Semt semt İstanbul tarihi: Maviyle yeşilin dans ettiği topraklar

Semt semt İstanbul tarihini, Avrupa yakasının sakinliğini henüz kaybetmemiş kuzey kıyılarını anlatarak başlıyoruz. Kaybolan devasa sütunlardan, inci kalelerine ve mitolojik köylerin hikayelerine birlikte göz atalım...

16 Şubat 2020 Pazar, 03:02

RUMELİ KAVAĞI: DANSIN BAŞLADIĞI YER

Yeşille mavinin tam anlamıyla dans etmeye başladığı semt... Kavak kelimesinin nereden geldiğine baktığımızda, tarihte deniz gümrüğü işlevi gören karakollara kavak adının verildiğini görüyoruz. 1877 yılına kadar belediyenin belirlediği sınırlar içerisinde dahi yer almayan İstanbul’un bu sakin noktası 1930 yılıyla Sarıyer’in bir ilçesi haline geldi. Tarih boyunca bugün de dahil Rumeli Kavağı boğazın en önemli askeri bölgesi oldu. Bölgede Rusların boğaza girişini engellemek için yapılan kale günümüze ulaşamasa da sur kalıntıları askeri bölge içinde kalıyor. Kuzeyde tarihi kalıntılara en az rastladığımız, boğazın 'son vapur durağı' günümüzde balık restoranları ve midyecileri ile deniz ziyafeti çekebileceğiniz bir semt haline gelmiş.



(Başlamadan nasıl gidilir notunu paylaşalım: Bölgeyi araçsız gezecekler için Beşiktaş'tan Sarıyer'e vapurla geldiğinizde iskeledeki diğer vapura aktarma yaparak Rumeli Kavağı'na ulaşabiliyorsunuz. Aynı zamanda Hacıosman metro durağından kalkan 150 numaralı otobüsün bugün yazıda konu alacağımız semtleri gezebileceğiniz en rahat ulaşım aracı)

GARİPÇE KÖYÜ: AKBABALAR ŞEHRİ

Geçen yıllarda İstanbullunun hafta sonları kahvaltı için uğrak noktası haline gelen bölgenin en küçük balıkçı köyü. Köy yoluna dönüp o küçük koya inerken tepeden elle sayabileceğiniz kadar hane olduğunu anlıyorsunuz. Ama buraya kahvaltı için gelenlerin pek de bilmediği ismiyle anlatacağız Garipçe'yi yani Akbabalar Şehri'ni.

Garipçe'de tarihi olarak bir kale ve gözetleme kulesi bulunuyor. Maalesef yıllardır bakımsız kalan kalıntıların bu durumunu anlattığımız geçtiğimiz günlerdeki yazısına da bakabilirsiniz. Akbabalar Şehri'nin mitolojideki anlatımı rüzgar tanrılarıyla başlıyor. Anlatılan hikayelere göre 'acımasız' rüzgar tanrısının damadı olan 'lanetlenmiş' Kral Phineas’ın  sarayı buradaydı ve oğullarıyla birlikte Gyropolis’ i her türlü tehlikeden koruyorlardı. Bildiğimiz tarihi ise Likyalıların ve Cenevizlilerin liman olarak kullanmasıyla başlıyor.

Garipçe'nin günümüze ulaşmış iki tarihi eseri ise Osmanlı döneminde yaptırılmış. Başarılarıyla yeniçeri ocağında adından söz ettiren Cezayirli Hasan Paşa'nın gözetleme kulesi, maalesef bugün definecilerin uğrak noktası haline gelmiş. Umduklarını buldular mı bilemeyiz ama bölgedeki en önemli tarihi eserlerden biri yok olmak üzere. Yürüyüş yolu dahi bulunmayan ve kaleyle yakın tarihlerde inşa edildiği (1760 ila 1780 yılları arasında) düşünülen kuleye kendine güvenen trekkingçilerden başka ulaşabilen yok. Maalesef köy içinde kalan III. Mustafa tarafından 1778'de mimar Baron de Tott'a yaptırılan kale de, muhtarın girişimleriyle umarız önümüzdeki yıllarda sergilerin dahi yapıldığı bir yapı haline getirilecek.



RUMELİ FENERİ: KAYBOLAN TARİH

İstanbul'un en güzel kalelerinden olan 'Rumelifeneri Kalesi'ne ev sahipliği yapan 'köşe', tam anlamıyla tarihine indikçe daha başka hikayelerini içinde barındırıyor. Araştırmacıların bölgedeki ilk yaşamın ne zaman başladığına dair farklı tanıları var. Ancak insanlığın İstanbul'a kazandırdığı ilk güzelliklerden biri olan ve M.Ö. 60 ila 50 yılında yapıldığı tahmin edilen ancak 1680'deki 'dehşet' fırtınada yok olan 12 metre uzunluğundaki Pompei sütunu, 'köşe'nin tarihine dair bize ilk ipucuları veriyor.



Şuan yalnızca altında Röke Taşı olarak bilinen beyaz 'kaya' kalmıştır. Kim bilir bugün ayakta olsa da bölgedeki diğer eserler gibi belki de ilgisizliğe terk edilecekti. Nitekim çarşının içinde yürürken etrafı plakalarla çevrilmiş tarihi hamam gibi. Muhtar ne kadar korumaya çalışsa da çoktan çöplüğe dönen hamamın, Cezayirli Hasan Paşa'nın döneminde yaptırıldığı tahmin ediliyor.



Gelelim 'kuzeyin incisi' Rumelifeneri Kalesi'ne... Bu incinin artık kabuğundan çıkarılıp parlatılması gerektiğini yıllardır savunuyorum. Ancak hem restorasyonu hem de korunması yılan hikayesine döndü. Bölgedeki yerel idarecilerin ve gönüllülerin çabasıyla yine de artık daha temiz diyebileceğimiz kale, halk arasında bazı kimilerinin Ceneviz Kalesi olarak adlandırdığını duysak da, gerek mimarisi gerekse arşiv belgeleri kalenin Osmanlı döneminde yapıldığını gösteriyor. Ancak maalesef bu eserinde tam tarihi bilinmemektedir... Bugün dizi çekimlerinin de yapıldığı kaleyi 'acilen korunma' altına alınması gerektiğini tekrar hatırlatalım.



Semte adını veren fener ise İstanbul'un en eski feneri olmakla birlikte dünyada içinde yatır olan tek fener. 'Sarı Saltuk Dede'nin türbesi sayesinde Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı'nda Rus topçularının feneri yıkamadığına inanılıyor. Bugün fenerin üzerine çıkmak mümkün olmasa da İstanbul'un 'ilk ışığı' görevine devam ediyor...

KİLYOS: BİR VARMIŞ BİR DAHA HİÇ OLMAMIŞ

Bölgedeki korunması gereken en önemli yerlerin başında gelen kalıntılara sahip semt, en korunmasız ve ilgisiz sıralamasında başı çekiyor. Maalesef size burada fotoğraflarla M.S. 4.yy'da Bizanslılar tarafından ilk olarak yapılmış daha sonra ise 14.yy'da Cenevizlilerin yıkıp yerine inşa ettiği Kilyos Kalesi'ni fotoğraflarla anlatmayı dilerdim ancak bugün tamamen kapalı ve askeri bölge içine alınmış durumda.

Bir diğer tarihi kalıntılar olan su terazileri ise -suyun debi ölçümü yapılarak dağıtımını sağlayan- yosun tutmuş durumda. Bu yüzden size gidip görün diyebileceğimiz bir eser olmasa da bölgede yaşamış ve Bizans'a kök söktürmüş, 'Asteriks ve Oburiks' hikayelerinde duyduğumuz tarzda savaşçı bir halkın hikayesinden kısaca bahsedelim.



Yeni yurtlara yelken açan Kelt kabileleri Asya'ya geçmeden Byzantium'un civarına yerleşmeye karar verirler. Burada uzun süredir yaşayan Trakları önce egemenlik altına alırlar ve Bizans'ı kurdukları Tyle adındaki kentle tehdit etmeye başlarlar. Bizanslılar öyle bir direnişle karşılaşır ki diğer devletlerden destek isterler ancak destek veren olmaz. Kaderine razı kalan Bizans kralı, gemilerini Karadeniz'e çıkarabilmek adına Keltlere en sonunda yıllık haraç vermek zorunda kalsalar da zamanla Keltler de bölgedeki tarihi eserler gibi kaybolup gitmiştir...