Erkekler kadınlar kadar dürüst değil

NTV'nin genel yayın yönetmeni Ömer Özgüner, ilk kitabı 'Başkasını Seviyorum' ile erkek dünyasını buluşturuyor okuyucuyla. Hem de kendi deyimiyle "günümüz erkeklerinin dünyasını." Kitap, aldatan, aldanan, korkan ama kendi mutsuzluğuna çıkış arayan erkeklerin geçmişten taşıdıkları travmaları da aktarıyor.

27 Eylül 2009 Pazar, 07:01
Abone Ol google-news

Başkasını seviyorum. Bir romanın giriş cümlesi bu. NTV’nin genel yayın yönetmeni Ömer Özgüner’in ilk kitabının adı aynı zamanda. Özgüner, kitabıyla yoksunluklar, kendini ifade edemeyişler ve bastırılmışlıkların ışığında kadın ve erkek ilişkilerine bir bakış atıyor. Bir aşk kitabı olarak algılansa da aslında kendi kuşağını tarif ediyor Özgüner. Özellikle de bu kuşağın yoksunluklarıyla büyümüş bir erkek topluluğunun günümüze taşıdığı travmaları anlatıyor. Aşk, aldatma, terk etme ve terk edilme korkusu gibi pek çok şeyi aynı düzlemde sorgulamaya alan erkekleri, bir kez daha sorguluyor. Bir anlamda kendisiyle yüzleştiriyor erkekleri. Buna karşın kitapta kadınların yaşadıkları silik ve belirsiz. Yapmak istediği de buymuş Özgüner’in: “Bir yakınımı kaybettiğimde gazetedeki ölüm ilanlarına bakmıştım. ‘Bak, başkaları da ölüyor ve birileri bununla baş edebiliyor’ diye. Bu kitap da ‘bak senin yaşadıklarını başkaları da yaşıyor, yalnız değilsin’i anlatıyor. Ama erkekler açısından.”

Özgüner’in içinde kalan tek bir şey var. O da gençlik yıllarında üzerinde hissettiği bastırılmışlık. Bir kitaba ulaşmanın dahi zor olduğu bu dönemde, kitap yazabilmek ve kendini yazıyla ifade edebilmenin eksikliğini yaşamış. “Keşke daha önce yazabilseydim” diyor. Hatta bu, onun ifadesiyle “belli bir kuşak için ciddi bir travma.” Şimdilerdeyse ikinci kitabını yazmaya başlamış bile. Bu kitapta da zor ve karanlık bir erkek tipiyle tanıştıracak okuru.

- NTV’nin genel yayın yönetmeni neden kadın erkek ilişkileri üzerine bir kitap yazar?

- Bu bir kurgu roman. Doktor da olabilirdim, avukat da. Evet, pek çok mücadelenin sert yaşandığı bir alanda çalışıyorum. Ama bunları yazmak gelmedi içimden. Tam tersine dünya ve Türkiye böyle zor bir zamandan geçiyorken, içimden gelenleri yazmak istedim. Basit bir aşk hikâyesi vardı kafamda. O hikâye sonra buna evrildi. Ben de titrimi çok düşünmedim doğrusu yazarken.

- Peki içinizde biriken neydi de bu roman çıktı ortaya?

- Çevremde benzer olayları çok görmeye başladım. Bir istatistiğim yok ama ilişkilerde aldatmanın, mutsuzluğun, tatminsizliğin doruğa ulaştığı bir kuşak görüyorum. Sadece kuşak da değil; bir insan topluluğu. Erkeklerde çok daha baskın bir durum bu. Çok anlatmıyorlar belki ama öyle. Türkiye’de mutsuz bir erkek topluluğu var.

- Ya kadınlar?

- Kadınlar da mutsuz ama erkeklerde bir doyumsuzluk var. . Gençliklerini çok iyi yaşayamamış bir grup insan geçiyor aklımdan. 80-85 yıllarında genç olan bir kuşaktık biz. O sıralarda hayatta en dinamik dönemleri yaşayan insanlar çok şeyden azat edildiler. Büyük bir yoksunluk vardı Türkiye’de. Bu yoksunluk da her şeye yansıdı. Kitaba ulaşmak zordu. Düşünün yani, oy bile veremedi insanlar bir dönem. Her şey susturulmuştu. Düşününce gri bir tablo oluşuyor gözümde. Pastane köşelerinde yaşanmayan aşk ve cinsellik de buna dahil. Bu insanların çoğu hayatta bir pozisyon kazandılar. Bu sefer de elde ettikleriyle mutlu olamaz hale geldiler.

- Üzerinden çok fazla yıl geçmiş gibi...

- Anlatınca 100 yıl önce olmuş gibi geliyor ama değil. Eskiden kuşak araları genişti, şimdi daraldı. Günümüzde insanlar gelecekten umutlu. Geçmişi ise özlemle anıyorlar. Ama bugününde mutsuz. Dünya felsefesi de bununla uğraşıyor; anı yaşayamama. Benim anlattığım erkek tipi, aslında bu mutsuzluğunu sorguluyor. Neden mutlu olamadığını anlamaya çalışıyor. Böyle bir jenerasyon var elimizde.

- Kadın erkek ilişkileri hafife alınır her zaman. O kadar basit midir her şey?

- Kadın erkek ilişkileri başlı başına bir sorun. Tükenmeye ve mutsuzluğa doğru kaçınılmaz bir çember var. Anne babalarımız ya da “Ben hep mutlu aşklar yaşadım” diyen Hıncal Uluç hariç, çok kişi için mutsuzluk ilişkinin içinde yaşayan bir duygu. Bağımsız değil. Onun bir organizması. Mükemmel bir ilişkiden ziyade bu ilişkilerin karmaşıklığının altını çizmek istiyorum. Bunun formülü, reçetesi gerçekten bende yok. O aşk doktoru Mehmet Coşkundeniz’in işi.

 

Özgüner: Erkek zor terk eder

- Bu kitabın ne kadarı sizin hayatınız?

Benden de izler taşıyor, arkadaşlarımdan da, gözlemlediğim kişilerden de. Yaşananlar kurgu ama duygular itibarıyla ben varım o kitapta. Diğer türlü otobiyografi olurdu. Olaylara verdiği reaksiyonlar, bıraktığı izler, ruhsal sakatlanmalar açısından çok benzediğim ve bunlarda da samimi davrandığım için bir çıplaklık var.

- Aldatıldığınız ya da aldattığınız oldu mu?

- Yani... Hepimizin başına gelen şeyler geldi.

- Kitapta evli erkekleri, yıpranmış, göbeklenmiş, tek derdi fatura olan insanlar olarak tasvir etmişsiniz. Siz de evlisiniz. Hâlâ böyle mi düşünüyorsunuz?

- Mutlu bir evliliğim var benim. Yazdığımda evli değildim. 2-3 ay önce evlendim. Ama uzun yıllar evliliğe bakışım bu yöndeydi. Duyguların zamana, mekâna, kişilere bağlı olarak değiştiğini düşünüyorum. Belli bir sistem içinde kalmış evlilik tarzları, facebook’ta karşılaştığım insanlar gibi. Bu biraz da bizim kuşakla ilgili sanırım. Ben de geç evlendim.

- Peki bu bahsi geçen erkeklerin sayısı çok mu arttı?

- Arttı tabii. Ama bu kitap ne kadarlık bir kesimi ifade ediyor, bu tip erkekler coğrafi olarak nerelerde yoğunlaşıyor, bilemem. Artık erkeklerde bir arayış ve sorgulama var. Kimi keman çalıyor, kimi dağ yürüyüşlerine gidiyor. Kimi de o sıkışmışlık içinde bireysel bir çatışmaya gidiyor. Romanımdaki de bu çağın insanı. Modern sıkışmışlığın ve çıkmazın ortasında kendi mutsuzluğuna bir yol arıyor. Erkekler, kadınlar kadar radikal değil çünkü. Kadınlar dürüst ve net. Başkasına âşık olduysa kocasına “Seni bir arkadaşım olarak görüyorum” diyebiliyor. Erkek ise eşi varken sevgilisiyle de devam edebiliyor. Erkek, zor terk edendir sanılanın aksine. l