Ben Beynim Değilim!

Bugün sinirbilimdeki müthiş ilerlemeler sayesinde beyinde gerçekleşen hasarlar sonucu ortaya çıkan nörolojik işlev bozukluklarını düzeltmeye yönelik çok ciddi ve umut verici çalışmalar yapılıyor.

17 Nisan 2021 Cumartesi, 15:58
Ben Beynim Değilim!
Abone Ol google-news

“İnsan ‘yönelimsel’ bir varlıktır,” der Franz Brentano. Felsefe ve psikiyatri tarihinde iki çok önemli düşünüre hocalık yapmış bir filozof ve psikologtur. Felsefeyi psikolojiyle bir arada düşünen ve hatta psikolojinin felsefenin temel bilimi olduğunu söylüyordu. Yönelimsellik – intentionality – insan zihninin real ya da irreal bir nesneye yönelmesi, ilgisini ona yöneltme becerisi olarak tanımlanabilir. Algılama, inanma ya da tutku duyma ancak böyle gerçekleşebilir. İnsanın bu becerisidir onu ötekiyle ilişki kurmaya, iletişime geçmeye, onunla etkileşim içinde olmaya iten. 

Çok önemli iki düşünür – en azından benim için önemli – 1870’li yıllarda Viyana Üniversitesi’nde okudukları yıllarda ondan ders almışlardır. Sigmund Freud’un – her ne kadar kendisi reddetse de – felsefeyle olan yakın ilişkisinde ve psikanalizi neredeyse tam anlamıyla bir felsefe okulu olarak kurmasında Brentano’nun çok önemli etkisi vardır. 

Edmund Husserl, 20. yüzyıl başında felsefenin yönünü değiştirecek olan fenomenolojiyi kuran filozoftur. “Şeylerin kendisine ger dönmek!” olarak belirlemişti felsefesinin mottosunu. Ve yönelimsellik de fenomenolojinin temel kavramı oldu. Bugün psikanalizin geldiği noktada çok önem kazanan ‘özneler arasındalık’ kavramının temelinde de fenomenolojinin yönelimsellik özelliği bulunur. 

Bence bundan çok daha önemli olan, Karl Jaspers, Ludwig Binswanger ve Martin Heidegger’in fenomenolojiyi alıp psikopatolojinin, psikiyatrinin ve felsefenin üzerine inşa edildikleri kavram haline getirmiş olmalarıdır. Özellikle psikopatoloji ve psikiyatri için fenomenoloji temel metodoloji olarak önemli hale gelmiştir. Bugün sinirbilimdeki müthiş ilerlemeler sayesinde beyinde gerçekleşen hasarlar sonucu ortaya çıkan nörolojik işlev bozukluklarını düzeltmeye yönelik çok ciddi ve umut verici çalışmalar yapılıyor. Ama bu konusu esas olarak ‘beyin’ değil, ‘bir kişi’ olarak insan olan psikiyatri için de aynı derecede ve anlamda umut kaynağı olamaz maalesef. Günümüz psikiyatrisi büyük ölçüde bunu böyle görüyor olsa da. 

Fizyoloji ihtisas yıllarını sinirbilim alanında çalışarak geçirmiş ve hâlâ sinirbilim literatürünü takip eden ve sinirbilimi önemseyen bir psikiyatr olarak söylüyorum bunu. Tekrar etmekte fayda var: Psikiyatrinin konusu ‘kişi’dir, beyin değil. Bir kişinin eylemlerini ve yapıp ettiklerini beynin hangi işlevleri sayesinde nasıl yaptığını ve düşünce, duygu ve davranışları sırasında beyinde nörokimyasal, nörofizyolojik olarak ne olduğunu en ince ayrıntısına kadar tespit edebilir sinirbilim. Ama insanı ‘bir varolan olarak kişi’ yapan özelliğini, yapıp ettiklerini ‘neden’ yaptığını açıklayabilmesi mümkün değildir. İnsan beyninden fazlasıdır. Beyin, insanın çok önemli bir organıdır ama yalnızca bir organıdır. İnsan beyne ait değildir, beyin insana aittir. 

Çizen: Özge Ekmekçioğlu

Hayvan cinsine ait bir tür olarak insanın ‘kişi’ haline gelmesini sağlayan şey, ne yapıyorsa onu neden yaptığıdır. Bu onun ne olduğunu belirleyen temel özelliğidir. Bu ontolojik bakışa sahip olmayan, yani bir varlık olarak insanın ne olduğunu anlamaya çalışmayan bir psikiyatrinin gelecekte kendi varlığını koruyamayacağını düşünüyorum. Normlara uygun davranmayan, normalden sapan davranışlarda bulunan, garip düşünceler öne süren bir insanı, yani bir psikiyatri hastasının hastalığını açıklamak mümkündür. Ama onun bu hastalığı aracılığıyla kendi ‘yaşam dünyası’nda neyi çözmeye çalıştığını anlamamız mümkün olmaz. Yani onu bir kişi olarak anlamamız mümkün olmaz. 

Psikiyatrinin günümüzdeki en önemli çıkmazı buradadır. Kendini yalnızca bir doğa bilimi olarak tanımlama gayretiyle bilimsel olanın yalnızca kanıta dayalı tıp yöntemleriyle ulaşılan bilgi olduğunu varsaydığı sürece giderek önemini ve anlamını yitirecektir. Çok uzun yıllardır bu bakış açısı nedeniyle psikiyatride hiçbir ilerleme söz konusu olmamıştır. Sinirbilim yöntemleriyle hiçbir hastalığı daha iyi anlıyor değiliz ve hiçbir psikiyatrik hastalık için daha etkili bir ilâca sahip de değiliz.

Bir insana yardım edebilmek ona bütün varlığımızla yönelip onu gerçekten dinlemek ve bu sayede anlayabilmekle mümkün olur. Hastamızın acılarını geçici olarak dindirebilmek önemlidir elbette ama onun insan olarak ne olduğunu anlayabilmek istiyorsak biyolojiden felsefeye, özellikle de ontolojiye dönmek zorundayız. Karl Jaspers ve Ludwig Binswanger bunu daha 20. yüzyılın başında görmüşlerdi. Biz yalnızca görmezden gelmekten vazgeçmek zorundayız artık. 

Ben buna ontolojik psikiyatri, kısaca ‘ontopsikiyatri’ diyorum. İnsanın bir varolan olarak ne olduğunu anlayamazsak ona yardım etme şansımız olamaz, bu da ontolojik bir psikiyatriyle mümkün olabilir.