Öyle bir aşk ki...

Özden Toker, anne ve babasının “mutlu, saygı ve sevgi dolu olduklarını” anlatıyor. “Öyle sürekli sarılmak, seni seviyorum demek gibi şeyler yoktu belki ama bakışta ve dokunuşta sıcaklık vardı” diyor. Kızı Gülsün’e göre ise “Öncelikle aşk vardı, sevgi ve saygıdan çok önce.”

09 Mayıs 2015 Cumartesi, 22:28
Abone Ol google-news

Kader mi? Tesadüfler zinciri mi? Yıl 1920. Eşi Miralay İsmet Anadolu’ya cepheye gittiğinde Mevhibe hanım kucağında 3 aylık bebeğiyle yalnız kalan bir anne idi... Aradan 37 yıl geçecek, bu kez kızı Özden anne olacak, ancak eşi Metin Toker doğumdan 15 gün önce hapse girdiği için o da yalnız kalacaktı...

Özden Toker 85 yaşında zarif bir çınar. Pembe Köşk’te sadece o yaşıyor, köşk yılda 2 kez kapılarını halka açıyor ve farklı bir tema ile İnönü ailesinin daha doğrusu İsmet ve Mevhibe İnönü’nün kişisel eşyaları, yazışmalar, fotoğraflar Türkiye’nin kurtuluş, kuruluş, çok partili dönem ve sonrasına ilişkin resmini de ortaya koyarak sergileniyor.

 

Sevgili Paşacığım...

Pembe Köşk’ün kapısından içeri girdiğimde ise beni asıl şaşırtan Mevhibe Hanımın İsmet Paşa’ya duyduğu büyük aşk oldu. “Ruhum Sevgili Paşacığım...” diye başlayan mektuplardan başlayarak, büyük bir koleksiyoner titizliği ile saklanan eşyalara, hatta alınan her ürünün faturasına kadar her şeyde, sadeliğin ve katıksız bir sevginin izlerini, birbirlerine sevdalı iki insanın nasıl ömür boyu birlikte yürüdüklerini gördüm.

Bir yanıyla muhafazakar bir Osmanlı kadını olan Mevhibe hanımın geleneksel değerleri modern yaşamla birleştirdiği hayat hikayesi, Pembe Köşk’te yetişen 3 çocuk; Ömer, Erdal ve Özden; Ve torunları.. Türkiye’nin siyasi tarihinin en köklü ancak buna karşın en sade ailelerinden biri İnönüler. Mevhibe hanım ise henüz 26 yaşında iken eşi ile birlikte temsil ettiği Lozan’dan Cumhuriyet’e, devrimlerden demokrasiye, oradan ilk demokratik muhalefete kadar uzanan yolda hep birinci elden tanıklık eden bir kadın. Aynı zamanda bir anne.

Torunu Gülsün Bilgehan Toker ilk kez 20 yıl önce anneannesinin yaşamını tüm detayları ile Mevhibe Çankaya’nın Hanımefendisi adını verdiği kitapta anlatmıştı. Bugünlerde kitap yeni baskısı ve yeni önsözü ile yeniden karşımızda. CHP Ankara 2. Bölge adayı Gülsün Bilgehan Toker ise, “dedepaşa” dediği dedesi İsmet İnönü’ye son dönemde yapılan saldırı ve iftiralara kitabın en iyi yanıt olduğunu söylüyor.

 

Kimseden farklı değildik

- Bir siyasi liderin ailesi olmak yaşamlarınızı, çocuklarınızla ilişkilerinizi nasıl etkiledi?

Özden Toker: Ben doğduğum zaman babam Başbakan’dı. Kimseden farklı bir hayatımız yoktu. Ankara yeni başkent olmuştu, beraber büyüdük diyebilirim. Mutlu bir aile olduk daima, yaşadığımız her anı zevkle paylaştık..

Gülsün Toker: Her kuşak kendi dönemini iyi yaşamış. Herkesin 3 çocuğu oluyor çocukları çok seven bir aileyiz..

- Nasıl bir hayattı; örneğin mütevazi diyebilir misiniz?

Özden Toker: Kendi imkanlarıyla yaşayan, ay başında aldığı maaşla ay sonuna kadar yaşaması gerektiğini bilen bir memur ailesi idik. Hiçbir abartılı yaşamları olmayacak, her şeyin en iyisini yapacaklar ama hiçbir şey gösterişe dönük olmayacak.

- Genelde yaşanan anne-kız çatışmasını yaşamadınız mı peki?

Özden T: Yaşadık diyemem. Değişik kuşaklardan gelmemize karşın anneme daima büyük hayranlık duydum.

- İsmet Paşa biricik kızının bir gazeteciyle evlenmesine önce izin vermemiş. Nasıl aştınız?

Özden T: Babamla aramızda şöyle bir konuşma geçti: ‘Babacım siz istemezseniz ben Metin ile evlenmem. Ama o zaman sorumluluk sizin olur. Siz beni başka birisiyle evlendirmek isterseniz, onunla da evlenirim. Ama o zaman siz sorumluluk sizde. Ama ben Metin’le evlenirsem sorumluluk bende’ dedim. Karşı çıkmak değildi benim yaptığım. Fikirlerimizi rahatça babamla tartışıyorduk fikirlerimizi ve doğruyu söylememize daima büyük önem verirdi.

 

Hem dans hem Kuran

- Ailede annenin rolünü nasıl tanımlarsınız?

Özden T: Ailede annenin rolü biraz arayı bulmak sanıyorum. Anne evi bir aile haline koyan kişi. En azından günde bir kez bir yemekte bir araya getirmek, çocukların sorunlarını açıkça ifade edebilmelerine imkan vermek ve ona göre ortam hazırlamak.. Babamla annem önce sofrada kendi yaptıklarını anlatırlardı.. Mizah dolu bir insandı babam. Paylaşma çok önemliydi bizim ailede.

- Aslında bir anlamda genç cumhuriyette aile de yeni baştan yaratılıyordu... Bu sizi nasıl etkiledi?

Özden T: Bir taraftan beden eğitimi ve dans dersi öte yandan kuran dersleri aldırıyorlardı bizlere...Annem 18 yaşına kadar kafes arkasında büyümüş bir genç kız, muhafazakar bir aileden geliyor ama dedesi torununu iyi yetiştirmeye çalışmış; babam genç bir subay, askerlikten başka bir şey görmemiş. Hep birbirlerinden birşeyler öğrenmişler. Geleneklerine çok bağlılar ama değişime hızla ayak uyduruyorlar ve köklerinden ayrılmadan bunu yapıyorlar. Öyle mizah konusu haline gelen Avrupa taklitçisi aileler gibi olmadık hiçbir zaman.

 

Aşk olmasa...

- En yoğun, en baskın hangi duygu vardı anımsadığınız?

Özden T: Mutlu, saygı ve sevgi dolu bir aile olarak hatırlıyorum. Öyle sürekli sarılmak, ‘seni seviyorum’ demek gibi şeyler yoktu belki ama bakışta ve dokunuşta sıcaklık vardı daima.

Gülsün T: Bence öncelikle aşk vardı. Sevgi ve saygıdan çok önce... 1916’da evleniyorlar, hasret var, heyecan var. O dönem tarihin yaşandığı ve yazıldığı bir dönem... Bir kadın ve bir erkek ancak bu kadar birbirini tamamlayabilirdi. Sanırım aşk olmasaydı bu koleksiyon da olmazdı... Tabii önemli bir unsur daha vardı. Kadın hakları ve eşitlik anlayışı. Bunu çok samimi bir şekilde yapıyorlarmış. Dedepaşam anneannemin evin içinde kalmasını istememiş. 26 yaşında iken Lozan’da dedemin toplantılarına katılmış anneannem. At binen ve bundan keyif alan... İlk ehliyet alan kadınlardan biri. Araba kullanmayı her zaman çok sevdi.

 

Kurabiye yapan tatlı bir anneanne

- Sizin çocukluğunuzda aklınızda kalan aile?

Gülsün T: Şanslıydım birbirini seven eşlerin olduğu bir ailede doğdum ve yaşadım. Babamın gazeteci kimliği ve siyasi çalkantılar ailemizde de yansımasını buldu doğal olarak. Ben doğmadan 15 gün önce babam hapse girmiş. 8 ay kalmış. Kız kardeşim doğduğunda ise kendisine biraz süre tanıyorlar, 1 yıl sonra giriyor. Bunların hepsi Akis’teki yazılarından ötürü. Mesleğinden ve görüşlerinden asla ödün vermeyen bir adamdı babam. Ve bu arada devamlı çocuk yapıyorlar. Hapse girmemesi için teklif edilen milletvekilliğini reddeden biriydi “ben gazeteciyim ve hep öyle kalayacağım” diyerek. Ailemin bu sıcaklığının benim üzerinde hep olumlu etkisi oldu. Belki de bu yüzden anne olmayı bende çok önemsedim ve üç çocuk sahibi oldum. Sağlık Bakanı’nın dediği gibi en önemli kariyerlik anneliktir demem ama Anne olmak tek değil ama en önemli kariyerilerimden biri oldu ve gurur duydum.

- Peki ya gençlik yıllarınızda sizin hayatınız?

Gülsün T: Normal bir aile ve hızlı diyebileceğim bir arkadaş hayatımız vardı. Çağımızı tüm doğallığı ile hiçbir kısıntı olmadan yaşadık. Ailem beni 14 yaşında lisan daha iyi lisan öğrenmem için yurtdışına gönderdiğinde dedepaşamın buna çok üzüldüğünü hatırlıyorum. Sanırım benden aynı kalmayı istemiyordu. Ve dedemle sürekli mektuplaştık. Kimisi fransızca oldu bu mektupların. Dedem hatta fransızca yanlışlarımı düzeltirdi mektuplarda. Düşünün bir, kabine değişiyor, çalkantılar, darbeler ve dedem bana oturuyor fransızca mektup yazıyor.

- Ya anneanne?

Tam bir tatlı anananne.. Kurabiyeler yapan, sevecen...

Mevhibe Hanım’ın ABD’de okuyan Erdal İnönü’ye yazdığı mektup:

‘Güve var mı orada?’

“Canım yavrum,

Ne haldesin, imtihanların nasıl gidiyor? Allah kolaylık versin. İnşallah rahatça gelirsin. Sıkılma, telaş etme, sükunetle düşün. Hep hatırımdasın, nasıl gelecek, ne yapacak diye. Kışlık esvaplarını dolaba mı koyacaksın, güve var mı orada? Büyük bavullarına koysan arasına naftalin koyarsın, en üstünü bohça ile kapayıp bavula koyarsan içine toz girmez. Gözlerinden öperim canım yavrum. Paltonu al, lazım olur.” (Mevhibe II, S. 145)