Kapat
A+ A-

Cumhuriyetin Panislamcı Başbakanı: Davutoğlu

90 yıl sonra ulus devlet kimliğini, sınırlarını ve ideallerini sorgulayan bir akademisyen olarak Başbakanlık koltuğuna oturuyor.
Yayınlanma tarihi: 28 Ağustos 2014 Perşembe, 00:21

[Haber görseli]

 

Hayırlı olsun diyeceğim ama...

Bütün yazılarını ve kitaplarını okumuş biri olarak Davutoğlu’nun iç politikaya dair görüşlerinin en az dış politikadakiler kadar radikal olduğunu söyleyemeliyim. Bugünlerde Batı nezdinde bozulan imajını tamir etmek için kendisine yakın akademisyenler tarafından liberal olarak sunulan Davutoğlu’nun, bırakın liberalizmi, İslam toplumlarının ancak şûra, uhuvvet, maslahat gibi kavramları yeniden yorumlayarak Batı medeniyetiyle hesaplaşabileceği iddiasında olduğunu belirtmek gerek. Bu panislamcı vizyonuna ek olarak; Gezi olaylarına katılanların amacının istikrar ve özgüvenimizi bozmak olduğunu söyleyen, Rusya ve Çin gibi otoriter rejimlerin liderliğindeki Şanghay Beşlisi’yle “kader birliği” içinde olduğumuza inanan bir Başbakanımız var artık. Hayırlı olsun diyeceğim ama...

“Panislamizmi ben şöyle anlıyorum:  Bizim milletimiz ve onu temsil eden hükümetimiz, doğal olarak dünya yüzünde var olan olan bütün dindaşlarımızın mutlu ve refah içinde olmasını isteriz. Bütün İslam insanlığının, İslam dünyasının refah ve mutluluğu, kendi refah ve mutluluğumuz gibi değerlidir… Fakat efendiler! Bu toplumun büyük bir imparatorluk, maddi bir imparatorluk halinde bir noktadan yönlendirilmesini ve yönetimini düşünmek istiyorsak bu bir hayaldir! İlme, mantığa, fenne aykırı bir şeydir.” Mustafa Kemal panislamizm hayaline 1921 yılındaki bu sözleriyle karşı çıkıyordu. Endonezya’dan Fas’a İslam dünyasını tek merkez altında toplama amacında olan bir panislamizm, Osmanlı siyasetinde mevcut olmadı. Birkaç hayalperest yazar ve şair dışında, başta Abdülhamit olmak üzere Osmanlıelitleri, gerilemekte olan imparatorluğun panislamizm idealinin peşinden koşacak imkânlara sahip olmadığının farkındaydı.

 

Reformları reddediyor

Ahmet Davutoğlu 90 yıl sonra ulus devlet kimliğini, sınırlarını ve ideallerini sorgulayan bir akademisyen olarak Başbakanlık koltuğuna oturuyor. Davutoğlu, hayal ettiği Türkiye’yi 1986 yılından itibaren yazdığı yüzlerce gazete ve dergi makalesinde ve kitaplarında ortaya koymuş. O, “Ülkenin geleceğini köhnemiş Avrupa değerlerini topluma körü körüne transfer etmekte gören Türk siyasi eliti, kafasını 1830’larda gömdüğü kumdan çıkarmak zorundadır” diyerek Tanzimat dönemine kadar uzanan reformları reddeden biri. 200 yıllık modernleşme sonucunda Türkiye’nin girdiği kimlik krizinden tek çıkış yolunun, toplumu ve devleti tekrardan İslami temeller üzerine oturtmak olduğuna inanıyor. Davutoğlu Türkiye’nin İslami kimlikle Misakı Milli sınırlarını aşarak İslam medeniyetine liderlik edeceği iddiasında. Yeni başbakana göre Türkiye tarihin nesnesi değil, öznesi; tarihi okuyan değil yazan bir ülke. Kalem de tabii ki Davutoğlu’nun elinde ve coğrafyanın şifrelerini çözerek küresel güç olmanın formüllerini sunuyor. Davutoğlu’nun esinlendiği en önemli yazarlardan biri İslamın dirilişini hayal eden Sezai Karakoç. Karakoç Türkiye’yi İslam medeniyetinin lideri olarak görür ve Cumhuriyet aydınını halkın ufkunu daraltmakla suçlar. Suçlar ama çözümü bir türlü gösteremez. Davutoğlu’nu İslamcı camia içinde farklı kılan ise Türkiye’yi küresel güç yapacağını iddia ettiği eseri yazması:


Stratejik Derinlik. Kitabın en çarpıcı yanı Türkiye’ye çizilen dış politika vizyonunun, 1945 öncesi Batı’nın emperyalist teorilerini referans alması. Stratejik Derinlik; Mackinder, Haushofer ve Mahan gibi yayılmacılığı meşru gören Batılı akademisyenlerden esinlenerek Türkiye’ye yeni bir Lebensraum (hayat alanı) tanımlıyor. Kitap Batı’nın emperyal teorilerine dayanarak liderliğini Türkiye’nin yapacağı İslam Birliği’nin nasıl gerçekleşeceğini anlatıyor:

İslam coğrafyasından Türkiye’yi kopardığını iddia ettiği Cumhuriyeti İslami kimlikle yeni baştan tanımlayarak, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar’da küresel güç Türkiye’nin hegemonyasını kuracak panislamcı bir vizyon. Afganistan, Çeçenistan, Bosna savaşlarını cihat olarak tanımlayan Davutoğlu, Arap Baharı’yla birlikte Ortadoğu’ya da benzer açıdan bakmaya başladı. Tarihi fırsatı yakalayan Türkiye; Mısır, Filistin, Tunus ve Suriye’yi de içine alacak İhvan kuşağına liderlik yaparak Davutoğlu’nun idealindeki İslam birliğine giden adımları atacaktı. Bu uğurda daha birkaç yıl önce Erdoğan’a insan hakları madalyası veren Kaddafi’nin, “kardeşim” Esad’ın bir anda diktatör olduğu hatırlandı. İhvan kuşağı ideali hem Türkiye hem de Batı kamuoyuna Ortadoğu’da diktatörleri devirecek demokrasi projesi olarak sunuldu. Katar ve Suudi Arabistan gibi totaliter rejimlerin desteklediği, Türkiye topraklarını kullanan radikal silahlı grupların kuracağı bir demokrasi. Aradan geçen 3 yılın ardından sınırların hemen yanı başında demokrasi yerine radikal örgüt İŞİD’in kurduğu halifelik var. Üstelik Musul konsolosluğunu basıp, aylardır bırakmadıkları 49 Türk diplomatı rehin alarak. Gelinen noktada, teorisi 1945 öncesi emperyal düşünceye, ideolojisi modernite öncesi ümmete dayalı Stratejik Derinlik’in bataklığa saplandığı açıkça görülüyor. Davutoğlu’nun dayatma olduğunu söylediği ve emperyal hayaller uğruna yıkmak istediği sınırlarda bugün silahlı radikal örgütler cirit atıyor. Davutoğlu, Kemalizm ve Cumhuriyetle dış politikada yaptığı ve çöküşle sona eren hesaplaşmasının ardından bugün Başkabakan. Bu noktada Kürt sorunundan tüm kimliklere tanınan özgürlüklere kadar Cumhuriyet dönemine damga vuran ulus-devlet anlayışının hesaplaşılması gereken pek çok noktası olduğunu vurgulamak gerekir. 1960’lardan itibaren solun ve 1990’larla birlikte Avrupa Birliği’ne girmeyi amaçlayan liberallerin, özgürlüklerin genişletilmesi adına verdikleri mücadelenin önemini vurgulayalım. Ancak aradaki temel fark, sol ve liberallerin bu hesaplaşmada ulus-devleti aşan çözümlerden, Davutoğlu’nunsa geçmişe bakarak ulusdevlet ve modernite öncesi değerlerden ilham alması.

Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler