Ne 'Sakin' ne 'Yakın, bu 'Başka'

Ege Soley, İngiltere'de eğitim gördü, Paris'te çiçekçide çırak olarak çalıştı ve değişim işte o zaman başladı... Sakin ve Yakın kitaplarının ardından üçlemeyi 'Başka' ile tamamladı... Yolculuğunda yaşadıklarını anlattı.

26 Haziran 2021 Cumartesi, 15:58
Ne 'Sakin' ne 'Yakın, bu 'Başka'
Abone Ol google-news

- Sakin, Yakın ve şimdi de Başka kitabın çıktı. Üçleme tamamlandı. Nedir Başka’nın hikayesi?

Aslında Sakin’le başlayan yolun buraya uzanacağını başta tahmin etmiyordum açıkçası. Sakin ve sonrasında onun kız kardeşi diye tanımladığı Yakın’dan sonra, sevgili editörüm Handan Akdemir ile konuşup bu seriyi bir üçleme yapmamız gerektiğini düşündük, ancak ben aynı tarzdan gitmektense hep içimin bir yerlerinde olan Paris günlerimi, orada aklımda hiç yokken bir çiçekçi çırağı olarak çalışmaya başlayarak kendime sıfırdan yepyeni bir hayat kurma deneyimlerimi anlatmak ve paylaşmak istedim. Başımdan geçenlerin diğer kitaplarda olduğu gibi hem çok tanıdık hem de ilham verici olabileceğine çok inanıyordum çünkü. Çok kısa sürede aldığım tepkiler de gerçekten beni doğrular nitelikte, çok mutluyum bu yüzden.

- Kitabın Bernard Shaw’ın bir sözüyle başlıyor. Hayat kendini bulmakla ilgili değil, kendini yaratmakla ilgili. Kendini baştan nasıl yarattın?

Çok inandığım bir söz bu gerçekten. Hepimizin içinde bir yerlerde aslında ortaya çıkmayı bekleyen bir insan, bir heves olduğuna inanıyorum, istisnasız olarak. Ben de galiba genç yaşlarımdan beri hep bunun peşinden gittim. İngiltere’de üniversite eğitimi aldıktan sonra, İstanbul’da kalmak istemediğimi çok iyi bilirken, hayatta ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu, tek isteğim vardı, yola çıkmak. Ama dünyayı dolaşmak, seyahat etmek gibi bir istek değildi bu, bir yere gidip orada tutunabilmek ve yeni bir hayat kurup kendimi en baştan tanımaya çalışmak. Her şey bu istekle başladı. Sonra da birkaç hafta içinde hiç fransızca bilmeden Paris’te buldum. Yola çıkmaya cesaret edince hayat da insana yardımcı oluyor galiba, hep bunu gördüm ben.

- Cesaret’in içinde barındırdığı büyük korkuları açıklıkla yazman müthiş.  Korkarak bazen de kendine bir şaşırarak nasıl devam edebildin?

Çok teşekkür ederim. Dediğiniz gibi kendime çok şaşırdım bu yolculuk boyunca. Çok pes ettim, çok vazgeçtim. Kendimi çok aşağı gördüğüm, yapamayacağımı düşündüğüm, dilini konuşmadığım bir şehirde bir çiçekçi dükkanında çalışmaya girişmenin dünyanın en anlamsız fikri olduğuna çok kapıldım. Fakat bir şekilde sebat ettim galiba. Belki de tamamen kendi insiyatifim ve isteğimle kurduğum için oradaki hayatı, en çok kendime borçlu hissediyordum. Dört yılın sonunda İstanbul’a kendi çiçekçisini açmak üzere dönen insana baktığımda da ne mutlu bana ki bunu yapabildiğimi görebiliyorum.

- Hayat inişlerle ve çıkışlarla dolu. Hepimiz birçok iniş yaşıyoruz. Çoğu zamanda rengimizi kaybediyoruz. Özellikle yaşadığımız bu günlerde. Kendi rengini bulup, kaybetmeden yola devam etmek mümkün diyorsun. Peki nasıl?

Bu tarz bilge cümleler konuşulurken çok büyük, içi doldurulamamış, boş cümleler gibi geliyor. Belki yaşım belki de insanların kaçış noktaları nedeniyle diğer kitaplarımda da olduğu gibi “sen bunları nerden biliyorsun ki” tepkisi de alıyorum. Kendi rengini tabii ki kaybetmeden yaşamak mümkün. Evet dış etkenler, yaşadığımız ülke, ekonomik durumlar gibi bir sürü negatif etken bizim gibi coğrafyada yaşayanlar için ekstra bir maliyet ve zorluk. Dolayısıyla bunu şımarıkça, kendine güvenirsen yaparsın tadında asla söylemiyorum. Esas bu tarz sözler bana içi boş ve samimiyetsiz geliyor. Kendine güvenemeyip yapamamakta var hayatta, kendine hiç güvenmeyip burada bulmak da var hayatta ki benim olduğum gibi. İnsanın biraz daha kendini dinlemesi gerekiyor bence, bu hayatta gerçekten ne istediğini kendine daha çok sorması. Farkındalığımızı biraz yükseltip, kendimize yönlendirdiğimizde ne istediğimizi çok daha kolay anlayabiliriz diye düşünüyorum.

- Peki hayatta öncelikli görevimiz kendimizi, iç dünyamızı tanımak ve bunun üzerine çalışmak mı?

Kesinlikle. Ben de dahil olmak üzere çoğumuzun kendini ne kadar tanıdığından şüpheliyim. Şüpheli olmalıyız da. En yakın dostunuz, aileniz sizi çok iyi tanıdığını düşünüyor olabilir ama gerçek sizi ne kadar tanıyor? Ya da “Ben” kendimi ne kadar tanıyorum? Elbette bu dünyaya geliyorsak ki neden geldiğimizi de bilmiyoruz ama(gülüyor) nihai amacımız mutlaka kendimizi tanımak olmalı. Niye burdayım? Neden bu dünyaya geldim ve bu hayattan ne istiyorum? Tüm yollara bu sorularla çıkılıyor, bunların cevaplarını insan kendine gönül rahatlığıyla vermeden de hiçbir şey tam olarak yerine oturmuyor. İstemek, öncelikle kendini düşünmek dışarıdan bakıldığında çok bencilce gözüküyor olsa da nihai amaç bu olmalı.

- Başlangıç noktanda kendinden çok memnun olmayan, seçimlerinde sürekli kusur bulan biraz da güveni tam olarak oturmamış ürkek bir kız okudum. Aslında o haller biz kadınların ortak derdi. Hepimizin arka planında çalışan kakanofiler. Başarı baskısının yarattığı özgüvensizlik. Başarı senin için neyi ifade ediyor?

Başarı konusunu düşünmek, üzerine çalışmak beni yoruyor aslında. Çoğumuzu da yoruyor bence bunun için uğraşmak. Diğer bir yandan da başarıdan ne anladığımızı düşünmüyoruz. Başarı; çok para, iyi bir iş, iyi bir kartvizit, havalı bir araba, yakışıklı koca, ağlamayan çocuklar, iyi bir ev mi? Bunlara sahip olduğumuzda başarmış mı oluyoruz? Herkesin kıstası farklı, elbette tüm bakış açılarına saygı duyuyorum. Ama benim nazarımda başarı pek de bu değil. Ben istediklerimi yapmış, istediğim yolda yürümüş ve kararlarımın arkasında durabilmişsem başarılıyım, bu bana yeter.

- Paris’e gitme kararında kilit bir noktada annen devreye giriyor ve desteği ile hayatınız bir başka noktaya evriliyor…

Hikayenin içinde hem annem, hem de babam var aslında. Gitme kararımı ilk anneme söyledim. Sana üç ay veriyorum ama önce babanla konuş dedi. Babamın nedense beni anlamayacağını düşünerek ağlaya ağlaya bir mektup yazdım.  Hemen konuşmak için beni Bozcaada’ya çağırdı. (gülüyor) Günübirlik Bozcaada’ya gittim ve karşılıklı konuştuk. Gitmek istiyorum diyebildim ona da sadece. Babam da “git ama para vermem” dedi. İttire kaktıra üç aylığına azıcık bir miktarda anlaştık. Benim yolculuğum da aslında o gün başladı. Ailemin manevi desteği olmadan asla Paris’e gidemezdim.

- Tek kelime Fransızca bilmeden gittiğin Paris, ev bulman ve çiçekçide işe başlaman… Hadi Paris günlerine geri dönelim. Nasıldı?

Paris elbette çok özel bir şehir oldu benim için yıllar içinde. Kitapta da yazdığım gibi, huyunu suyunu, iyi gününü, kötü gününü bildiğiniz, hem sakladıklarını hem göstermek istediklerini çok iyi tanıdığınız, sizi anladığını düşündüğünüz, ne olursa olsun sizi hiç yalnız hissettirmeyen iyi bir dost gibiydi paris benim için. Haftanın üç günü sabah beş buçukta iş başı yaptığım,  akşamları nehir kenarında oturup sadece geleni geçeni izleyerek bile çok mutlu olduğum, çok güzel dostluklar kazandığım, çok çalıştığım, çok yorulduğum, küçücük bir parçası olabilmek için çok emek verdiğim ve bunun karşılığında bana hep güzel yollar açan, güzel insanlarla tanıştıran bir şehir oldu Paris. Beni bana benden daha iyi anlatan bu şehire her zaman çok müteşekkirim.

- Peki sizi çiçekçi çırağı yapan yeniden lise seviyesi bir eğitim almak durumunda bırakan çiçekçilikten neler öğrendiniz?

En basit tabiriyle hayatı öğretti. İstanbul’da herhangi bir yerde dört yıl çalışmak ile Paris’te dört yıl çiçekçilik yapmak çok farklı tahmin edersiniz, hatta kıyas kabul etmez. Çiçekçilik hiç bilmediğim bir dünya idi öncesinde. Hayatında evine bir kez çiçek almış biri değildim. Bir anda başka bir dünyaya açıldım. Doğa, çiçek, ağaç kültürü insanın bakışını çok başka noktaya taşıyor ve ufkunu genişletiyor. Baştan sona yeniden yaşamayı, çok çalışmayı, çok ayakta durmayı, şikayet etmemeyi, pes etmemeyi, düşsemde kalkmayı, ama eninde sonunda en kıymetli şeyin iyi dostlar ve paylaşılan güzel zamanlar olduğunu öğrendim. Daha iyi bir öğreti olabilir mi?

- Bozcaada demişken aklıma otomatik olarak şarap geliyor. Hayat gustosu yüksek bir ailede büyümüşsün. Yemek ve şarap ne ifade ediyor sana?

Hepsiyle çok iyi aram. (gülüyor) Pariste başladım aslında yemek yapmaya, sonra zaman içinde istediğim ne varsa trafiği bulup, öğrenip yapar oldum. Hatta Paris’te o kalın Fransız kalın biberleriyle biber dolmaları bile yapardım, benim için dünyadaki bütün yemekler bir yana, biber dolması bir yana çünkü!

- Üçlemede aşka dair özel bir yazı görmedim. Aşk hakkında kalem oynatmayı sevmiyorsun sanki. Ne dersin?

Açıkçası Başka’ya tamamen kendi isteğimle hiç eklemedim duygusal ya da romantik ilişkiler konularını. Başka bir yöne gidecekti çünkü, ben Başka’nın yolunun ve dilinin farklı olmasını istedim. Aslında çok seviyorum, hatta o kadar seviyorum ki aşk ile, ilişkiler ile ilgili bambaşka bir kitap yazarım gibi geliyor. Belki de bir roman hatta, kim bilir?

- Başarılı annen ve başarılı bir baban var…

Evet bu konuda şanslıyım işlerinde başarılı bir annem ve babam var. Bu örneklerle büyüdüm. Hiçbir zaman üzerimde iş baskısı yapmadılar. Her kararımın arkasında duran bir ailem oldu. Dolayısıyla o ürkek halimden çıkabildiysem ya da Fransızcayı hiç bilmeden gidip en iyi şekilde öğrenip döndüysem bu aslında bana verdikleri güven ve arkandayız hissiyle oldu. Paris’te kalmak ve devam edebilmek için de çok çalıştım, emek verdim. Hatta hayatımın hiçbir döneminde o kadar çok çalışmadım. Kendi işimde bile (gülüyor) 20’li yaşlar insanı yontan, şekillendiren yıllar. Aileme, pes etmeden çok çalışmama ve sabrıma borçluyum.

- Hayatın anlamı bir amaçta gizli diye düşünüyorum. Sende hayat amacını bulmuşsun. Amaç olmadan yaşanılan bir hayat heba edilmiş geliyor. Sence hayatın anlamı nerede gizli?

Hayat amacım ne bilmiyorum. O zamanda bilmiyordum. Amacım; Paris’de bir hayat kurabilmek, yapabileceğime kendime ve çevreme kanıtlamaktı. Diğer yandan çiçekçi olmak hiçbir zaman hayalim olmadı. (gülüyor) Bu iş kendi çabamla girdiğim ilk ciddi işti, pes edip, bırakamazdım. Zaman içinde hayat amacım dönüştü mü derseniz bilmiyorum ama zaten amaç bana çok büyük bir kelime gibi geliyor. Nasıl ki hayatlarımız değişiyor, insan büyüyor, Amaçlar da değişebilir ve dönüşebilir. Hiçbir fikre ya da gayeye sıkı sıkıya tutunma insanı değilim ben açıkçası.

- Çocukluk yıllarına dönelim mi? Bozcaada’da üzüm bağları arasında geçen çocukluk…Kulağa çok romantik geliyor. Gerçekten nasıldı ada hayatı orada yaşamak? Şimdi ilgin nasıl?

Çocukluğumda Bozcaada’da üzüm bağları arasında koşarak büyümedim aslında, a zaman babamın işi üzümle ilgili değildi.. Ağustos ayı boyunca tüm ailenin toplandığı bir evimiz vardı. Çok güzel anılarım oldu. Ancak adanın yalnızlık ve ulaşılmazlık duygusunun bir çocuğa verdiği ağırlık da var içimde hala. 1988-89 yıllarındaki Bozcaada bugünden çok farklıydı. 2002 senesine kadar elektriksiz bir evde yaşadık hatta. Diğer yandan da hayatımda hiçbir yerde görmediğim samanyolunu, dolunayı çocukluğumda gördüm tabii. Bir yandan alırken diğer yandan veriyordu o ıssızlık hali anlayacağınız. Aslında şimdi düşünüyorum da belki de tüm hikayemdeki korkusuzluğum, cesaretim burdan geliyor, babam da beni hep korkusuz olmam için yüreklendirdi çünkü oradaki hayatımız boyunca. Bakir, kekik kokulu ve de korkusuz bir çocukluktu Bozcaada zamanları.