Kurtuluş Savaşı romanları

Kurtuluş Savaşımızın yazınımıza nasıl yansıdığını merak ediyorsanız bakabileceğiniz önemli kaynaklardan biri İnci Enginün, Zeynep Kerman ve Selim İleri’nin Kurtuluş Savaşı ve Edebiyatı (Oğlak, 1998) antolojisidir. Ne yazılmış bu konuda, şiir, roman, öykü, tiyatro, geniş fikir edinirsiniz.

30 Ağustos 2020 Pazar, 04:40
Abone Ol google-news

Ancak yazın sanatı açısından biraz düş kırıklığına kapılabilirsiniz. Güzel şiirler vardır, başta Nâzım’ın Kuvayı Milliye’si, F. Hüsnü’nün altın zincir gibi destanları. (F. Hüsnü’nün 26 - 27 Ağustos 1922’yi şiirleştirdiği Bir Elde Yaşamak’ı okuyalım bugün. “Dağların kımıldadığı” gündür 27 Ağustos.)

“Öykü, tiyatro kısımları zayıf” diyebilirsiniz. Ya roman? Böyle bir dönemi anlatan büyük romanlar bekler insan, Vasili Grossman’ın Yaşam ve Yazgı’sı gibi. Var mı öyle bir romanımız? Nedir kurtuluş savaşı roman panoramamız? Bu sorulara yanıt konuyla başka çalışmalarda aranabilir. Ne yazık ki azdır o tür çalışmalar, ama içeriklidir.

Türk Dili’nin Türk Romanında Kurtuluş Savaşı özel sayısı (Temmuz 1976) ilk aklıma geleni. Tamer Erdoğan’ın Türk Romanında Mütareke İstanbul’u (Kanat, 2005) benim bildiğim başka bir çalışma. Taner Timur’un Osmanlı - Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik (Afa, 1991) kitabına da bakmak gerek.

Erol Köroğlu’nun Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı (İletişim, 2004) da iyi, yararlı. Bildiklerim arasında en çok beğendiğim kitap Mürşit Balabanlılar’ın hazırladığı Türk Romanında Kurtuluş Savaşı (TRKS) (İş B, 2003). Belli başlı romanlar üzerine üst düzey eleştirmenlerimizin yazılarını içeriyor kitap.

Ömer Türkeş’in yetkin sunuş ve kapanış yazıları panoramayı daha iyi görmemizi sağlıyor. Önemli bir kitap, çünkü romanlara yazın sanatı açısından bakışa öncelik verilmiş. Dolayısıyla eleştiri yazınımız açısından da temel bir kaynakça oluşturulmuş.


150 KADAR ROMAN

Bu çalışmalara toptan bakınca gördüğüm: 2003’e kadar 150 kadar roman yazılmış Kurtuluş Savaşı konusunda. 2003’ten günümüze neler yazılmış? Bir güncelleme çalışması gerekli.

Bu sayı az mıdır, çok mudur? Tartışmak için nesnel bir ölçüt bulmak gerek ama bir ülkenin yazgısını belirleyen bir döneme ilişkin roman sayısı daha fazla olabilirmiş gibime geliyor.

Elbette, roman yazma işi dışarıdan dürtmeyle olmaz. Sanatçının içinden gelmesi gerekir. Demek ki bizden bu kadar! Ayrıca, siyasal ya da ideolojik amaçlarla yazılan ısmarlama romanların çoğu sanatca zayıftır. Romanı belirli düşüncelerin ya da tarih okumalarının örneklenmesi, resimlenmesi olarak görürseniz sanata önemli bir hizmet yapmanız güçtür. Hele ülkede genel olarak roman sanatı gelişmiş düzeyde değilse iş iyice güçleşir.

Baktığım çalışmalarda anılan romanların çoğunun bu çerçeveye yerleştirilebileceğini anlıyorum. İyi roman sayısı pek az. Aslında o dönemi daha iyi tanımak için roman okunması düşünülüyorsa, sanatca zayıf romanlar yerine anı kitapları okumak yeğdir, örneğin Mehmet Turgut Argun’un İstiklal Harbi ve Anadolu’su (İş B., 2014) gibi. O dönemin tarih ve siyaset yapıtlarına yansıtılması çok güç olan ruhunu, insan doğası ve varlığı üzerindeki etkilerini duyumsayabilmek, o dönemle sıkı bir zihin ve gönül ilişkisi kurabilmek bakımındansa roman esastır ama iyi roman olması gerekir.

TANPINAR, ADIVAR, BUĞRA

Bu açıdan bakınca önümdeki çalışmalarda üç romanın öne çıktığını düşünüyorum: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler’i, Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek’i, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı. (Yazın meraklısı olarak, Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yorgun Savaşçı romanlarını biliyorum. Kırk yıl önce de yazdım: Tahir benimsemediğim bir yazardır. Çoğu romanını, yazınsal açıdan değillemesem de, benim yanlış bulduğum o ünlü tarih savlarını doğrulama çabası olarak görürüm.)

Bu üç roman, yan yana gelince, dönemin panoramasını ortaya koymak bakımından birbirini tamamlıyor. Tanpınar’ın romanında işgal altındaki İstanbul’u yakından görürüz. Semih Gümüş TRKS’deki güzel yazısında, “varoluş için çırpınan İstanbul’un ruhunu ve sahnenin dışında kalmanın iç acısını duyan İstanbul aydınlarını anlatıyor” der bu roman için.

Adıvar’ın romanı ise İstiklal Savaşı sırasında yazılmış iki romandan (öteki Ercüment Ekrem Talu’nun Gün Batarken’i) biridir. Kan, barut, ecza kokar. O günlerin dile gelmesi gibidir. Adnan Binyazar’ın TRKS’deki isabetle belirttiği üzere, “özü gerçeklere dayanan başarılı bir duygu romanıdır”. Buğra’nın romanı ise Padişah’a bağlılık ile yeni Türkiye’ye inanma arasında bocalayan bir ruhun etkileyici öyküsüdür. - İstiklal Savaşı sadece işgalcilere karşı verilen bir kurtuluş savaşı değil, aynı zamanda padişahçılarla Anadolucular arasında bir iç savaş idi. Buğra’nın romanında dönemin bu yönünü görürüz. Böylece dönemin üç yönü: Sahnenin dışı, dışarıya karşı Kurtuluş Savaşı, Padişah - Ankara çatışması olmak üzere yan yana gelmiş olur.

Aslında bunlara bir dördüncü roman ya da yön ekleyebiliriz. Yorgos Theotokas’ın Leonis romanında (Çev: Damla Demirözü, Can Y., 2008) İstanbullu bir Rum’un 1914 - 22 yıllarını nasıl yaşadığını okuruz. Bizim işgal dediğimize Beyoğlu Rumlarının işgalden kurtuluş diye bakmış olmaları hazindir. Theotokas Rum toplumunun yanlışlarını ortaya koyar.

Bu romanlarda anlatılanlardan günümüzde süreğini bulduğumuz sorunsal Küçük Ağa’daki osmanlıcı – cumhuriyetçi çekişmesidir. Tarık Buğra, cumhuriyetçilerce yazarlığı beğenilse de siyasal fikirleri desteklenmeyen bir yazardır. Yaşıyor olsaydı Tarık Buğra, mutlaka etkileneceği yakın çevresindeki kabul edilemez olaylar nedeniyle Atatürk’ün, “ya Cumhuriyet ya İstibdat” iletisine sarılabilirdi. Cumhuriyet demek, insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti demektir. Bu ilkelerden ne kadar uzaklaşırsanız, o kadar istibdata yakınlaşırsınız.