Dursun Akçam’ın edebiyatçı kimliği

Yaşamı ve yapıtlarıyla, bugün de özgürlük ve insanca yaşam kavgamıza ışık tutan Dursun Akçam’ın tüm yapıtları Literatür Yayınevi tarafından bir kez daha yayımlanıyor… Hegemonik toplumsal yapıların öne çıktığı günümüz ortamında; çarıklı ayaklarıyla çıktığı yoksul köylülükten köy öğretmenliğine, sendikal mücadeleye, gazeteciliğe ve arkasından edebiyat alanına uzanmış, evrensel olarak adını duyurmayı başarmış Dursun Akçam’ın yazınsal öyküsüne bir kez daha yakından bakmakta yarar olacaktır.

22 Nisan 2021 Perşembe, 00:06
Abone Ol google-news

Kültür ve sanat, insan imgelem gücünü doğrudan etkileyen, düşünce ve dil dünyasının belirlenmesinde derin izler bırakan eylemliliklerdir. Edebiyat yapıtının bağlamsal çağrıştırmaları ve retorik arka alanı, bireyin yaşamı algılama, yargılama, kavrayış öğelerinin oluşumunda belirleyici bir rol oynar...

Aynı zamanda bilginin yapılanmasında, tekilden tümele, tümelden tekile akan us yürütme alanlarının gelişmesinde yol gösterici olur. Başka bir deyişle, toplumsal geleceğin düşünsel temelleri kültür ve sanat üzerinden atılır, diyebiliriz…

Batı’dan gelen Şarkiyatçı kültürel saldırılarla Batı karşıtıymış gibi görünen Doğulu bezirgânlığın kitleleri birbirine düşman ettiği, kimi rızaya dayalı, kimi baskıyla oluşan hegemonik toplumsal yapıların öne çıktığı böyle bir ortamda çarıklı ayaklarıyla çıktığı yoksul köylülükten köy öğretmenliğine, sendikal mücadeleye, gazeteciliğe ve arkasından edebiyat alanına uzanmış, evrensel olarak adını duyurmayı başarmış Dursun Akçam’ın yazınsal öyküsüne yakından bakmakta yarar olacaktır.

Dursun Akçam’ın tüm yapıtları Literatür Yayınevi tarafından bir kez daha yayımlanıyor… Yazın dünyası onun imge ve kavga dünyasıyla yeniden tanışacak.

Dursun Akçam Kuzeydoğu Anadolu’da yüzlerce yıl birçok kavime Anadolu’ya geçerken ev sahipliği yapmış, değişik kültürleri, dilleri konaklatmış, bugüne kadar bağrında, bir arada yaşatmış Kafdağları yazarıdır.

1962 yılında “Analar ve Çocuklarımız” başlıklı öykümsü röportaj ile Milliyet Gazetesi Ali Naci Karacan Ödülü’nü kazanır ve yazın dünyasına ilk adımını atmış olur. 1964 yılında yayımlanan Maral adlı öykü kitabıyla da adı bir kez daha duyulur.

Dursun Akçam öyküleri sıcacık bir insan sohbeti tazeliğinde, yüz yüze yapılmış görüşmeler canlılığında birer röportaj gibidir aynı zamanda. Yazının bu iki türü onun öykülerinde iç içe girer, hareketli, sinematografik bir özellik kazanır.

1976 yılında Kanlıderenin Kurtları adlı romanıyla Türk Dili Roman Ödülü’nü alır. “Haley” öykü kitabı ile Altın Portakal Öykü Ödülü de kendisine verilir.

Almanya sürgün yıllarında yazdığı Dağların Sultanı’nda Anadolu eşkıya geleneği ile modern Batı kapitalizminin kent toplumu sinkritik bir yapı içinde yan yana gelir; müthiş bir imgelem harmanı kurulur.

Kafdağı’nın Ardı, çocukluk ve gençlik çağını özetlediği bir anı roman gibidir…

Dursun Akçam üzerinde konuşurken Batı ortaçağını kapatan Rönesans romanının kurucusu sayılan Rabelais üzerine yapılmış bir değerlendirmeyi anmakta yarar vardır. “Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Başından sonuna kadar romanın tamamı, yazıldığı zamanın hayatının ta derinlerinden çıkıp yeşermiştir. Rabelais’in kendisi de o hayatın bir parçası, o hayata ilgi duyan bir tanıktır.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s 471)

İRONİK-GERÇEKÇİ CİDDİYET

Dursun Akçam, yerel dil kullanımı, dil çeşitlilikleri, bir dilden diğerine, bir kültürden diğerine akışları didaktik bir biçimde görünür kılarak, kimi kutsal ve hiyerarşik anlayışları, kavramları sorgulanabilir duruma getirir. Halk kültürünün gülmece gücüyle şenlikçi, barışçı bir atmosfer oluşturur. Bu anlamda bir tür farkındalık üretme çabasına girer.

Bir yandan kardeş ölüsünün getireceği ekmeğin hoşluğuyla yaratılan ironik-gerçekçi ciddiyet (Ölü Ekmeği- öykü-), bir yandan her konuşanın bir diğerini kışkırtarak gerçeğe çağırdığı anakrizisin, değişik görüşlerin yan yana sergilendiği sinkrisisin alanıdır Akçam metinleri.

Köy meydanları, cami önleri, bakkal dükkânları, Almanya kafe ve barları Sokrates’in ünlü Atina Pazar meydanları gibi halkın toplanarak kıyasıya tartıştığı, herkesin birer ideolog kesildiği diyalojik şenlik alanlarıdır. Kahraman ve karakterler sürekli bir tartışma içindedirler. Tartışmalarda kutsal olana da dil uzatılır, söz esirgenmez. Kahraman ve karakter adları bireyi nesneleştiren, biçimleyen simgeler değil, genel bir şenlik imgesinin parçalarıdır.

AKÇAM’IN LAKAPLARI VE ÇOĞUL DİL YELPAZESİ!

Rabelais romanının ana özelliği olan lakap kullanımı da vazgeçilmez üslup özeliklerindendir. Dursun Akçam’ın kuttörelerden, oyundan, oyunculuktan gelişmiş çoğul dili, geniş bir tarihsel derinlik taşır. Şaman geleneklerine, kan toplumuna kadar uzanır.

“Güneş ateşten kamçısını vura vura Emirdağ’ın başına bindi. Değirmileşti, kızardı, devrildi gitti. Gölgede toprak soluklandı. Börtü böcek canlandı” (Kanlıderinin Kurtları). Kamçı, ateş, at, şaman kuttörelerinin vazgeçilmez öğeleridir.

Roman boyunca, özdeyişler, Dede Korkut dili anlatıya yedirilerek işlenmiştir.

“Halı yastığına dal verdiler” / “Kork abrilin beşinden, öküzü ayırır eşinden” / “Ak duvağın başı karlı dağlarca olsun.” / “Onursuzlar dirisinden cenk meydanında er ölüsü yahşıdır.” / “Öz başına özgensin balam.” / “Fukaranın ektiği bitmez, dürttüğü biter.” / “Söyle canım, okunu attın, yayını saklama.”

KARNAVALCI ÖĞELER

Yağmur duasına çıkmış köylüler Kepçehatun bezetmesi için eski bir ahır süpürgesi kullanılmıştır. Süpürgenin kendisi zaten şenlikçi bir öğedir (Rabelais ve Dünyası, s. 299; Korkunç İvan’ın feodal kastlara karşı mücadele eden Opriçnina adlı, hiyerarşi karşıtı askerlerinin sembolleri de süpürgedir)... Ayrıca ahır süpürgesinin kullanılmasıyla, hayvan dışkısı, süpürgeye katılmış ikinci bir karnavalcı öğe olarak anlatıda yer almaktadır.

Aynı zamanda “oyuncu dil kullanımı” ve gülmece öğesi öne çıkmıştır. Halk gülmece kültürünün tüm tekil güçler iktidarlar karşısında yüzlerce yıl ayakta kalmayı başarmış gücü Dursun Akçam yapıtlarında kimi patlayan bir kahkaha, kimi metnini tümüne serilmiş sinsi bir öğe olarak yer alır.

Yörede varlığını sürdüren çeşitli dil ve lehçeler Akçam yapıtlarında büyük bir hoşgörü ortamı içinde, birlikte yaşar. Poliglossia (aynı ulusal kültür içindeki ayrı diller) ve heteroglossia (değişik kültürlerin metne yansıyan ayrı dil özellikleri) gözlenir...

Dursun Akçam’da bu farkındalık Almanya döneminde yazdığı yapıtlarında (Öğretmeni Kim Öptü, Generaller Birleşin, Dağların Sultanı, Ucu Ucuna Yaşam) göçmen topluluğu ile içinde barınılan toplumun dil ve kültürel ayrılıkları birlikte, yan yana gösterilerek yerleştirilir metne, karşı karşıya konur.

Birini diğerinin türünden anlatmaya, tanımlamaya, birinin olduğu yerden diğerini görmeye çaba gösterir. İmgesel geçişlerde kullandığı parodiyle uzam ve zaman ayrılıklarını ustaca siler; zamandaşlık öne çıkar.

ALTI KÜLTÜR, LEHÇE VE DİL BİRLİĞİ!

Bahtin, Rabelais ve Dünyası’nda üç dilin (Klasik Latince, Ortaçağ Latincesi ve popüler gündelik dil) kıyısında dolaşırken, çağların ve felsefenin sınırlarının görünür olduğundan söz eder...

Dursun Akçam’da altı yedi kültür, lehçe, dil birlikte varlıklarını sürdürürken birbirlerini görür, birbirlerini aydınlatır. Doksan yıl öncesine kadar kültürel zenginliğin içinde Ermeni, Rum, Malakan Rus ve Gürcülerin de yer aldığı yörede, bugün de Yerli (Oğuz kökenli Türk), Kürt, Acem, Türkmen, Terekeme, Karapapak, Azeri kültürler bir arada, barış içinde yaşamaktadır.

Dursun Akçam’ın yapıtlarında kadınlar kavgacı kimlikleriyle toplumun önüne geçerler. Dursun Akçam ve diğer enstitü kökenli yazarlar, Anadolu’nun geleneksel seküler yaşam biçimini işleyerek imgesel bir çığır açmışlardır.

Fakir Baykurt’un Irazcası, Uluguş’u, Dursun Akçam’ın Kanlıderenin Kurtları’ndaki Telli Anası, Ümit Kaftancıoğlu’nun Güllüsü edebiyatımızda yozlaşan toplumsal yapıyla kavgalı kadın kahramanlar olarak özgün bir yer tutarlar.

ZENGİN KÖY EDEBİYATI

Dursun Akçam ve diğer Enstitülü yazarların yapıtlarını bir “yoksulluk edebiyatı” karalaması, “köy edebiyatı” küçümsemesi ile dışlamış, görmezden gelmiş seçkinci, taklitçi ve derebeyci kültür ortamımız, aslında kendi zenginliğinin, bitmez tükenmez kaynağının uzağına düşmüş olduğunun ayrımında değildir...

Bu yapıtların savunuculuğunu yapmış diğer kesim de, türün yalnızca “halkın çile ve sıkıntılarını yansıtan” bir tarzı benimsemiş olduğunu söyleyerek bu yapıtları kaba bir “toplumcu gerçekçi” kavram başlığı altında toplamış, onu değersizleştirmiş, yavan ve kuru bir yergiciliğe indirgemiştir.

Bahtin, Rabelais ve Dünyası adlı yapıtının girişinde şöyle diyor: “Bu kitapta o denli üzerinde durulan ‘grotesk gerçekçilik’, 1930’lu yıllardı toplumcu gerçekçiliği tanımlamak için kullanılan kategorilerle taban tabana zıtlık gösterir”. (Rabelais ve Dünyası, s 20)

Dursun Akçam’ın yaşamı ve bize bıraktığı yapıtlar, bugün de özgürlük ve insanca yaşam kavgamıza ışık tutuyor. Işıkları sonsuz olsun…