SİBEL ALAŞ Tereddüt ve pişmanlıktan uzak

Birkaç gün önce asker ölümlerine twitter hesabından gösterdiği tepkiyle fark ettik. Yıllardır sessizdi, ortalıklarda değildi sanki.. Ne durumda, ne yapıyor bakalım...

09 Ağustos 2015 Pazar, 18:46

Durup da söyleyemediğin adımsa 

Gizli kapaklı 

Sevda türküleri tuttursam da ben

Telli duvaklı, yanıma

Korlar mı adam seni?

Koparıp acıtmazlar mı beni?

Nafile yanar elim dudağım

Seni bana yar ederler mi?

 

Sibel Alaş deyince zihninizde bir kıvılcım çakmıyorsa yukarıdaki mısraları içinizden tekrarlayın, zaten melodi kendiliğinden geliyor, hemen çıkarıyorsunuz: Aaa, o kız!

Evet, arkadaşlarım üzerinde denedim, aynen böyle oluyor.

Tabii sosyal medyaya hakimseniz, birkaç gün önce asker ölümlerine twitter hesabından gösterdiği tepkiyle de karşınıza çıkmıştır doğal olarak. Onun dışında yıllardır sessizdi, ortalıklarda değildi sanki. Aslında son dönemde birkaç konser vermiş, müzikle ilgilenmeye yeniden başlamış. 2005 yılından bu yana uğraştığı hastalık nedeniyle ister istemez müzikten, en azından icracı olarak uzak durmak zorunda kalmış. 

 

FİLMİ BAŞA SARALIM

2005’e yeniden döneriz, fakat önce filmi başa saralım.

Sibel’in, kısa süreye epeyce hikaye sığdığı için "ziplenmiş" diye tarif edilebilecek hayat hikayesini baştan almadan olmayacak çünkü.

Sibel, İstanbul’da, o dönemki adıyla Çavuşoğlu Koleji’nde okuyor. İlkokuldan ta lise sona dek. Müziğe merak ailede var. Reklamcılık yapan babasının müzik yeteneğini ve sesinin güzelliğini "Benim sesimden daha iyi" diye anlatıyor. Ailede müzik merakı var evet ama asıl Çavuşoğlu Koleji içerisinde bir müzik okulu kuran Önder Bali’nin sayesinde müzikle ciddi ciddi ilgilenmeye başlıyor. Bir yandan kolejde klasik eğitim alırken, aynı esnada Bali’nin müzik okulunda müzik öğreniyor.

Kelimelerle ve edebiyatla da arası iyi olduğundan daha lisede gitarıyla beste yapmaya, söz yazmaya başlıyor. Birkaç yıl sonra çıkaracağı ilk albümüyle hafızamıza kazınan, yazının girişindeki Adam şarkısı o yıllardan örneğin.

Lisenin ardından İstanbul Üniversitesi’nde Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünü kazanıyor. Üniversitenin ikinci yılında Yonca Evcimik’in ekibine giriyor. O esnada Türkiye’de yeni bir pop müzik dalgasının öncülüğünü yapan Evcimik’in vokalistliğinin ardından Sony Müzik’ten gelen teklifi değerlendiriyor ve kendi albümünü çıkarıyor. Pek çok şarkısıyla hafızalara kazınan Adam albümünü...

 

KORUYUCU ANNELİK

İlk albümden kısa süre sonra aynı sektörde çalıştığı Zeki Aköz’le evleniyor. Evlenmelerinden kısa süre sonra bir çocuk sahibi olmak istiyor. Oluyor da... 1998 yılında o dönemde iki yaşında olan Tuğçe’ye koruyucu ailelik yapmaya başlıyorlar.

Bütün bu kararlar için çok erken değil miymiş diye düşünüyor insan. Hadi evlenmek neyse, 20’li yaşlarının ortasında hemen anne olmak, hadi anne olmak neyse, o yaşlarda bir çocuk evlat edinmek için girişimde bulunmak... "14-15 yaşımdan itibaren hep bir çocuğum olsun istiyordum zaten" diyor Sibel. Erken evet ama o tereddüt ettiği bir şey yapmamış. Nitekim pişman da olmamış zaten. Pişmanlık onun hayatında pek yeri olan bir duygu değil belli ki.

Sibel Alaş’la konuşurken hissediyorsunuz, her zaman yaşının ötesine geçen bir olgunluğu var. Hayata dair bazı şeyler kafasında net ve hangi durum karşısında nasıl davranacağına dair önceden bir fikri var. O nedenle, başına gelenler her ne kadar bir insan için epey şaşırtıcı ve hatta zaman zaman ağır olsa da, onun olaylar karşısındaki tepkisi mantığa dayalı bir itidal içeriyor.

 

O MEŞUM 2005

Tuğçe’ye koruyucu ailelik yapmalarının üzerinden yedi yıl geçtikten ve müzik kariyerine iki albüm daha sığdırdıktan sonra 2005 yılı geliyor. O meşum 2005. 2005’te önce AVM denilen hastalık ortaya çıkıyor. Anteriovenöz malformasyon. Atar damarla toplar damar arasındaki anormal bağlantı. Fakat bu anomali beyinde olduğunda herhangi bir anda beyin kanaması geçirme riski katbekat artıyor. Özetle, yüzde 15 ihtimalle beyin kanaması geçireceksin deniyor Sibel’e. 

Hayatını, yaşam şeklini değiştirmesi gerekiyor. Tansiyonunun hep düşük kalması gerekiyor örneğin. Sinirsiz, stressiz bir hayat. 

Sinirsiz stressiz bir hayat peşinde iken kızı Tuğçe’nin biyolojik annesiyle bir velayet davası başlıyor. Yedi yıldır beraber olduğu Tuğçe için hastalıkla aynı günlerde bir başka hak arama savaşının içerisine giriyor.

2005 yılı sonunda Cyberknife isimli bir robot tarafından ameliyat ediliyor. Robot tarafından iki saat boyunca lezyonun bulunduğu bölgeye radyasyon tedavisi uygulanıyor. Ameliyattan sonra o bölgenin küçülüp, kanama riskinin azalması için birkaç yıl daha geçmesi gerekiyor. Birkaç yıl daha belirli kurallara bağlı kalarak yaşaması ve sakin hayatına devam etmesi.

Nitekim 2008’e kadar sahnelerden uzak duruyor. Fakat sektörün içinde olmayan pek çoğumuz bilmesek de aslında bu süre zarfında dahil olmak üzere, kariyerinin başından bu yana çeşitli sanatçılara şarkı vermeye devam ediyor. Örneğin Bengü, Işın Karaca gibi isimler ondan şarkı alıyor. Yani aslında Sibel’in söz yazarı ve besteci yanı müziğe hiç ara vermiyor. 

 

BİR DE ÇEVİRMENLİK

2008’de işin içine bir de edebiyat giriyor. Çeviri yapmaya başlıyor. Everest Yayınları için Kırık Kalpler Oteli isimli kitapla başlayan macera Buz ve Ateşin Şarkısı serisiyle başka bir noktaya taşınıyor. Daha iyi bilinen adıyla George R.R. Martin’in Game of Thrones (Taht Oyunları) serisiyle...

Bir yandan çevirmenlik, bir yandan bestecilik, ufak ufak müzik icrası derken, hazır Martin serinin yeni kitabıyla meşgulken şimdi sırada bir albüm var. Albüm kayıtları devam ediyor. Bir aksilik olmazsa sonbaharda çıkmış olacak ve ardından konserler başlayacak. 

Öyle görünüyor ki, ne yaptığından emin, başına gelenlere ve gelebileceklere karşı vakur bu kadının önünde şimdi daha sarih bir sayfa açılıyor.

 

O TWEET'LER

Geçtiğimiz 31 Temmuz’da twitter’dan şöyle yazdı Sibel: Başıma bir iş gelmeyecekse... Ya da gelecekse gelsin... Şehitler ölür, biraz daha sıkı çalışırsanız vatan da bölünür... Nefret ediyorum ezberletilmiş avuntulardan. "Ölmez" dediğin şehidin anasına, babasına, çoluğuna çocuğuna, sevdiğine, sevdiceğine sor bir de. (Davutoğlu’nun "Evlatlarımızı feda etmeye hazırız" sözlerine binaen başbakanı da mention’layarak) Kimin evlatlarını feda etmeye hazırsınız? Sordunuz mu evlatlara, feda edilmeye razı mısınız?

Bu tweet’lerin ardından yandaş medyanın büyük bir kısmı tarafından hedef gösterildi. Bu hedef göstermeler üzerine sosyal medyadan tehdit ve küfürler yağdı. Fakat bunlardan korkmuş, tavrını değiştirmiş filan değil. Zaten sonrasında yazdığı birkaç tweet’te de sözlerinin arkasında olduğunu söyledi. 

"Anlayamadığım, bana yazdıklarım için tepki gösterenlerin davranış biçimlerinin savundukları inanç sistemiyle taban tabana zıt olması" diyor. Adam, şehitlerin ölmeyeceği kutsal kitabımda yazıyor, diyor. Tamam, saygı duymak gerek. Fakat bana karşı kullandığı üslup aynı kitapta yasaklanıyor. Peki o zaman bu adam neye inanıyor?"

Küfürler o kadar acayip ki, Sibel de hayatında böyle tuhaf küfürlerin varlığından ilk kez haberdar olmuş. Korkmuş mu peki? "Yok, o tehditlerin fiber kabloların güvenli gölgesinde yöneltilen tehditler olduğunu biliyorum" diyor.

Bu tepkilere rağmen gene olsa gene yazar mı aynı şeyleri? 

"Yazarım tabii ki. Ben konunun uzmanı, politik bir kişilik olarak yazmadım ki onları. İçimden öyle geldiği, ona inandığım için yazdım. Hani bazen bir konu hakkında içine atamaz da, bir şey söylemek için yanındakini dürtersin ya, ben de twitter’ı öyle kullanıyorum. Bugün olsa yine aynı şeyleri yazarım. Üç-beş belediye konseri alamayacağım diye içimden geleni söylemekten geri duracak değilim."

Game of Thrones 

Epsilon Yayınları’ndan çıkan Buz ve Ateşin Şarkısı serisi. Bu çeviri çevirmenlik kariyerinde bir dönüm noktası. Okur kitlesi o kadar fanatik ki, yeni kitap nerede diye mesaj yağmuruna tutuyor. "George Martin daha yenisini yazmadı ki. 2017’den, 2018’den önce yeni kitabın çıkması zor. Biz, seriyi arka arkaya yayınlayınca beklenti oluştu ama onlar önceden yazılmış olanlardı. Şimdi beklemeleri gerekecek."

 

Tuğçe

Tuğçe bugün 19 yaşında. Sibel için ne kadar önemli olduğunu ondan söz ederken gözlerindeki parıltıdan anlıyor insan. Artık eskide kalan velayet davalarından söz ederken, "Kan bağının iki insan arasındaki ilişkide belirleyici olması benim aklımın aldığı bir şey değil" diyor. "İnsanlar arasında çok daha başka ve çok daha güçlü bağlar kuruluyor." Tuğçe’ye karşı büyük bir koruma güdüsü var. Bir kere her şeyden önce onu gözlerden uzak tutmak istiyor. Tuğçe’nin de isteği bu yöndeymiş. O kadar ki, bu yıl kazandığı üniversitenin ismini bile söylemiyor. Şehir dışında halka ilişkiler okuyacak. Yanından uzağa gideceği için şimdiden endişeli. 

 

1024

Sibel’in yeni albümünün adı. Sonbaharda çıkması planlanıyor. İsminin neden 1024 olduğunu ben çözdüm. Fakat Sibel neden bu ismin seçildiğiyle ilgili sosyal medyada çok zekice akıl yürütmeler yapıldığını, bunu bozmak istemediğini söyleyince yazmayacağıma söz verdim. Albümün prodüktörlüğünü Murat Gülbay yapıyor. Parçalardaki tüm enstrümanlar, Murat’ın Maslak’taki stüdyosunda canlı olarak kaydediliyor. Sibel çok memnun. Şarkılarına dair kafasındaki sesin tam da bu olduğunu söylüyor. İki yıl önce tanıştıkları Murat’la aralarındaki ilişki artık prodüktör-şarkıcı ilişkisinden öte iki dost ilişkisi. Sibel evin dışında vaktinin çoğunu Maslak’ta, stüdyoda geçiriyor. Murat rock kökenli bir müzisyen, keza albümde gitar çalan Cem Ömeroğlu da öyle. "Onları benim gibi bir popçuyla çalışmaya ikna etmek için epey dil döktüm" diyor, Sibel. 

Sağolsunlar, albümden dört parça dinletiyorlar. Beğeniyorum. "Bildiğin rock albümü olmuş bu yahu" diyecek gibi olunca, Sibel düzeltiyor: ‘Eh işte. Pop-rock.’