Arter’de Avant-Garde iki sergi

Dinleyen Gözler ve Yağmur Ormanları, Arter’de başlayan yeni sergilerin içinde Ses ve Sessizlik üzerine düşünmemizi sağlıyor.

20 Ekim 2020 Salı, 02:00
Arter’de Avant-Garde iki sergi
Abone Ol google-news

Konuk Yazar: Serfiraz Ergun

Uluslararası bir proje yarışmasıyla Grimshaw Mimarlık tarafından Dolapdere’de yapılan Arter, bir Vehbi Koç Vakfı sanat kurumu. Geçen yıl açıldı, bir süre sonra da her kurum gibi pandemi yüzünden kapılarını kapatmak zorunda kaldı. Ama eylül ortalarında 5 yeni sergiyle tekrar izleyicisiyle buluştu. Bu beş sergi; Dinleyen Gözler İçin, Yağmur Ormanı V, (varyasyon 3), Gökcisimleri Üzerine, KP Brehmer; Büyük Resim  ve Alev Ebüzziya’nın bu sergi için ürettiği işlerden oluşan Tekerrür.

Arter’in Kurucu Direktörü Melih Fereli, bu sergilerden ikisinin, Dinleyen Gözler İçin ve Yağmur Ormanları’nın küratörü. Melih Fereli aslında makine mühendisi ama Londra Filarmoni Korosu’nda tenor korist ve 1993-2001 yılları arasında da IKSV Genel Müdürü olarak çalıştı. Vehbi Koç Vakfı kültür sanat danışmanlığından sonra da Arter’in kurucu direktörlüğünü yapıyor. Yani teknik alandan sanat alanına geçişi epey yıllar öncesine dayanıyor.

Fereli ile kendi küratörlüğünü yaptığı sergileri dolaşmaya üst kata çıktık. “Dinleyen Gözler İçin, Yağmur Ormanı’nın adeta bir önsözü, oradan başlamamız gerek” dedi. 

Dinleyen gözler için

Fluxus, akma, akış demek. Aynı zamanda 1960’larda başlayan, geleneksel ve profesyonel sanata karşı duruş sergileyen, doğal yaratıcılığa dayanan, sanat tarihini ve elit kültürü reddeden, özgür ve özgün bir sanat akımı. Melih Fereli’nin küratörlüğünü yaptığı her iki serginin de Fluxus akımından etkilendiğini söylersek yanlış olmaz. Her iki sergi de sessizlik, belirsizlik, rastlantısallık, deneysellik ve insan yaratıcılığına dayalı işleri kapsıyor. Ayrıca her iki sergideki tüm işler de Arter koleksiyonundan. Bunlar ses içeren sessiz yapıtlar. Felsefesi, mutlak sessizlik olmaz, müzikal olmayan sesleri de dinlersen bu yapıtların da seslerini duyabilirsin.

Melih Fereli ile Dinleyen Gözler İçin başlıklı grubun salonuna girerken bu işlerin çoğunun aslında müzikle güçlü bir bağ kurduğunu da fark ediyorum. Sağ duvarda göz kamaştıran sarılıkta üç alüminyum plaka sergileniyor. Sesler uzaktan belli belirsiz duyuluyor. Sanatçısı Hans Peter Kuhn, bir ses mühendisi ve besteci. Işık sarı sarı adeta içeriden dışarıya doğru yansıyor. Fereli;  ‘Bir konser düşünün, bir enstrümanın sadece ses çıkardığı zaman önemli değildir, sessiz kaldığı süre de eşit olarak önemlidir. Bu da zaten kompozisyonu oluşturur’ diyor. “Sadece sese odaklanırsan sessizliğin önemini kaybedersin”. Küratör Fereli, Arter’in 200’e yakın sesle ilişkisi olan koleksiyonu arasından 23 tanesini bu sergi için seçmiş. Eserlerin çoğu sessiz, o yüzden bu işler dinleyen gözler için. Büyük salonun kapısından girmeden bir Nam June Paik yerleştirmesi görüyoruz. Paik uluslararası izleyiciye sahip bir sanatçı ve  müziği görselleştirmesiyle tanınıyor. Dünyanın belli başlı müzelerinde yerleştirmeleri ve video çalışmaları var. Nam June Paik’in burada 78-33 ve 45liklerden oluşan plakları dizdiği bir plakçaları var. Bu pikabın kolu uzatılmış ve plaklar üzerine yerleştirilmiş adeta sessiz bir ses heykeli. Büyük kapıdan içeri girince Türk çağdaş sanatının erken dönem temsilcilerinden Füsun Onur’un (sanatçı, Venedik Sanat Bienali pandemiden kapılarını açabilirse Türkiyeyi temsil edecek) Fısıltı isimli yerleştirmesi yer alıyor. Çapraz bacaklı yedi sehpa giderek küçülüp, sessizleşip yedi notanın fısıltıya dönmesini ve sessizliğe kavuşmasını anlatıyor. Serginin bu bölümünün diğer Türk sanatçısı Osman Dinç ve yapıtı Ahlat Ağacına Ağıt. Denizli yöresinde sayıları gittikçe azalan ahlat ağaçlarının fotoğrafları, 80 adet nota sehpasının üzerine çalınacak birer besteymişçesine tutuşturulmuş. Adeta bir sessizlik senfonisi gibi... Ahlat Ağacı Senfonisi’nin nota sehpalarının, yani koronun en önünde de dört solist-  alto, tenor, soprano ve bas - duruyor. İspanyol sanatçı Carles Santos, bir piyanist. Kariyerinin ortalarında müziği ön plana koyarak film, video ve fotoğraf yerleştirmeleri yapıyor. “Ne sanat ne değil”i sorguluyor ve burjuvaların sanatçıya telkinine de fena halde kızıyor. Gomalak cilalı maun bir piyano fotoğrafı duvara asılı. Altında yerde, parçaladığı, tahrip ettiği aynı piyanonun molozlarını yerleştirmiş ‘ben bu şartlanmalara baş kaldırıyorum’ diyor. Bir Fluxus sanatçısı Dick Higgins’in iki işinden 48 No’lu Senfoni, üzerine saçmalı tüfekle ateş ettiği bir nota kâğıdına boyalarla yaptığı müdahalelerle adeta tüfek sesini bizlere de dinletmek istiyor. Kozlowski’nin Etik Üzerine Denemeler isimli yapıtı, Danimarkalı sanatçı Lene Adler-Petersen’in kaşık helvalarını andıran alçı kalıpları ile beyazın her tonundaki duvar yerleştirmeleri, İzlandalı sanaçı Fridfinnsson’un boyalarını karıştırdığı çubuklarla 10 metrelik tavandan aşağı yerleştirdiği nesneleri diğer işler. Beni yaratıcılığıyla etkileyen iş ise Alman sanatçı Annette Ruenzler’in 9.5 metrelik tavandan aşağı sallandırdığı ucunda buğulu ampul takılı elektrik kordonlarının, yani 12 adet aydınlatma armatürünün tasarımları ve kaliteleri farklı bardakların ve sürahinin içinde işlevsel özelliklerini sonlandırıp, estetik niteliklerini ortaya çıkarmaları. Basit dille söylenirse bardakların içine kadar giren ampullerin görsel bir şölen yaratmaları. Tepeden vuran ışık hafif bir esintiyle bardakların içinden yere süzülerek yerdeki yansımaları ve sessizce çıkardıkları bir gürültüyü görmemizi ve duymamızı sağlıyor. Fereli’nin “koleksiyondaki yabancı sanatçılardan en önemli eser bu” dediği Joesph Beuys’un Klavier Oxygen isimli kuyruklu piyano, oksijen tüpü, karatahta (aslında yeşil) ve eski usul telefondan oluşan yerleştirmenin önüne geliyoruz.  Joseph Beuys’un ölümünden üç ay kadar önce hasta yatağından yönettiği bir performansın yerleştirmesi bu. 1985’te Hamburg’da bir okulda düzenlenen bir performans. Beuys konser boyunca talimatlarını piyanonun üzerinde duran kara telefonla hoparlör aracılığıyla aktarıyor. Yeşil renkli okul tahtasında da “bir sanat yapıtını layıkıyla tasvir edebilmek için öncelikle aracın kendisinin özgür olması gerekir” yazıyor. Los Angeles’li sanatçı Barbara Bloom’un Körler İçin İşler işini atlamayalım. Yere serili mavi bir platformda Braille (körler alfabesi) ile yazılı metni görebilenler okuyamıyor, çünkü bu alfabeyi bilmiyor, okuyabilenler ise göremiyor. Buradan Melih Fereli ile birlikte Yağmur Ormanları’na geçiş yapıtı olan Julius Koller’in tenis ağlarıyla sarılıp sarmalanmış beyaz piyanosunun önünden geçiyoruz. Ne burjuvalar tenis oynanabiliyor ne de tenis filesiyle sarılmış piyano ses çıkarabiliyor.


Arter’in kapkara ve kocaman Karbon Odası, Yağmur Ormanları sergisine ayrılmış. Kapıdan içeriye girdiğinizde yukarıdan aşağıya sallanan bambu kamışlar, sarkıt ve dikit gibi aluminyum abajurlar gibi çalışmalar ile karşılaşıyorsunuz.

YAĞMUR ORMANI 

Bu avant-garde, sofistike sergiye geçmeden önce biraz Kuzey Caroline’da 1933’te kurulan ve finansal zorluklar yüzünden sadece 24 yıl eğitim verebilen Black Mountain College’den bahsetmem gerekecek. Çünkü bu serginin neredeyse tüm oyuncuları o yüksekokulun öğrencisi. Yirminci yüzyıl Amerikan sanatına yön veren, Nazi Almanyası’ndan kaçan birçok entelektüelin ve sanatçının Black Mountain’a yerleşmesiyle hayat bulmuş bir okul burası. 

Pasifikte yağmur

Arter’in kapkara ve kocaman Karbon Odası, Yağmur Ormanları sergisine ayrılmış. Kapıdan içeriye girdiğinizde yukarıdan aşağıya sallanan bambu kamışlar, sarkıt ve dikit gibi alüminyum abajurlar, kırmızı ve mavi plastik çöp varilleri, buluntu kasnaklar,  dev civatalar, metal ve mika kurdeleler, denizci kürekleri, tenis raketleri ile karşılaşıyorsunuz. Adeta trapez yapan metal-plastik-ahşap-cam buluşması gibi. Bu sergi resmi adıyla Yağmur Ormanı V (varyasyon3) sergisi ve Arter’de dünya prömiyerini yapıyor. David Tudor tarafından tasarlanan ve Composers Inside Electronics (CIE) Inc. tarafından gerçekleştirilen, (David Tudor’un ölümünden sonra da John Driscoll ve Phil Edelstein tarafından yürütülen)  bu serginin küratörü de Melih Fereli. Aslında Yağmur Ormanı’nın dört varyasyonu var, bu üçüncüsü.

Yağmur Ormanı’nın hikayesi şu: Ünlü modern dansçı Martha Graham’ın koreografçısı Merce Cunningham, 1968 yılında bir gün Yağmur Ormanı isimli bir dans gösterisi üretmek istiyor. Çünkü Pasifik’te yağmur ormanlarının sesini dinleyerek büyümüş.  Avant-garde elektro akustik müziğin öncüsü John Cage’den müzik konusunda beste yardımı istiyor. Cage de piyanisti David Tudor’u öneriyor. David Tudor piyanist ve elektronik müzikte uzman. Şu modern bale gösterisinde yer alan diğer oyunculara bir bakın; Jasper Johns kostümleri üstleniyor. Önce çıplak dans etsinler diyor ama sonra ten rengi vücudu saran mayolar yapıyor. Sahne tasarımını Robert Rauchenberg yapıyor, Andy Warhol ise sahne dekorunu. Ağaçlı bir orman değil de helyum gazı ile doldurulmuş gri metalik yastıklardan bir orman yaratıyor. İşte Yağmur Ormanları projesi böyle başlıyor. 1973’te de David Tudor, Yağmur Ormanı’nın müziğini yaratan sanatçı grubu CIE ile Yağmur Ormanları yerleştirmesinin ilkini gerçekleştiriyor. Grup önce eskicilerden, antikacılardan, çöplükten buluntuları topluyor. Müzisyenler her obje için 50’şer ses dosyası hazırlayarak bilgisayara yüklüyor ve sergide gördüğümüz, biraz önce anlattığım her objenin yani buluntunun üzerine yerleştirilen frekans dönüştürücüye ses frekansları gönderiyor. Kuş gibi öten dev metal contalar, gıcırtı çıkaran mika kurdeleler, uğultulu lambalar gibi havada asılı 20 buluntu obje arasında kendi kendini icra eden bir ses yerleştirmesi de böylece hayata geçiyor. Sergiye her girişte başka bir ses yerleştirmesiyle karşılaşıyorsunuz çünkü bu ses düzeni de düzensizlik içinde ve rastlantısal. 

Salzburg Modern Müze

Yağmur Ormanı’nın bir varyasyonu MOMA (Museum of Modern Art) New York’ta, diğeri Salzburg Modern Müze’de, Lyon’da ve 2016’da üretilen üçüncü varyasyon da 2018’de Arter tarafından satın alındı. Yağmur Ormanı’nın sergilendiği Karbon Odası’nın duvarlarına dizili sandalyeler dikkatimi çekti. İzleyiciler bu sandalyelerde bu müzik eşliğinde oturup meditasyon yapıyormuş.  Arter’in sergileri 2021 Ağustos ayına kadar izlenebilecek.

İSTANBUL MODERN SİNEMA’DA ‘VİŞEGRAD DÜŞLERİ’

Vişegrad ülkeleri sinemalarından örneklerin sunulacağı “Vişegrad Düşleri” başlıklı sinema programı 22 Ekim - 1 Kasım tarihleri arasında İstanbul Modern Sinema’da izleyiciyle buluşacak. Vişegrad Film Günleri’nin beşincisi olarak gerçekleşen seçkideki dokuz film, ortak coğrafya ve kültüre sahip dört ülkenin Holokost’tan komünizme paylaşılan tarihin izlerini, geçmişten bugüne taşıdıkları düş ve düş kırıklıklarını, günümüz toplumlarının sosyal gerçekçi karmaşasını farklı dönem ve hikâyeler üzerinden inceliyor. “Jüpiter’in Uydusu”, günümüz Macar toplumunun sağcı politikalarını fantastik bir lensle izlerken, 1945 (2017) Western türünü tersten yorumlayarak toplumun soykırım geçmişiyle, savaş günahlarıyla, ölümle hesaplaşma hikâyesini anlatıyor. Programda Çek sinemasından Jan Sverák imzasını taşıyan ve En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre ve Oscar ödüllerini alan “Kolya”da (1996) yer alıyor. 

Avrupa sanat sinemasının başyapıtlarından Krzysztof Kieslowski’nin, “Veronique”in İkili Yaşamı (1991), Fransa ve Polonya’da birbirinden farklı yaşam süren iki genç kadın Veronique ve Weronika’nın paralel hayatlarını kurgularken, ruh ikizliği, mistisizm ve özlem üzerine bir film. 

Türkiye prömiyeri

Programda yer alan Polonya sinemasından iki yeni filmin de Türkiye prömiyeri İstanbul Modern’de gerçekleşiyor. İlki, terapiye katılan bir grup insanın hayatlarından kesitlere odaklanan dram, “Kaybedecek Bir Şey Yok” (2019), İstanbul Modern’in üyelerine özel çevrimiçi gösterildikten sonra program kapsamında sinemada gösteriliyor.