ama aynı zamanda babamı gerçekten tanımam için bir şanstı. Çünkü bu konuda çok dürüsttü ve hiç bir mazeret uydurmaya kalkmadı. Bana istediğin soruyu sorabilirsin dedi. Her şeyi anlamanı beklemiyorum ama olan biten bu işte, dedi. Sonraki birkaç yıl boyunca uzun uzun konuştuk onunla. sadece savaşta yaptıklarını değil, ahlak üzerine de konuştuk,   tercih yapmak üzerine de, dünyayı nasıl gördüğün ve nasıl tek taraflı yargılarda bulunduğun üzerine de. Bu da sanırım her şeyi, birden fazla açıdan görebilme becerisini kattı bana. Yani hemen her soru için en az iki cevap olduğunu anlamamı sağladı. Ahlaki üstünlük diye bir şey yok bence, tarihte hep kazananlar ve kaybedenler var ama üstün ahlak diye bir şey yok. 

Bir zamanlar futbolcuydunuz, bir dönem finans sektöründe çalıştınız, hatta bir ara rock müzisyeniydiniz. Nasıl oldu da yazar oldunuz?

Sanırım çok doğal bir şekilde oldu bu. Yani arkadaşlarım beni asla bir ekonomist olarak görmediler zaten, müziğe bir hayli geç başladım. Grubu olan çok arkadaşım vardı ve ben de onların şarkılarına söz yazardım. Ama gençlik yıllarımda da şarkı sözü yazıyordum aslında ve sonra ilk albümümüzü çıkardığımızda arkadaşlarımın hepsi çok şaşırmıştı. Sen albüm mü çıkardın, ama enstrüman bile çalmazdın ki sen, dediler. Gitar çalmaya 30’larımda başladım gerçekten de. Sonra 37 yaşımda roman bastırdığım zaman hepsi tam tersine, evet, tabii, neden bu kadar bekledin ki, dediler bana. İlk romanımı yazarken bile, hatta ilk sayfaları, bana zor gelmedi, öğrenmem gereken bir şeymiş gibi hissetmedim hiç. Müzikte öyle olmamıştı mesela, hala doğru dürüst gitar çalamam. Her konuda kendime güvenim yoktur ama yazarlık konusunda güvenim tamdır.

Suç romanları yazan biri olarak yaşadığımız çağın en korkunç katliamlarından biri olduğunu düşündüğüm 22 Temmuz Utoya Saldırısı hakkında neler düşündüğünüzü merak ediyorum. Haberi duyduğunuzda neler geçti aklınızdan?

Herhalde Oslo’da yaşayan herkes gibi ben de gerçekdışı, kurmaca bir olay gibi algıladım. Bu gerçekten oluyor mu duygusu yerleşti içime, burada yani, Oslo’da. Ama bir taraftan da şöyle düşündüm: Elbette, dünyanın her yerinde, her an olabilir, neden burada olmasın? Ve bir anlamda Norveç toplumunu değiştirdiğini düşünüyorum, Oslo’nun atmosferini sonsuza dek değiştirdiğini… Ama şehri tamamen değiştirdiğini de düşünmüyorum doğrusu. Yani olanlar kaçınılmaz değildi, Norveç’teki politik bir eğilimin sonucu gibi değildi. Daha ziyade böylesi bir tercihte bulunmuş bir adamın yalnız başına yaptığı bir şeydi. Yazdığı manifesto da aslında şöhret için yapılmış, sonsuzluğa ulaşmak için yapılmış bir hareketti bence. Sonsuz hayat, sonsuz şöhret… Bunlar bazılarının kafasında aynı anlama geliyor anlaşılan. Bu bana göre zamanın politik izlerini değil de toplumsal ve kültürel izlerini gösteren bir olaydı. 

Politik olarak kendinizi nasıl tanımlarsınız? Solcu mu, yoksa muhafazakar mı?

Politik tarafımı belli etmemeye çalırım. Bir yazarın politik tarafını bilerek onu okursam onun olduğu tarafa doğru meylederim. Önyargı geliştiririm bir anlamda. Ben de okur kitaplarımı açık kafalı okuyabilsin diye böyle yapıyorum ve tarafımı gizliyoruz anlayacağınız. 

En popüler romanlarınızdan biri olan “Kardan Adam” sinemaya da aktarıldı ve açıkçası ben hiç beğenmedim. Siz nasıl bulmuştunuz?

Bir karar verdim, filmin galasına gitmedim. Senaryoyu görmüştüm, görüntülerin de bir kısmını izlemiştim ve açıkçası yönetmen Tomas Alfredson’ın kafasındaki filmi çekemediğinden şüphelendim. O da galaya gitmedi bu arada, ve eleştirileri okuyunca şüphelerimde haklı olduğum anlaşıldı. Ben de filmi görmeyeyim bari dedim, böylece bana fikrimi sorduklarında ‘bilmem ki, filmi izlemedim’ diyebilecektim.