‘Bugünkü sorunların çözümü yine bugünde’

‘Bugünkü sorunların çözümü yine bugünde’

4.01.2026 11:17:00
Güncellenme:
‘Bugünkü sorunların çözümü yine bugünde’

Emrah Safa Gürkan ile kişisel başarısından Türkiye’nin sorunlarına uzanan bir sohbette buluştuk.

Geleneksel akademi dünyasının koridorlarından çıkıp, milyonların pürdikkat izlediği bir dijital ekran yüzüne dönüşmek her yiğidin harcı değil. Hele ki bunu "magazinleşmeden", çıtayı her geçen gün daha yukarı çekerek başarmak tesadüflerle açıklanamayacak bir stratejinin ürünü. Emrah Safa Gürkan, namıdiğer ESG papyonu, hızlı konuşma tarzı ve ezber bozan analizleriyle sırf bir tarihçi değil, yeni nesil bir "bilgi küratörü" olarak karşımızda. 2025 yılı itibarıyla YouTube’un en çok izlenen genel kültür kanalı olan Omnibus’un mimarı Gürkan ile başarıya nasıl ulaştığını ve Türkiye’nin dertlerini konuştuk.

- Omnibus, 2025’te YouTube’un en çok izlenen genel kültür kanalı olarak büyük bir başarıya imza attı. Bu başarının tadını nasıl çıkarıyorsunuz?

Mutlu oldum tabii ama benim için esas zevk sevdiğim insanlarla, kendi ortamımda zevk aldığım bir işi yapmak. Arkadaşlarımla ilgilendiğimiz konular üzerine konuşmak, analizlerimizin yüz binlere, milyonlara ulaşacağını bilmek. Hobi olarak bile tadından yenmeyecek bir şeyi bir meslek haline getirmiş olmak. Bir başka tatmin edici nokta da izleyicilerimizin bizimle beraber kat ettikleri yol. Yorumlardaki soruların, geri bildirimlerin, konu isteklerinin, kaynak önerilerinin kalitesinin beş yılda nasıl arttığını gördükçe çok mutlu oluyorum. İzlenme gibi şeyler tali, yani 5 milyon değil de 3 milyon izlense de bu çok önemli değil. Önemli olan izleyicinin kalitesi.

- Bundan 15-20 yıl öncesine, akademik çalışmalarınızın ilk yıllarında kariyerinizin geleneksel akademi koridorlarından çıkıp dijital bir medya başarısına evrileceğini tahmin eder miydiniz?

Bu, hedeflediğim bir şeydi, rastgele olmadı. Aslında bu içerik üretme macerası çok önce, 2010 yılında daha doktora öğrencisiyken başladı. Chris Gratien ile “Ottoman History Podcast” diye bir seri başlatmıştık. O zaman podcast böyle yaygın bir şey değildi. Uyduruk bir kayıt cihazıyla yıllarca, önce kampüs kampüs sonra ülke ülke dolaşıp röportaj yaptık. Zaten o tecrübe olmasaydı, ne Flu TV’deki programlarda o kadar rahat olabilirdim ne de Omnibus gibi bir kanalı tek başıma sırtlanabilirdim. Hepsi sıralı oldu. Belki çok planlı olmadı ama sıralı oldu. İnsanlar bir gün bir adam papyon taktı, ilginç de biriydi ve bir şekil tutturdu diye düşünüyorlar ama öyle olsaydı bu kadar uzun süre kalıcı olmak mümkün olmazdı.

- Türkiye’de popülerleşen her entelektüel, bir noktada siyasetin "çekim alanına" davet edilir. Sizin bu konudaki mesafenizi biliyoruz ancak merak ettiğim şu: Bugün sizin gibi dijital aygıtları ustalıkla kullanan isimler, siyasetin kurumlarına ihtiyaç duymadan da kitleleri "iyi"ye veya "ideal" olana yönlendirme gücüne sahip mi?

Hayatta en hazzetmediğim şey iyi ya da ideal olanı tanımlamaktır. Bence entelektüelin düşebileceği en büyük tuzak insanlara keskin tanımlar dayatmaktır. Benim ne haddime kendi doğrularımı başkalarına empoze etmek? Benim amacım metodoloji öğretmek, yol yordam, yöntem göstermek. Hocanın görevi odur. Herkes kendi doğrusunu bulacak. Hakkaniyetle kanaat getirmek bir karakter meselesidir, ahlaklılar bunu başarabilir. Bu öğretilemez. Ama sistemli düşünmek, safsatadan uzak durmak öğretilebilir. Metodolojik tuzaklara düşmemek öğretilebilir. Merak övülebilir, dogma yerilebilir. Bu, insanlara dayatabileceğiniz tüm doğrulardan katbekat daha değerlidir. Benim yazdıklarım, anlattıklarım hep tek bir amaca yöneliktir. Metot göstermek.

ÇÖZÜM BUGÜNDE BULUNACAK

- Bir tarihçi ve gözlemci olarak baktığınızda, Türkiye’nin toplumsal belleğinde en çok neyi onarmaya ihtiyacı var? Sürekli bir şeyleri hatırlamaya mı çalışıyoruz, yoksa yanlış şeyleri unutamadığımız için mi yerimizde sayıyoruz?

Bugünü konuşurken bir şeyleri hatırlamaya gerek yok. Tartışma ortamı olmayan, insanların birbirini dinlemediği bir ülkede tarih bilerek sorunlar çözülmez. Problemlerin mahiyetini anlamak, onları daha iyi tanımlamak için tarih belki bize yardımcı olabilir ama unutmayalım, çözüm bugünde bulunacak. Herkesin bu kadar haklı olduğu, bir dinleyip beş konuştuğu bir yerde o sorunları çözemeyince 100 ya da 1000 yıl geriye gitmek basit bir kaçış psikolojisinden ibaret. Ayrıca entelektüel derinliği baltalayabilecek bir faydacılık da içeriyor. Son olarak da bence Batı’nın dünyaya hâkim olmasında en önemli faktörlerden biri ileriye doğru fikir geliştirebilmek. Ortaçağda düşünürler hep dairesel düşünürlerdi, yani bir çerçeve içinde ileri geri gidişler şeklinde okurlardı tarihi. Onun için de hep geriye bakarlardı. Değişim bunu kırınca mümkün olur. Ne yazık ki Türkiye’de bu düşünce hâkim değil. Bugünkü sorunları çözmek için hâlâ geçmişten çözümler çıkarmaya çalışıyoruz. Oysa geçmiş geçti. Aynı yapısal faktörler, kısıtlayıcı etmenler, tarihsel konjontür geri dönmeyecek.

- Geçmişte bilgi sahibi olmak önemli bir güçtü. Günümüzde ise bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Bu zamanda bilgiye sahip olanlar arasında fark yaratan ölçüt nedir? Farklı ve ilgisiz görünenleri bir arada değerlendirip yorumlama becerisi mi yoksa aktarımdaki tuluat ustalığı mı?

Malumatfuruşluğun, yani bilgiyle caka satmanın eskiden bir değeri vardı. Artık bilgi her yerde, ulaşılabilir. Önemli olan artık bağlar kurarak sistematik analizler yapabilmek. Türkiye’de uzun süre entelektüalite, nam lakırdısı yapmak olarak algılanırdı. Yani üç beş sofistike kavram ortaya atılır ve çok yalın anlatabilecek, çok da ilginç olmayan bir şey karmaşıklaştırılırdı. Bir nevi divan edebiyatı. Bence Türkiye artık bunu aştı. Ayın çatlatarak değil, fikir tokuşturarak tartışmanın zamanı geldi.

LİNÇLEYENLER GÜRÜLTÜCÜ BİR AZINLIK

- Artık her cümleniz cımbızlanmaya müsait. Bu da ister istemez bir "linçlenme" kaygısını beraberinde getiriyor. Bu kaygı eleştirel ve özgür düşünce iklimini nasıl etkiliyor?

Linç kültürü özgür düşünce ortamını mahvediyor. İnsanların rahat konuşamadığı bir yerde, en basit sorunları bile çözemezsiniz. Türkiye’de insanların çok linçsever olduğunu düşünmüyorum; sadece gürültücü bir azınlığın Türkiye’deki kamusal alanı esir aldığı kanaatindeyim. İlginç olan, bunun “politik doğruculuk” çerçevesinde artık solda da karşılık bulması. Mesela “cancel culture” (iptal kültürü) diyoruz. Yani birini yok etme kültürü. Tek bir kelimeden dolayı ya da kendini yanlış anlaşılmaya yol açabilecek bir şekilde ifade ettiği için bir insanın tüm kazanımları, itibarı yok edilebiliyor. Ve bu normal hatta daha da kötüsü ilerici bir şeymiş gibi anlatılabiliyor. Bunun çıkış noktası iyi bir şey olabilir; toplumu daha iyi hale getirmek özünde güzel bir hedeftir ama metot doğru olmayınca sonuç negatif. Gene dediğim yere geliyoruz; kendi iyini başkasına dayatmak. Engizisyon da topluma huzur getireceğini düşündüğü şeyler uğruna yaptı onca şeyi. Kimse “Haydi baskıyla insanların hayatını karartalım” diye çıkmıyor zaten yola. “Toplumun daha iyi bir yer olması için baskı kurmalıyım.” diye düşünerek soyunuyor böyle işlere

BİLMEK VE ANLATMAK FARKLI

- Başarınız sizi Türkiye’de sözü en çok merak edilen, "referans noktası" kabul edilen figürlerden biri haline getirdi. Bu konum, üzerinizde dönüştürücü bir etki yarattı mı?

Yarattı tabii. Bir kere bizzat ben çok şey öğrendim. Zira bir konu hakkında bilgi sahibi olmakla, onu yüzbinlerce kişinin önünde anlatmaya girişmek arasında bir fark var. Kafanızda organize etmeniz gerekiyor, bir izlek hazırlarken birçok şeyi eksik ya da yanlış bildiğinizi fark ediyorsunuz. Normalde üşenip okumayacağınız şeyleri de okumak zorunda kalıyorsunuz. Girmeyeceğiniz konulara giriyorsunuz. İzleyiciden gelen yorumlar da yeni kaynaklar ve sorular bulmanıza yardımcı oluyor. 

ÖNEMLİ OLAN METOT

- Sizi başlangıçta bir tarihçi olarak tanıdık ama Omnibus, isminin hakkını vererek sinemadan edebiyata, sosyal bilimlerin her dalına uzanan devasa bir platforma dönüştü. Bir tarihçinin bakış açısını bu kadar farklı alanlara “filtre” olarak uygulamak, kültürel üretimde size nasıl bir manevra alanı sağlıyor?

“Derinlik” tarih içinde bile farklılık gösterebilen bir şey. Mesela 16. yüzyıl Akdenizi ile ilgili bir programdaki derinliği, II. Dünya Savaşı’nda da gösteremezsiniz. Aynı durum tarihi bir film yorumlarken da artan oranda mevcuttur. Bir etimoloji programında da. Burada önemli olan iki şey var. Birincisi, metodunuz sabit kalmalıdır. Yani bir yerde yapısalcı, başka bir yerde özneci olmazsınız. Yoğurt yiyişten tanırlar sizi ki benim bütün uğraşım o yoğurt yiyişi, metodolojiyi öğretmek. İkincisi de, neyi ne kadar bildiğiniz, o konu üzerinde ne kadar emek sarf ettiğiniz konusunda açık olmak. Ama her halükarda, değişik konulardan konuşmak her gün yaptığımız bir şey. Bizi biz yapan şey ilgilerimiz, hobilerimiz aslında. Aksi takdirde herkes sadece işinden ya da uzmanlığından bahseden robotlara dönüşür. Hayatta en korktuğum şey bir çarkın dişlisi olmak oldu. Sadece üç beş noktaya indirgenmek insanı vazgeçebilir yapar. Bu sistemde vazgeçilebilir olmak en kötü şeydir. İnsanı sistemin kölesi haline getirir. Monoton bir hayatın da habercisidir. Yapay zekâ çıkınca zaten böyle kariyerler de pek kalmayacak ama ben ilk baştan beri böyle geniş bir entelektüel yelpazede kendimi geliştirmeye çalıştım. İçlerinden birinde derinleşmem lazımdı, kabiliyetlerim ve fırsatlar ölçüsünde de birini meslek edindim. 

‘PRANGALARIMDAN KURTULDUM’

- Akademik camiada popülerleşen isimler "magazinleşmekle" suçlanır. Sİz de bu eleştirilerden nasibinizi aldınız mı? Yanıtınız ne oldu?

Beklediğimden çok daha azını aldım. Bu süreçte meslektaşlarım bana pek kötü duygularla yaklaşmadılar enteresan bir şekilde. Hazırlıklıydım oysa. 

- Bu kadar çok insan tarafından takip edilmek ve sürekli "doğruyu bilmesi beklenen kişi" olmak, entelektüel bir yalnızlık yaratıyor mu?

Entelektüel yalnızlık yaratmıyor, bilakis düşüncelerimi onlarla paylaşabilmek beni prangalarımdan kurtardı. Yani milyonlarca insan izliyor, binlerce yorum, onlarla yazışmak, fikir teatisinde bulunmak, hakikaten çok değerli bir şey.

NE DİNLİYOR?

- Sinema ve edebiyatla ilgili okuma ve izleme geçmişinizi programlarınız sayesinde üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Peki hangi müzikleri grupları dinliyorsunuz? Müzik konusunda nostaljik misiniz yoksa yeni çıkanları da takip ediyor musunuz?

Müzik zevkim biraz eski. Opera dinlemeyi çok severim özellikle buffa. Böyle Wagner, Puccini falan değil de Verdi, Rossini. Modern döneme gelirsek genelde rock dinlerim. Pink Floyd, Rolling Stones, Dire Straits, Led Zeppelin gibi. Biraz daha yeni Guns and Roses olabilir. Şarkı sözü benim için çok önemli; o yüzden Bob Dylan ve Fabrizio de Andrè. Akıllara Brassens geldiyse, bana hitap etmiyor. Yenilerden Stromae.

GTA 6 VE EU5

- 2026'da hangi oyunları oynayacaksınız? GTA 6'yı en azından kültürel ve antropolojik bir bakış açısıyla merak ediyor musunuz?

GTA 6 ve EU5 oynarım herhalde. FM’nin yenisinde de Fenerbahçe ile kupadan kupaya koşacağım tabii. Ama şu anda o kadar çok işim var ki en azından yaza kadar pek oyun oynayamam herhalde.

ESKİNİN GÜZELLİĞİ YALAN

- Son olarak, dünya tarihinde aslında hiç yaşanmamış ama kitlelerin (belki de işine geldiği için) inanmaktan bir türlü vazgeçmediği o en büyük 'şehir efsanesi' nedir? Bize tarihin en dayanıklı yalanlarından birini anlatır mısınız?

Tarihin en dayanıklı yalanı eskinin daha güzel olduğudur. Bazen öyledir evet; ama bazen de değildir. 

İlgili Konular: #Akademi