‘Asıl hikâye bizi tutsak alan anlarda’

Can Gazalcı’nın yeni romanı “Meyname”, meyhaneleri dolaşarak babasından iz arayan bir adamın yaklaşık 60 yıllık zaman dilimi içinde kendinden önceki iki nesilden can acıtan sırlar bulmasını anlatıyor. Gazalcı’nın yazımı on üç yıl alan romanı, dinlediği yüzlerce anıya, gözlemlediği onlarca mekâna, kulak verdiği sayısız sohbete yaslanan sarsıcı bir kurguyla ilerliyor. İnsanı tutsak kılan “an”ların peşine düşen yazar; üç kuşağın, büyük sevdalardan süzülüp gelen tarihinin yeniden yazıldığı romanında, bir günlük çerçevesinde insan denilen muammayı çözümlüyor. Geçmişin ömür boyu mıh gibi yürekte deruni aşklarını “Meyname”nin merkezine konumlarken bir yandan 1960’lardan kalma tarihi meyhanelere bir yolculuk sunuyor.

12 Eylül 2020 Cumartesi, 00:22
Abone Ol google-news

- Bu romanı on üç yılda yazdığını belirtiyorsunuz girişte. Bu zaman aralığı romana, diline nasıl yansıdı? Bir de romanın sonunda yer alan “2006-2019, Ankara, Konya, Bodrum, Erzurum, İstanbul, İzmir, Ankara, Fethiye, Ankara, Mersin, Ankara, Çalıkuşu.” dipnotu... Bu hatta mı yazdınız?

Romanın en çok günlük hayat gözlemlerine dayandığına inanırım. On üç yıl boyunca üzerinde devamlı çalışmasam da beni ve dış dünyayı yenileyen gözlerimle her yıl, başına oturup yazdıklarımı yeniden gözden geçirip geliştirmeye çabaladım. Romanın sonuna not düştüğüm şehir isimleri, romana yeni unsurların katıldığı yerleri işaretliyor, sondaki Çalıkuşu ise Meyname’ye noktayı koyduğum Ankara’nın tarihi meyhanesi.

- Romanınız başlarda tek gibi görünse de aslında çok aşamalı bir yapıda gelişiyor. Arka planındaki ezber bozan öyküler silsilesiyle hem zehir hem panzehir niteliğindeki günlükler; Barış ve Yeşim başta pek çok kişinin hayatını kökten değiştiriyor. Barış, babası Mustafa ve Asude arasındaki aşkı anlatan günlüklerin izini dedektif gibi sürerken buldukları karşısında neye dönüşüyor?

Hem zehir hem panzehir nitelemenizi çok sevdiğimi söylemeliyim. Romanı ruhuna girerek okuduğunu gösteriyor ki benim için çok sevindirici. Barış dönüşen bir karakter ve bu dönüşümü perişan olarak yaşıyor, kaybettiği hiçbir şey yok, yeniden eski hayatına dönebilir ama dönemiyor, kendisini derinden sarsan olaylarla karşılaşan hiç kimse, hayatına eskisi gibi devam edemez. Zaten roman en çok bu tutsaklıkları anlatıyor. Bizi “an”lar tutsak alıyor, her insanın bu anlarının peşine düştüğünüzde herkesten bir roman çıkar, bu anlar hem biriciktir hem de araya karbon kâğıdı konulmuşçasına ilk insanlardan bu yana sürer gider. Meyname’de “an”lar başka “an”ları tetikliyor ve bir bakıyorsunuz ki o anlar ömür olmuş.

‘HEPSİ GERÇEK HAYATTAN ESİNLİ’

- Çoğu istikameti alkole doğru tam yol çizmiş yaşamlardan her bir kesitte ezberi bozuluyor okurun. Her an yeni bir gelişme ile karşılaşıyoruz. İmlediğiniz gibi romanınızda bir tane bile “kötü” karakter yok. İşiniz insan denilen muammayla...

Öykü de roman da öncelikle insanın çözülememiş gizemlerine ışık tutmalıdır bence. Gizemi çözemez ama onu bize gösterir. Çözülememiş derken neyi kast ediyorum. Anlaşılmaz, belki hepimizin gösterdiği, tanık olduğu ama bir türlü açıklayamadığımız davranışlarımızı... Meyname’nin okurlarından bazıları “Hayır canım bu kadar da olur mu, mümkün değil böyle bir şey, kimse böyle yapmaz” diyecektir. Bunu derken de aslında kendini de zaman zaman böyle davranışlar gösterdiğini bilecektir ya da bunları yapmanın tam kıyısından döndüğü zamanları... Ve onlara bir yanıtım daha vardır: O kadar inanılmaz gelmesinin nedeni hepsinin gerçek hayattan esinlenerek yazılmış olmasıdır. İşte muamma burada... İyi-kötü meselesine gelince... Evet çevremizde gerçek kötüler de yok değil ama büyük çoğunluğumuz “birbirimizin” kötüsüyüzdür. Bir de kimseyi kötü bulmayıp hayatını çektiği acılara göre biçimlendirenler var. Yalnızlıkla büyük acılar çekiyorlar. İşte onlar en çok yazmaya değer olanlar bana göre.

- Tıpkı “Meyname”nin sürprizli bir o kadar da hüzünlü, inceden kanayan, mektuplu, deruni aşk hikâyeleri gibi... Ömür boyu mıh gibi yürekte...

Meyname, böyle bir okuma yapıldığında gerçekten birden çok aşk hikâyesinin birbirlerini etkilemesi olarak ele alınabilir. Birlikteyken karşılıklı olan, birlikte olmadan karşılıklı olan, birlikte olsalar da tek taraflı yaşanan, bazen de hiç birlikte olmadan sürüp giden aşklar var Meyname’de... Biri olmazsa diğeri olmayacak şekilde ilerliyor hikâye.

DEĞİŞEN KÜLTÜR

- Ankara’nın 60’lı yıllardan kalma tarihi meyhanelerini araştırmaya başlayan Barış, tarihi mekanlarda buluyor kendini; maharetli garsonlarla, rakı üstatlarıyla tanışıyor. Fark edilmeyecek gibi değil o kaybolan doku, yaşam biçimleri, mekanlar, bellek... Arkadaşı Hakan’ın dediği gibi “Bir daha yaşanmayacak şeyler bunlar”.

Haklısınız, bir zamanların Ankara’sındaki meşhur mekânları ve bugün yerlerinde neler olduğunu araştırırken bu değişen kültürü de görmüş oldum. Benim kuşağım -43 yaşındayım- hâlâ meyhanelere gitmekten zevk alıyor. O eski tadı veren yerler de giderek azalıyor ama yok değiller. Birçok şehirde en az bir tane bulmak mümkün. Birbirini anlayabildiğin, dinleyebildiğin, karşısındakinin gözlerinin içine bakıp hüznünü, keyfini görüp paylaşabileceğin bir yer Meyhane. İnsanı çözen bir hâli var. Bizler daha çok yalnızlığa mahkum edilirken, en iyi, en birinci kendimiz olduğumuz, birbirimize kazık atmanın makbul olduğu habire bize fısıldanırken elbette meyhane kültürü de değişiyor. Birbirlerini anlamaya çalışmadan bir mekânda sallanıp durmayı tercih etmek zorunda kalanlara kızamıyorum çünkü bu çok daha korunaklı. Ama acı.

Meyname / Can Gazalcı / Edebiyatist Yayınevi / 288 s.