A+ A-

Mustafa Hoş’tan medyanın biat yolculuğu

Mustafa Hoş iktidarın medyayı dize getirdiği sürecin içindeydi. Medya hizaya çekilir, haddi bildirilirken medyada önemli görevlerde bulundu ve “gazeteci” olmanın ağır bedellerini ödedi. Hoş, yeni kitabı “Abluka”da da medyanın biat yolculuğunda önemli kapıları aralıyor.
Yayınlanma tarihi: 04 Ocak 2014 Cumartesi, 20:34

[Haber görseli]

Mustafa Hoş, “Abluka” 24, NTV ve son olarak Türkiye’nin en önemli itiraz süreci Gezi Direnişi’ne denk gelen kısa ‘Artı 1’ dönemlerini anlatıyor. “Medya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir tecrit ve lince uğrasa da” kitabının bir intikam aracı olmadığını özellikle belirtiyor. 12 yıllık bir garabetin şimdi sorgulandığını söylerken derinden yara alan Türkiye’nin nekahat döneminin çok uzun süreceğini vurguluyor.

- Çok çetin bir serüven sizinki, hani “film gibi” denen türden. Habere ve gazeteciliğe başlama hikâyenizi anlatır mısınız, ki önsöz de var ama okuyucu bunu buradan da okumalı!
- “Film gibi” sayılır demek isterdim ama ülke öyle bir halde ki Hollywood filmlerine taş çıkarıyorlar. İleride döneriz yine bu Neo- Türkiye’de çevrilen filme. Benim gazetecilik öyküm yanlış bir tercihle üniversite için Zonguldak’a gitmemle başladı. Zaten istemediğim bir yeri kazanmıştım ve hep hayalimde olan meslek gazetecilikti. Yeniden sınava girmek ve YÖK’ün kurbanı olmak yerine yerel İnanış Gazetesi’ne gitmeyi tercih ettim. Kapıdan girdikten sonra al şu makineyi git haber yap dediler. Haber nasıl yapılır bilmiyorum. Fotoğraf nasıl çekilir, arkadaş pozları çekme dışında bilmiyorum. Aldım makine çıktım sokağa. Biraz yürüdüm. Kaldırımdan yola indiğim anda bir adam düştü önüme. Sonra bir tane daha. Bir tane daha. Gökten adam yağıyordu. Heyecanlandım. Makineyi kaldırıp yukarıdan düşerken çekemedim. Ama yerde çektim hepsini. 4 adam önümde yerde yatıyordu. Tuhaf bir heyecan kaplamıştı her yerimi. Soğuktu ama ben terden sırılsıklam olmuştum. Bir kadın bağırıyordu “Yardım etsene” diye. O da yardım etmiyordu. Sonra kalabalık canhıraş bağırışlar arasında ne olduğunu öğrendim. İnşaat halindeki binada tente üstüne çıkıp yemek yiyorlarmış. Tente yırtılınca da aşağı düşmüşler. Böyle başladı. Ya haber üstüme düştü ya da ben haberin üstüne. Çeyrek asrı aşkın bir zamandır da böyle gitti. Hâlâ bir haber anında aynı heyecanım sürer ve terden sırılsıklam olurum.

- Sonra bir gün bir haksızlığa “abluka” diyorsunuz. Hayatınız baştan sona değişti. O günün üzerinden dört yıl geçti, hâlâ işinizi yapamıyorsunuz.
- Ve o gün. “Başsavcıya Abluka” dediğim gün ben haklıydım. Erzincan’da asıl mesele irtica ile mücadele eylem planı değil, Fethullah Gülen cemaati soruşturmasını engellemekti. Soruşturma başlasaydı İlhan Cihaner’den davayı alıp özel yetkili savcıya vermenin tek bir yolu vardı. O da silahlı örgüt kapsamına sokmak. Bunu İsmail Ağa Cemaati için yaptılar; onlar için sorun olmadı, ancak Fethullah Gülen Cemaati için bunun yapılması demek 30 yıllık bir projenin dibine dinamit koymak olacaktı. Nedeni ve ayrıntıları kitapta var. Bugün olan bitene bakınca, hepsinin bana özür borcu var. Dört yılımı çaldılar, mesleğimi gasp ettiler. Bugün geriye gidilse Tayyip Erdoğan-Fethullah Gülen Taht Oyunu şu anda yaşandığı gibi olsa İlhan Cihaner cesur savcı ben de kahraman gazeteci yapılırdım. Devir o zaman AKP/cemaat koalisyon devriydi ve ortak düşman yaratıp düşman yiyorlardı.

- Bu kitabın derdi nedir?
- Abluka’da AKP-Cemaat koalisyonunun kurduğu Neo Türkiye’deki medyanın biat yolculuğu var. Bir anı ya da biyografi değil. Benim tanıklığımdan bir teslim olma ve diz çökme tarihi. Özellikle son beş yıldır, yani kayıtsız şartsız biattan sonra medya “Alçaklığın Evrensel Tarihi”ne çentik atma dışında bir şey yapmadı. Ben de bu dönemi oyuncuları figüranları ile birlikte dokümanter bir şekilde yazdım. Yazdığım medya tarihi değil utanç tarihidir. “Abluka”nın derdi medyanın anatomisini göstermek ve olan bitenin gazetecilikle ilgisi olmadığını sergilemektir.

- Medyanın omurgasızlığı artık dost düşman herkes biliyor. Kılçıksız yeni medya artık her iktidarın mezesi mi olacak?
- Bu omurgasızlık önemli. Medyanın Omurgasını kim oluşturur? Önce gazeteci sonrada okuyucu/izleyici/ dinleyici. Şu anda hadi patron oluştursa neyse tamamen siyasi erkler ve haber merkezlerindeki hükümet ve cemaat komiserleri oluşturuyor. Böyle omurgasızlık olursa böyle de medya olur. Bu omurgasızlıkla herkesin yemi olur. Okuyucu/ izleyici/dinleyici en yüksek perdeden bağıracak “omurgasızsınız” diye. Gazeteciler onurlarına sahip çıkacak. Onursuz alçaklar da deşifre edilecek. Sokakta suratlarına tükürülecek. Çocuklarına da “senin baban/ annen şerefsizdi yavrum” denilecek.

- Kitabın bir intikam aracı olmadığını özellikle belirtiyorsunuz ama medyanın içinde bulunduğu pisliğin tanığı bu kitap, pimi çekilmiş bir bomba. Yazarken ve de yazdıktan sonra çekindiğiniz oldu mu ya da korku kaldı mı?
- Kişisel nefret, öfke, intikamdan arınmış bir kitap olsun istedim. İtiraf da edeyim bu duyguları bastırmak hiç de kolay olmadı. Medya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir tecrit ve linçe uğradım. Zaman gerçeğin ışığıdır. Zaman yaptıklarımın doğru olduğunu da gösterdi. Ben gazeteciyim. Güçler arasında tercih yapıp onların kurşun askeri olmak gibi bir tercihim de olmadı. AKP düşmanı ya da Cemaat düşmanı da değilim. Her parti ve güçle yakınlığım değil mesafem vardır. Böyle olunca bedeli daha da ağır oluyor. Çünkü kimse gerçeği görmek istemiyor. Korktun mu? Sorusuna yanıtım. Çok net. Korkma da cesaret de bulaşıcıdır. Bir sınanmışlıktan geliyorum. Ne yapabilirler ki daha. Aşkla tutkuyla bağlı olduğum mesleğimi elimden aldılar. Başka ne yapabilirler ki? Canıma kastedilecekse ona da yapacak bir şeyim yok. Hafıza tek panzehir

- Gezi Direnişi pek çok şeyi değiştirdi, görünür kıldı. Medyadaki baskı ve sansür de bunlardan biriydi. Medyadaki yandaşlar işlerine güle oynaya devam ederken ‘gazetecilik’ yapmak isteyenler işlerinden  oldu, bazıları da istifa etti. Gezi’den sonra neler değişti?
- Gezi’den önce medyanın en vahşi şekilde kullanıldığı süreç 3 Temmuz sürecidir. Fenerbahçe’ye AKP ve Cemaat’in yaptığı operasyonun perde arkası daha ortaya çıkmadı. Çıktıkça bedelini ağır ödeyecekler. Polis/savcı/medya şeytan üçgeninde yapılanlar Fenerbahçe hafızasında bugün gibi canlıdır. Gezi denince aklıma Ali İsmail Korkmaz geliyor. Tabii ki Mehmet Ayvalıtaş da, Ethem Sarısülük de, Ahmet Atakan da Abdullah Cömert de geliyor. Ali İsmail biraz daha farklı etkiliyor beni. Fenerbahçe taraftar grubu Vamos Bien’in “Ali İsmail Korkmaz Fenerbahçe yıkılmaz” marşını hâlâ sonuna kadar izleyemiyorum. Yüreğim kaldırmıyor. Biat etmiş medya da Ali İsmail’in cesedi üstünde tepindi. Çok sayıda insan işini kaybetti. Abluka’da liste var. Utanç listesi o. Ben de kısa süre çalıştığım yerden sansür nedeniyle istifa ettim. Gezi büyük bir bellek. Ama medya omurgasızlığını belleksizlikle örteceğini sanıyor. İnsanlar unutmuyor. Hafıza Neo-Türkiye zehirinin tek panzehiridir.

- “Cadı avı” bu coğrafyanın atasporu. Şimdi de cemaat-Akp arasındaki anlaşmazsızlık, büyük bir yolsuzluk operasyonu ile anılıyor. Nedir yorumunuz ve daha neler göreceğiz?

- AKP cemaat arasındaki olan daha doğrusu Tayyip Erdoğan- Fethullah Gülen Taht Oyunu’nda hiç bir ahlak/kural/gelenek/ görenek yok. Olmadığı da ortaya çıktı. 12 yıllık bir garabet şimdi sorgulanıyor. Siyasi bir parti bir paralel güçle ortaklık yaptı. Çok can yaktılar. Ah aldılar. Ne haliniz varsa görün yiyin birbirinizi demek de doğru değil. Çünkü kaybeden bu ülke. Her şey çok aşındı. Kuvvetler ayrılığı adalet büyük yara aldı. Ülke çok derinden yaralandı. Haliyle nekahat dönemi de çok uzun sürecek. Sancıları da. Kitapta bu taht oyunu’nun bütün evreleri ve gittiği yer var. Okuyucu orada görecek her yönüyle.

Cumhuriyet İMECESİ

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler