Hayatın Anlamı...

12 Eylül 2010 Pazar, 06:46
Abone Ol google-news

Bütün canlılar gibi doğuyor, yaşıyor, ölüyor; hayat adını verdiğimiz bir deneyimden geçip gidiyoruz. Arada bir mola verip kendimize, çevremize ısrarla sorduğumuz oluyor: Bu serüvenin bir anlamı ya da hedefi var mı? Yanıtlar değişik. Emin olamıyor, sormayı, sorgulamayı, hayatı ya da yaşantımızı sürdürüyoruz. Yıllar önce genç bir filozofla tanışmıştım. “Anlam’ın anlamı” üzerinde çalışıyordu. Beni etkilemiş, düşündürmüştü: Anlamın bir anlamı var mı? Varsa nedir? Sözlükler anlamla ilgili bir dizi kavram tanımı veriyor. Sanki bir değil birçok anlamı var hayatın. Yan yana konduğunda yeni bir soruya yöneltiyor kişiyi. Hemen her şeye olumlu ya da olumsuz anlamlar/ değerler yükleyen bir varlık alanının bireyleri, oyuncuları olarak sorguluyoruz: Hayatın anlamını!

İlk sorun anlamın anlamıdır: Var mı, yok mu? Varsa bulunabilir ya da bilinebilir mi? İnanç ve iman gibi, varlığı da yokluğu da tartışmalı bir sorun. Beğenilir ya da beğenilmez ama kolayca kanıtlanamıyor. Hemen ardından, gerçek kavramı gibi, “bir mi çok mu” sorusu geliyor. Gelip geçenlere, olup bitmeyenlere, sözlere ve söylenmişlere bakılırsa sanki bir değil çeşitli ve çelişik anlamlar yükleniyor hayata. Çoğu:

“İyi / kötü, doğru / yanlış, güzel / çirkin, birey / toplum, sevgi / nefret, ben / biz, biz / öteki, barış / savaş, masum / suçlu, geçmiş / gelecek, madde / ruh, iman / şüphe, ideal / gerçek, kozmos / kaos vb.”
gibi birbirini çağrıştıran, ama kolayca teke indirgenemeyen, diyalektik kavramlar. Bu yüzden, hayatın sorunlarını konuşup tartışırken “gerçekten” sözcüğünü yineler dururuz. Oysa, “gerçeklerimiz gerçek mi gerçekten?” Her gerçeği sorgulamaya kalkarsa insan, anlam anlamını yitirmeye başlar; seçenekler tükenince de nihilizm’in tuzağına sürüklenebilir.

Filozof Eflatun uyarmıştı: “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez.” Bazı temel soruları “ya hep ya hiç”, tümden doğru tümden yanlış demeden yanıtlamalıyız. “Nereden gelmiş nereye gidiyoruz?” Yanıtını bilemiyoruz ama araştırmalıyız. Bize doğru görünmeyenlere de kulak vermeliyiz. Shakespeare, “Nasıl beğeniyorsanız öyledir” adlı oyununda, olup bitenlerin anlamını sorguluyor; Hamlet’te mertçe başkaldırıyordu:

“Ey kahpe Felek / Hayatın çivisi çıkmış / Benden ne istersin ki?”


“Çivisi çıkmış hayat” günümüzde “çarpık düzen” olarak sürdürmüyor mu varlığını? Hayat kusurlu ise sorumlusu kim? Yaratan mı yaratık mı?

Belki de hayat bize göründüğü, yazar çizerlerin söylediği gibi değildir. Yanlışları bulmak için doğru bildiğimize inandığımız bazı gerçekler üzerinde düşünmeli, günlerin getirdiği örnekleri sınamalıyız.

“Ortak akıl”dan söz eder dururuz ya tek bir örneğini biliyor muyuz?

“Uygarlık” -eşitlik değil- belki de eşitsizlik üzerine kuruludur.

“Yasalar” -hukuk değil- hukukun aracıdır; bazıları adil olmayabilir.

“Kadın hakları” -kadınların değil- insanların ortak sorunudur.

“Karşılıklılık”
üzerine kurulu güven sarsılınca “karşıtlığa” dönüşür.

“Kültürel geri kalma”, refah toplumu ile teknolojinin ortak eseridir.

“Kendini bil”mek her çağda, her yerde en yüce erdem sayılmıştır.

“Tarih boyunca”
tanrılar yaratan insan, bir hücre bile yaratamadı.

“Uygarlık”
-egemenlik savaşı değil- doğa ile uyumlu bir hayattır.

Akla geç kalan bir olasılık: Acaba “sevgi mi” hayatın gizemli anlamı?

Mevlana Celaleddin Rumi, “Kalıplar dışında düşünmeyi, bazı canlıların hayatı tadacağını, ‘güven’in sevgiden üstün olduğunu öğrendim”
diyor.

Yazar Garcia Marquez’in, “Hayata Veda” mektubundan iki öneri: Üzüntülü olduğun zaman bile gülümse; dünyada bir insan olabilirsin ama bir insan için dünya da olabilirsin.

Mahatma Gandhi
’nin büyük günahlar listesinde: “İlkesiz siyaset, emeksiz varlık, bilinçsiz haz, ahlakdışı ticaret ve insansız bilim” okunur.

Hayatın bütün anlamı bunlar mı? Kuşkusuz değil. Japonların “İnsan gider sanı kalır” atasözünü Divan şairi Baki ne güzel yorumlar:

“Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal

Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”


Oğuz töresinde yaşayan öykülerin ortak sonluğu şöyledir:

Dede Korkud geliben boy boyladı, soy soyladı,

Bu Oğuzname’yi düzdü, koştu, söyledi:

“Hanı dediğimiz beğ erenler/ Dünya menim diyenler

Ecel aldı, yer gizledi/ Fani dünya yine kaldı

Gelimli gidimli Dünya/ Ahır sonu ölümlü Dünya.”


Hayatın değişmeyen anlamı “değişim” mi acaba? A. Kadir’in güzel Türkçesiyle Mevlana günümüze seslenir:

Dünle beraber gitti, Cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait.

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.