‘Fakirlik sinir hastası yapar mı? Beni yaptı’

Ordu ve Girusun'da fındık hasadı, mevsimlik gezici işçilerin ellerine bakıyor. Evlerini en son baharda gören Kürt işçilerin kaldığı Fatsa'daki kampta hayat tahayyüllerin ötesinde zor.
Yayınlanma tarihi: 18 Ağustos 2015 Salı, 06:12

[Haber görseli]

Yan yollardaki apartman bahçeleri, balkonlar zaten dolu ama şehrin gayet işlek bir caddesinde, mesela otobüs durağının hemen dibinde de brandaya serilmiş fındıklar çıkabiliyor karşınıza. Ordu ve Giresun'da fındık hasadı denize yakın bölgelerde bitti bile; ağustos sonuna kadar peyderpey yükseklere gelecek sıra. Fındığın böyle yayılıp kurutulması lazım ki, dev bir elektrik süpürgesi mantığıyla çalışan patoza verildiğinde çotanağından kolay kurtulsun, yapraklarından sıyrılıp safi yemiş kalsın.

Mevsimlik işçilerin Fatsa'daki kamptaki hayatları (Foto Galeri)

Vitamini, minerali gani bir meyve fındık; enerji deposu olmakla meşhur. Karadeniz'in dik yamaçları boyunca güneşe doğru uzanan fındık bahçelerinde, ağustos harareti ve omuzlara on kiloluk bir palto gibi çöken rutubet içinde çalışmaksa enerji namına ne varsa emip götürüyor insandan. Sadece Türkiye'nin değil, dünyanın fındık deposu olan Ordu ve Giresun'un ilçelerinde nüfus bu zamanlarda iki katına çıkıyor. Yıllar içinde daha büyük kentlere göçmüş aile fertlerini de buluşturan, köyle, bahçeyle, gelenekle bağı hatırlatan bir tür bayram gibi hasat. Lakin mesainin büyüğü onlarda değil. Tarım işçiliğiyle geçinenlerin “yerli” emeği azımsanmayacak kadarsa da bu dev çarkı asıl döndüren mevsimlik işçiler. Resmi kayıtlara göre sayıları 350 bin, hakikatte bir milyon. Hatta Suriyelilerin göçü bu rakamı daha da esnetmiş.

Evden çıktığında nisandı

Ordu, Fatsa'da Saraytepe'ye doğru iki kilometre içeri girince mevsimlik işçiler için mülkî idare tarafından belirlenen toplanma alanlarından biri var. En büyüklerinden. Gezici işçiler çalıştıkları bahçe sahibinin gösterdiği bir yere çadır kurmadıysa bu toplu alanlarda kalıyor. Etrafı tellerle çevrili, gelenlerin tek tek kaydedildiği bir kamp burası. Çoğu Adıyamanlı, az sayıda Urfalı, Antepli Kürt, Kürt-Roman aile... 1950 kişinin barındığı alanın sorumlusu Abdullah Öztürk'ün geleni, gideni, derdi şikâyeti olanı bitmiyor. Kaymakamlıkta uzunca sosyal hizmetlerde çalışan Öztürk ise en çok tuvaletlerden yakınıyor. Çöp arabası günde kaç kez geliyor, hastalık riskine karşı ilaçlama yapılıyor ama hijyen sıfır.

Alanda kayıtlı 250 çadır var. Çadır denileni daha ziyade yanları da kapanabilen bir tente gibi düşünün. Nüfus ortalama sekiz-on kişi. Arkada dip dipe dizilip yatağa dönüşecek dallı güllü şilteler, köşede mutfak malzemeleri. Bir tencere, üç-beş tabak yani. Gündüzleri ailenin çalışan nüfusu işteyken, her birkaç çadır için bir nöbetçi kalıyor. Ekseriyetle hamileler, çocuk emzirenler, yaşlı kadınlar ya da hasta erkekler...

Bir yaşına basmamış Mücahit kucağında, diğer dört çocuğu ortalıkta koşturuyor, Serpil tentenin altında gözü dalmış uzaklara bakıyor. Ailesiyle Adıyaman'daki evlerinden çıktıklarında Nisan bitmemişti. Önce Erzincan'a gittiler, pancar çapalamaya. Bir ay sonra Malatya'ya geçtiler, kayısı zamanıydı. Temmuz sonu Fatsa'ya fındığa geldiler. Evlerine dönmezden evvel bir durakları daha olacak, Tokat'ta pancarlar sökülecek. Sonbahar yağmurları da bastıracağından, herkesin en belalı iş diye andığı bu. Sanki nereye basacağınızı bilemediğiniz dik yamaçlarda, birbirine geçmiş dalları çekiştirerek tek tek fındık toplamak kolaymış gibi.

[Haber görseli]

“Eskiden haysiyet var idi”

Şu anda fındığın yevmiyesi 45-50 TL; bundan dayıbaşının payı kesilecek, masraflar düşecek. Bir diğeri pancara Konya'ya gitmiş olabilir; pamuk, zeytin, duraklar değişebilir ama Serpil'in ailesi gibi tüm mevsimlik gezici işçilerin eline ancak kışı zor geçirebilecekleri kadar para kalacak. Çünkü zaten borçları var, zaten yakında borçları olacak. Sonraki nisanda bu ağır koşullarda yine çalışmaya ve yaşamaya mecburlar; bu yoksulluk girdabına bir kez kendilerini kaptırmışlar, çıkamıyorlar. Her sabah 5'te kuru yufka yanına birer bardak çay içip böyle neredeyse aç, çalışmaya gidiyorlar. Adıyaman Kahtalı 65 yaşındaki İbrahim Gezer, elli senedir böyle gezer halde. Üniversiteyi kazanan bir torunu da parasızlıktan bir yıl sonra okulu bırakıp işçiliğe dönmek zorunda kalmış. “Eskiden haysiyet, insanlık var idi. O iş şimdi hepten bitti” diyor.

Kamp alanı dolduğundan yeni giriş yok ama bu sene fındık rekoltesinin yüksek olacağı bilgisiyle, gelen mevsimlik işçi sayısı da artmış. Şehirler arası yollar boyunca kimi boşluklara, kampların az dışına çadırlar kurulmasına jandarma ses etmemiş görünüyor. Kamplarda sayıları yeterli gelmese de kullanma suyu çeşmeleri, tuvaletler ve duşlar mevcut. 27 yaşındaki üç çocuk annesi Gülçin de diğer kadınlar gibi tuvaletlerden şikâyetçi. 1950 kişiye o üç-beş tuvalet yetmiyor, çocukların delikleri taşla doldurmasına, açığa pislemelerine mani olunamıyor. Kesif bir tuvalet kokusu bulutu dolanıyor havada. Kadınlar duş alanlarında rahat edemediklerinden çadırın kenarlarını kapatıp yattıkları, yemek yaptıkları yerde su dökünüyorlar daha çok.

Akşam 6'dan sonra bahçelerden yorgun işçileri taşıyor minibüsler. Erkekler ayılmak için diplerindeki Elekçi ırmağına bırakıyor kendilerini, kadınlar bütün gün çalışmanın üzerine çadır süpürmeye, yemek yapmaya girişiyor. Ateşin üzerinde etrafı isli aliminyüm tencerelere bulabildikleri sebzeler atılıyor.

2 yaşındaki Hayriye Gezer'in oğlu da döndü bahçeden. “Yemeğe kal” diyor. Adıyaman'daki toprak evleri bir gece üzerlerine çöküverince, ne yapsalar bilemeyip Ankara'ya göçmüşler. Ailece çekçek arabalarla şehri gezip kâğıt topluyorlar kışın.

Kâğıt toplayıcısı olan çok aile var kampta. En çok Ümitköy'den çıkıyormuş, Meclis tarafı yasakmış, “Yoksa oradan da çok çıkar” diye hayıflanıyor. Eşinin bir karısı daha olan, üç engelli çocuk annesi Hayriye Hanım bir de hasta. “Ev çöktükten sonra aniden düşünceli oldum” diyor, “Fakirlik sinir hastası yapar mı? Beni yaptı...”

Trafik kazalarında hatırlanan işçiler

Mevsimlik işçilerin varlığını iki vesileyle hatırlıyor Türkiye. Ya Kürt işçilere yönelik linç vakalarıyla ya da seferi haldeyken trafik kazalarının kurbanları olarak... Sair zaman yok gibiler.

“Kendimi bildim bileli tarlalardayım” diyen Ayten Hanım'ın bir-iki sene evvel Tokat'ta işten dönerken bindiği traktör devrilmiş. Kazada bir işçiyle birlikte 13 yaşındaki kızı da ölmüş. Kendisi de ağır yaralandığından ve artık yürüyemediğinden Fatsa'daki ağır kamp koşullarına bir de yatalak katlanıyor, çadırlarda nöbetçilik yapıyor.

Açık kamyon kasalarında, traktör römorklarında işçi taşımaya son dönemde sık ceza kesildiğinden, mevsimlik işçiler minibüslere, midibüslere doluşuyor artık daha çok. Bir kişinin daha sığışması onlar için kâr çünkü, hayatlarını maliyete eklemiyorlar. Ordu'nun çok sayıdaki yerel gazetesi haliyle bu ara içinden fındık geçen haberlerle dolu. Biz oradayken devrilen bir minibüsün haberi vardı; ölü sayısı “az” olunca ulusal medya yer vermeye gerek bile görmemişti.

Cenazelerini gömüp tarlaya çalışmaya dönüyor muhtemelen mevsimlik işçiler. En azından bir yevmiye daha eksikler artık çünkü.

YARIN: Mevsimlik işçiliğin etnik yüzü: Kürtler, Gürcüler, Suriyeliler...

A+ A-
Cumhuriyet İMECESİ