Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Lalelerle Geldiler

28 Mayıs 2013 Salı

Fındıklı Parkı’nda oturmuş, başımıza gelenleri ve gelecekleri konuşuyoruz. Ülkede olup bitenlere üzülmek, sinirlenmek, endişelenmek, çıkış aramak arasında, her zaman olduğu gibi, yine acı çekiyoruz.
Bizi hırpalayan, anlayamadıklarımız değil, anladıklarımız.
Arkadaşım, “
Mitra’yı hatırlıyor musun?” diyor, “Hani, Tayyip Erdoğan yeni belediye başkanı olmuştu; İstanbul’un her yerine laleler dikilmeye başlanmıştı. Mitra, parka dikilen laleleri görmüş ve birden ‘Geliyorlar; buraya da geliyorlar. Biz anlamamıştık. Siz de anlamayacaksınız. İş işten geçtikten sonra fark edeceksiniz. Bunlar... İran’a da lalelerle gelmişlerdi’ diye ağlamaya başlamıştı.”
Hatırlıyorum.
Mitra, İran’daki İslami devrimden kaçan bir ailenin kızıydı. Bizimkine hiç benzemeyen, henüz benzemeyen, bir hikâyesi vardı. Üçümüz, üniversitedeyken tanışmıştık. Seksenli yılların sonuna doğru. Ben Edebiyat Fakültesi’nde okuyordum, onlar Mimar Sinan’da.
Hepimiz yirmili yaşların başındaydık.
Bizim, büyürken sezgilerimizle bulduğumuz özgürlük hedefi, yaşadığımız toplumun özgürlük anlayışından farklıydı. Yakın geçmişteki siyasi kırılmalar, 80 öncesi kurulan hayalleri zincire vuran tedirgin edici bir değişim sürecine girdiğimizin sinyallerini veriyordu. Evet, ülke hızla değişiyordu ama nereye doğru evriliyordu... bilmiyorduk. Henüz bilmiyorduk...
Üniversitelerdeki türban tartışmasının alevlendiği yıllardı.
Biz, kendini ifade etmenin farklı yollarını arayan çocuklardık. Her türlü toplum ve devlet baskısına karşıydık. Yasak kelimesine savaş açmıştık. Türban yasağının yanında olmamız mümkün değildi... Ama türbanı desteklememiz de mümkün değildi. Çünkü türban, dini baskıları meşrulaştırmayı hedefleyen bir simgeydi.
“Özgürlük” kelimesinin arkasına gizlenen bir esaret halini onaylama tutarsızlığıydı. Kadının feodal toplumdaki yerini tarif eden sinsi bir dilin ikiyüzlü kelimesiydi.
Akıldışı bir felsefenin, akılcı felsefelerin dayanaklarıyla kendi akıldışılığını dayatma kurnazlığını anlayabilecek kadar akıllıydık ve aklımız bizim çaresizliğimizdi.
Mitra “
Buraya da geliyorlar... Lalelerle geliyorlar” diye ağladığında, İran’da yaşananlarla Türkiye’de o sırada yaşanmakta olanlar arasında bağ kurabilen insanlar henüz öldürülmemişti; onların akılları akıldışı tariflerle kötülenmemişti. Laiklik kelimesinin bir gün, aydın sandığımız insanların dilinde bile bir küfre dönüşebileceğini bilmiyorduk. Lale ve Allah kelimelerinin ebcet değerinin aynı olduğunu da bilmiyorduk. Devrimden hemen sonra İran bayrağındaki aslan ve güneş amblemlerinin kaldırılıp yerine sembolik bir lale figürü şeklinde Allah yazısı koyulduğunu da bilmiyorduk.
Mitra, sadece çok ama çok üzgündü, onu biliyorduk; ve üzüntüsünü gençliğin melankolisiyle, lalelerde şiirleştiriyor sanıyorduk.
İran’daki İslam Devrimi’nin üzerinden on beş, 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden on dört İran-Irak savaşının bitmesinin üzerinden beş yıl geçmişti. Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanı olmuştu. Şehrin parklarına laleler dikiliyordu ve Mitra adlı İranlı bir genç kız Fındıklı Parkı’nda oturmuş, sadece kendi geçmişi için değil, bizim geleceğimiz için de gözyaşı döküyordu.
O günlerin üzerinden çeyrek asır geçti. Mitra buradan da göçüp Amerika’ya gitti. Tayyip Erdoğan başbakan oldu. Şehirde artık her yıl lale festivali düzenleniyor. Sadece Gülhane Parkı’nda 32 ayrı türde 265 bin lale...
Biz Fındıklı Parkı’nda oturmuşuz. Şiddetli bir lodos var. Sırtımızı ufak bir tepeye vermişiz. Tepedeki herkes, son günlerde gazetede yazılanlara baka baka, Türkiye’nin başına gelenleri, gelebilecekleri ve gelemeyecekleri tartışıyor.
Dalgalar kıyıda patladıkça içimiz ürperiyor.
Mitra’yı hatırlıyoruz.
Haklıymış.
Evet, lalelerle... gerçekten lalelerle gelmişler.

\n