Akın Çokuğurluel: ‘Dil Önemini Yitirdi’

Akın Çokuğurluel’in Notabene Yayınları tarafından yayımlanan dördüncü romanı Şimdi Reklamlar’da, kimsenin bilmediği bir dilin, anlamadığı bir cümlenin peşinden koşan İsmet'in, vicdan azabı, suçluluk ve ölüm üçgeninde dolanan yolculuğunu anlatırken, sanal mutluluklarla, pırıltılı vaatlerle çevrelenmiş yaşantımızda, konuşmanın, anlamanın, anlaşılmanın yerini sorguluyor.

30 Temmuz 2021 Cuma, 00:01
Abone Ol google-news

‘REKLAMLAR KÖR EDER!’

- Salman Rushdie, “Reklamcılık büyük çapta dolandırıcılıktı, bir kandırmacaydı, verdiği sözü tutmanın en kötü şöhretli düşmanıydı,” der.

Bir sloganın bir insanın hayatını nasıl darmadağın edebileceğini görüyoruz. Aslına bakılırsa hiçbir şeyi göremeyecek kadar körleştik. Bu durum, beraberinde neleri getirip götürdü?

Reklamların dünyası bildiğimiz dünyadan, alıştığımız gerçeklikten çok uzakta başka bir gezegen. Reklamlara konu olan ürünler dahi gerçekte olduklarından daha büyük, daha canlı, daha parlak, daha cezbedici.

İçeceklerin köpürmesi için sıvı sabunlar ekleniyor, tavuklara kâğıt peçeteler dolduruluyor, süt yerine beyaz tutkal kullanılıyor.

Bilmiyor muyuz? Elbette biliyoruz ama gözümüzü kapatıyoruz çünkü gerçeğe ait hiçbir şey insanı bu denli, aklını yitirircesine cezbetmez, mutlaka bir aldatma, bir kandırmaca gerekir.

Kanmak, insanoğlunun en zayıf halinin sonucudur, en güvensiz halinde ihtiyaç duyduğu bir kucaktır. Ama bu zayıflığı görmez, çünkü insanın bitmek bilmez bir egosu vardır, daha iyiyi elde etme arzusu vardır. İnsan elindekine razı olmaz, hep daha fazlası, hep daha iyisini talep eder.

Giderek adalet duygusunu yitirir, hak hukuku göremez hale gelir. Gözü hep komşunun tavuğunda dolanır.

Sonsuz seçenekler arasında son hızla dönerken, nesneler önemini yitirir, silik, bağımlılık yapan bir his oluşur. Asıl körlük işte budur. Asıl yitirdiğimiz işte bu gerçeklik, adalet ve hak duygusudur.

‘ROMANIMIN DERDİ İLETİŞİMSİZLİK’

-“Şimdi Reklamlar”ın kurgusal süzgecinizden geçiş hikâyesini çok merak ediyorum. Eserinizin, okuru bu denli diri tutması, okurken meraktan içi içine sığamaması bizi etkileyen en önemli neden. Bu hikâyeden bahseder misiniz?

Çağımızın en büyük problemi iletişimsizlik bana kalırsa. Öyle ki, dil önemini yitirdi. Birbirimize duygularımızı emojilerle anlatıyoruz, işaret dili gibi. Tuhaf ünlemler, hitaplar kullanmaya başladık, kısaltıp duruyoruz, alfabemiz değişti, isimlerimizi dahi unuttuk.

Birbirimizin gözünün içine baka baka konuşsak da ne anlattığını duymuyoruz, anlamaya çalışmıyoruz. Herkese eşit, herkese yeterince tepki veriyoruz sadece.

Roman da bu dertten ortaya çıktı. Kurgu içerisinde de beslendiğim o kadar fazla konu oldu ki, hepsi bizden, hepsi alışkanlıklarımızdan, neticede bir tür kara mizah çıktı ortaya. Okuyanı tahmin edemem ama yazarken her an tetiklenmiş, her an uyarılacakmış yazdım.

‘İSMET, İÇTEN İÇE BİZ!’

- İsmet; romanın kalbini oluşturan, unutulmaz bir karakter mükemmelliği taşımakta. İsmet bu arayış yolculuğunda okuruna her ne kadar sorununu sunsa da sizce derdimiz kendimizle mi, yoksa insanlara ulaşıp onların değişmesini mi ümit etmek?

Aslına İsmet inanmak istiyor. Reklamlara bağımlılığı, onlara kanma konusunda bu kadar zayıf olması bundan ileri geliyor. İçten içe o, biziz. Bizim gibi o da en iyiye hakkı olduğuna inanıyor.

Bu noktada değişmek istediğini söylemek doğru olmaz. Girdiği marketten kanatlandırdığını vadeden bir içecek alıyor, hem de iki tane çünkü o içeceğin bir mi yoksa iki mi kanat vereceğinden emin olamıyor.

Aklındaki şey, insanların dosdoğru olması, yalansız, dümdüz. Konuştukları her bir kelimenin anlamı neyse, karşılığında onu bekliyor. Bu çerçevede aslında dilin, lisanın ne olması gerektiğini pasif bir direnişle bize anlatmaya çalışıyor. Bu, ümitten fazlası, daha çok inat, bir tavır, bir başkaldırı.

- Kitabınızdaki, “Ortak acılar, ortak bir dil oluşturulabilir mi?” sorusundan yola çıkarak, acının evrensel bir dili olduğunu söyler misiniz? Ve dil hassasiyetinizden, dilin sonsuz olanaklarından konuşalım isterim.

Dil enteresan bir araç. Kelimeler sihirli, tek bir vurgu ile bambaşka bir hal alır. Aynı şekilde bu vurguyu anlık bir dikkatsizlikle kaçırmanız da bambaşka bir duruma sebebiyet verebilir.

Bir nefes almak, cümlede bir nefes vermek, duraksamak, iç geçirmek, lisanı başka bir hale sokuyor. Karşındaki insanı anlamaya çalıştıkça, onu varoluşu ile birlikte gördükçe, benliğini kavradıkça kelimelerden bağımsız, duygularla geçen bir kavram oluşuyor ki bu lisanın çok ötesinde.

Tam da bu noktada söylemeliyim ki, empati kurabildiğimiz en güçlü an, acı çekme durumudur. Yurt dışı seyahatimin birinde yerel dilde bir şarkı dinledim ve son derece etkilendim. Bir ayrılık, bir isyan, ciğeri söken bir acı vardı şarkıda.

Yanımdaki yerel arkadaşıma, İngilizce olarak şarkıda geçen konuların bunlar olup olmadığını sordum. Şaşkınlıkla onayladı beni. Acı böyle bir şeydir. Ciğerden ciğere geçer. Kelimelere ihtiyacı yoktur.