Gerçekte nezaket en rafine haliyle ayrıcalığın bir tuzağıydı

New York Times Bestseller listesinde uzun zaman yerini koruyan Moskova’da Bir Beyefendi romanının yazarı Amor Towles ile yeni kitabı Nezaket Kuralları’nı konuştuk.

19 Haziran 2021 Cumartesi, 15:58
Gerçekte nezaket en rafine haliyle ayrıcalığın bir tuzağıydı
Abone Ol google-news

- ‘Nezaket Kuralları’nı okuduğumdan beri karakterlerle birlikte yaşıyorum. Katey, Eve, Anne, Wallace Wolcott, Tinker Grey ve diğerleri. Müthiş bir dönem hikâyesi. Zarif ve güçlü anlatımınızdan çok etkilendim. Sanat ve endüstrideki büyük değişimin ve yükselişin yaşandığı yıllar...  Fikir nasıl doğdu?

Nezaket Kuralları'nı 2006’da yazmaya başlamış olsam da kitabın fikri ‘Many Are Called’ isimli bir portre kitabına denk geldiğim 90'lı yılların başında doğdu. Kitap 1930'lu yılların sonunda Walker Evans'ın gizli kamerayla New York metrosunda çektiği bir portre koleksiyonuydu. O zamana kadar Evans'ı sadece İkonik Buhran dönemi kırsal Amerika fotoğraflarından tanıyordum. Fakat şehir yaşantısına dair işlerini ilk kez görmüştüm. Metro fotoğrafları 1960'lara kadar halka açık değildi ve sayfaları çevirdikçe sanki bir sergi açılışında, gerçeklikten uzak bir şekilde, portrelerin ikisinde aynı olan kişiyi tanıyorum gibi hissettim. Buradan yola çıkarak, fikri bir kibrit kutusunun üstüne yazıp onu da bir kutunun içine attım. (Gülüyor)Yirmi yıl sonra kibrit kutusunu çıkardım ve bu masalı yazmaya koyuldum. 

- Kendi ailenizden ilham aldınız mı?

Kitaptaki karakterlerin hiçbiri özellikle birine dayandırılarak yaratılmadı. Ancak büyükanne ve büyük babalarımdan üçü ve büyük büyük annem 90-100 yaşlarına kadar yaşadılar. Anneannem ve dedem yazları karşı komşumuzdu, her gün görürdüm. Yirmili yaşlarımdayken, öğle yemekleri esnasında Dünya Savaşları arasındaki hayatları ve gençlikleri hakkında konuşmaktan büyük keyif alırdım. Mesela hayat enerjisi çok yüksek ve son derece görgülü yetişmiş bir kadın olan anneannem hızlı bir hayatı olduğundan 30 yaşına kadar evlilik tekliflerini reddetmiş. Bir yere kadar, özellikle anneannemle olan bu sohbetler onun neslinin benim anne-babamın neslinden daha az muhafazakâr olduğuna dair görüşümü pekiştirdi. 20'li ve 30'lu yıllar Amerika'da kadınlar için belli bir özgürlük alanı sunarken bu alan 1950'lerin gelenekselciliğiyle karşılaştı maalesef.  

- Romanın geçtiği 1930’lu yıllara göre bugün rahatlık ya da doğallık altında kabalaştık mı? Mahcubiyet duygumuzu kaybettik mi?

Bir yandan bu soruya evet yanıtını vermek  çok cazip geliyor. Ancak gerçekte nezaket en rafine haliyle ayrıcalığın bir tuzağıydı. 1930'lu yıllarda New York’luların çoğu işçi sınıfı üyesiydi, lise mezunu dahi değillerdi ve birçoğunun hayatı göç gerçeğiyle halihazırda epey zorluydu. Her ne kadar roman ve filmlerde orantısal olarak temsil edilmese de daha "kaba" üslupların dönemin baskın üslubu olduğu düşünüyorum.

- Kitaptaki ana temalardan biri, yirmili yaşlarımızda yaşadığımız tesadüfler ve düşünülmeden ‘an’a göre alınan hızlı kararlar. Gençlik yıllarımızda yaptığımız hızlı seçimler ya da yaşadığımız tesadüfler bir anlamda hayatımızın çerçevesini belirliyor. Tesadüf değildir belki, ne dersiniz?

Seninde bahsettiğin gibi, kitabın ana fikirlerinden biri kişinin yirmili yaşlarında yaşadığı tesadüflerin ve verdiği anlık kararların hayatının sonraki dönemlerinde ne kadar belirleyici rol oynadığı üzerine kurulu. Bu dinamiği evrensel kılan bir şey olduğuna inanıyorum. Zira benim deneyimim de kesinlikle bu yönde oldu. 1989'da iki seneliğine Çin'de Yale için hocalık yapmak üzere bir programa katılmıştım. Yazı Çince öğrenerek geçirmek üzere Kaliforniya'dan New Haven'a dönmüştüm. Ancak Tiananmen Meydanı katliamı sebebiyle Yale programı iptal etti. Hepimize birkaç bin dolar vererek bizi geri gönderdiler. Tüm eşyalarım arabamdaydı ve ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. 

- Sonra?

Sonra bir şekilde eski bir arkadaşımın kirayı paylaşmak için bir ev arkadaşına ihtiyacı olduğunu öğrendim ve hemen yanına taşındım. Şehirdeki ilk gecemde de bir ev partisine davet edildim. Böylelikle partide, halen yakın arkadaşlarım olan birkaç kişiyle tanıştım. Dönüp baktığımda, birçok kariyer ve evlilik de o partideki sosyal çevrelerin kesişmesiyle gerçekleşti. Tabii ki o zaman kesinlikle bu rastlantıların öneminin farkında değildik. Sadece bir şeyler içmek için bir araya geliyor, farkında olmadan geleceklerimizi şekillendirecek rasgele gruplar oluşturuyor ve anlık kararlar veriyorduk. Bu tarz rastlantılar tamamen tesadüfidir. Ancak bir ortamda ne kadar zaman geçirirsek (bir şehir, kariyer, bir arkadaş grubu), işte o sözde tesadüfler seçim ve davranışlarımızın bir sonucu olacaktır. 

- Peki verdiğimiz o kararlar pişmanlık barındırıyorsa da barışmak mümkün mü?

Pişmanlığın kaçınılmaz olduğunu düşünürsek öyle yapmaktan başka şansımız yok. Yaptığımız her önemli seçimin en azından bir tarafında kendini gösteriyor. 

- George Washington'dan ve Nezaket Kurallarından biraz bahseder misiniz?

Yaratıcı buluşların yoğun olduğu dönemlerle yakından ilgileniyorum. Tıpkı Toskana'da erken Rönesans (Massacio, della Francesca, Botticelli ve Donatello ile) veya New York'ta 50'lerin sonunda caz (Davis and Coltrane, Monk ve Gillespie) veya 70'lerde televizyonda yayınlanan suç dizileri gibi (Kojak, Rockford, McGarrett ve Columbo). Tarihte çeşitli yeteneklere sahip bir grup insanın bir araya gelip tüm sanat formunu çok süratli bir şekilde ileriye taşıdığı bu kısa dönemler mevcut. Yarı rekabetçi veya rekabetçi diyalog çerçevesinde, oyuncular ilham ve risk alarak birbirlerinin içinden en iyi versiyonlarını ortaya çıkarırken aynı zaman da yeni form ve cephelerin tanımını da yapmışlar. Ben de böyle bir dönem bulduğumda döneme derinlemesine inmeyi seviyorum. 


- Ve sizin için o dönemlerden biri de Amerika'daki devrimci dönem...

Kesinlikle... Jefferson, Adams, Washington, Hamilton, Madison, Franklin su götürmez bir yetenek ve şahsiyet sahibiydiler. İnanılmaz kısa bir dönemde bize yüzyıllardır hizmet eden bir ideal ve pratik uygulamalar sistemi kurguladılar. Romanda Tinker'ı dönemin hırslı bir öğrencisi olarak hayal etmiştim. Ancak kitap ilerledikçe, kendi kütüphanemden Washington'un yazılarından oluşan bir derlemeyi raftan alınca gözüm doğrudan "Nezaket Kuralları"na kaydı ve o an "Kurallar"ın Tinker'ın çalışma yaptığı ana alan olması gerektiğini hissettim. Kitabım sosyal sınıflar ve görgü, karakter ve görüntü, idealler ve uzlaşmayı araştırıyor ve Washington'ın gençlik kokan bu listesi bir şekilde bu çılgın konunun kalbinde yer alıyor. 

- İyiler, kötüler. Doğrular, yanlışlar. Her dönemde idealize edilen ama sürekli içeriği değişen kavramlar. Aslında her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi yok mu? Konu insan olunca kavramların, normal olmanın bir anlamı kalmıyor mu? 

Tartışmasız kötücül ve tartışmasız iyi olan bazı eylemler olmasına rağmen, eylemlerin çoğunluğunu bir yere koymak zordur. Oyuncunun niyetleri ve eylemin sonuçları o kadar çeşitli, çok katmanlı ve nüanslıdır ki kaçınılmaz şekilde hem iyi hem de kötü birbirine karışmıştır. Bu da roman türünün yüzyıllardır ilgi uyandıran bir sanat formu olarak günümüze getirmiş hayat gerçeklerinden biri. 

BİR BARDAK KAHVE VE BİR TATLI İLE YAZIYORUM

- Anne Grandyn güçlü ve döneminin ilerisinde kadın. Ona ne kadar kötü diyebiliriz? Bence şahane bir kadın…

Kesinlikle haklısın. Anne Grandyn zamanının ötesinde bir kadın. Kendince acımasız biri. İstediğini almaya ve istemediğini de tereddüt etmeden, duygusal bir ahlak sorgulaması yapmadan gözden çıkarmaya meyilli. Ancak hem kendi hayatının kontrolünü almayı hem de bunu başarmak için gerekeni yapmayı bekleyen Katey için de bir rol modeli. 

- Aşk o dönemlerde daha mı gerçekti? 

Kesinlikle hayır!

- Dönemin ruhunu ve müziğini düşününce gerçek bir jazz tutkunusunuz değil mi? Kimleri dinliyorsunuz?

Ben 1930'lu ve 1940'lı yılların caz hayranıyım ve romanı yazarken her ne kadar zihnimin bir yerinde caz çalıyor olsa da aslında caz dinlemiyordum. İlham anını alıp onu paragraflara dökme olarak gördüğüm yazma süreci derin düşünme ve empati, şiir ve hassasiyet, irade ve angaryayı içine alan bir süreç. Aslında masama oturduğum an üretken bir ruh hali kurmak için kullandığım birkaç yol var. Bir bardak kahve ve bir tatlı (veya viski) ile beraber yazıyorum.(gülüyor) Ayrıca müzik eşliğinde de yazmayı seviyorum. En iyisi de geleneksel, düşünceli ve tutarlı sanat eserleri olan albümleri dinleyerek yazmayı seviyorum - Mesela Miles Davis’den Kind of Blue, Stan Getz’den Jazz Samba, Van Morrison’dan Astral Weeks, Marvin Gaye’den What’s Going On, Bob Dylan’dan Blood on the Tracks, Joni Mitchell’den Hejira, R.E.M.'den Automatic for the People, Hope Sandoval’dan Bavarian Fruit Bread, Coldplay’den Parachutes veya Ray LaMontagne’den Trouble.

- Romanda da Katey’nin yumurta tarifine bayıldım. Hatta gece gece hemen uyguladım. Sonuç mükemmeldi. Sizin tarifiniz mi? Merak ettim hikâyesini...

Eşimle yeni evlendiğimizde, Stanley Tucci’nin yazıp yönettiği Big Night isimli bağımsız bir film izlemiştik. Filmde, İtalyan restoranı işleten iki erkek kardeş, çok kaotik, karışık ve tartışmalarla geçen bir günü mutfakta çok sade şekilde yumurta yaparak bitiriyordu. O günden beri biz de bu şekilde yumurta yapıyoruz ve muhteşem oluyor:) Her ne kadar kahvaltıda yesek de yumurtalara "Büyük Gece Yumurtaları" adını verdik. Katey de romanda yumurtaları aynı şekilde yapıyor...