Zamanın ruhunu anlatmak!

Feridun Andaç’ın üçlemesi Kaplıcada Son Yaz’ın ilk kitabı, Sandım ki Göğün Cennet geçtiğimiz günlerde Eksik Parça etiketiyle yayımlandı. Üçlemenin diğer kitapları Dünyayı Saran Sessizliğin ve Arzen’de Zaman da yakında yayımlanacak. Andaç’ın uzun süredir tasarladığı üçlemesinde bir(çok) dönemin öyküsü asıl anlatılan. Cumhuriyetin aydınlanmacı kuşaklarının öyküsü... Feridun Andaç ile Sandım ki Göğün Cennet’i konuştuk.

17 Haziran 2021 Perşembe, 00:05
Abone Ol google-news

Fotoğraflar: KAAN SAĞANAK

KENDİ ZAMANINI YARATAN BİR ANLATI

- Kaplıcada Son Yaz nasıl bir itkiyle ortaya çıktı; romanı size yazdıran neydi?

Bu yazılan ilk romanım değil. Hatta yayımlanmakta geç kalınmış bir roman. Roman yazmak düşüncesi öteden beri yazı tezgâhımda olan bir uğraş oldu. Ara ara yazdım, tasarladım, notlar aldım. Roman üzerinden söylemek istediğim şeyler olduğuna inanmışımdır hep.

“Başka Günler Olacak” 1980’lerde yazılan ilk romandı. Ardından onu 1990’larda “Pîrî Reis: Tutkuların Dili”, “Varolan Bir Şey”, “Canım Ada Halkı” izledi. Bunları yazıladuran iki biyografik roman takip etti: “Yaşamak Tutunmak: Adalet Ağaoğlu”, “Adanmış Ânlar: Oğuz Atay”…

İşte tam bu dönemeçte nice zamandır tasarlayıp durduğum bir üçleme öne çıktı. Evet, çıkış noktasında belirgince önde duran “İğdebeli Hoca” figürü olsa da, bir(çok) dönemin öyküsüdür asıl anlatılan.

Cumhuriyetin aydınlanmacı kuşaklarının öyküsü… Kendi zamanını yaratan bir anlatı olarak nicedir zihnimde gezindirip durduğumdu. Beni biriktirerek yazmak kıyısına taşıyan da buydu, yani zamanın ruhunu anlatmak.

- Kitabın daha en başında (öndeyiş) Cervantes’in “…benim kendi başıma söyleyeceğim şeyleri söylesinler diye yazar aramayacağım.” deyişine atıfla, kahramanların kendi öykülerini kendi ağızlarından anlatmalarını istedim diyorsunuz. Sahi, -Don Kişot’u insanlığın ortak edebiyat kanonunun birinci kilometresine yerleştirmekte hem fikir olduğumuza göre - Cervantes’ten bu yana roman anlatısında neler değişti, neler değişmedi size göre?

İnsan ne kadar değiştiyse roman da o kadar değişime uğradı o günden beri. Hem biçim, hem de tözsel gerçeklik olarak. Her yeni gün yeni baştan kurulduğu gibi, yazılan her roman da romanın özünü/yapısını yeniden kurar diye düşünürüm. İşte kendine özgünlüğü var eden olgu da budur. Düne özenerek yazılmadığı gibi, dünü bilmeden de hiç yazılamaz.

Kendi sözünüzü kurabilmek için bir tür sorgu da gerekli. Eğer ki “yeni” şeyler söylemek istiyorsanız. Olsa olsa Cervantes’in bize öğrettiği en temel gerçeklik ilkesi de budur.

Sonrası yaşadığınız hayat bir çıkış noktası olabiliyor. Yani zamanınız, oradan dünyaya bakma biçimidir biraz da roman. Nasıl söylediğinizle de biçimlenegelen bir dünyanın kurulması… Cervantes, Flaubert, Dostoyevski, Tolstoy bu yolun öncüleri olunca size kendi öykünüzü yaratmak kalıyor.

Bir Tolstoy’un size ne/ler öğretebileceğini, gösterebileceğini bilmeden roman yazamazsınız, bence! Bir kural mı bu? Hayır, dile getirilmemiş ilkedir olsa olsa. İyi romancıların tezgâhı kurma cesaretinde bunu görür gözlerseniz. Bir Dostoyevski, Flaubert, Stendhal, Faulkner, Yaşar Kemal için de bunu söyleyebiliriz.

BİR SÜRÜKLENİŞİN ÖYKÜSÜ

- Romanın ana kahramanı Kerem 1970’lerin sonlarında burs kazanarak ani bir kararla Almanya’ya gidiyor. Mesleki yaşamını da orada kurup şekillendiriyor. Fakat Kerem’i tanıdıkça anlıyoruz ki Almanya’ya geçmişinden çok şey taşımış.

Kerem’in şahsında, sizin kuşağınızın (78’liler diyebiliriz sanırım) sürüklenişlerini gözlerken bir yandan da ülkemizin toplumsal dokusuna kattıklarını görüyoruz aslında.

Karakterlerin mesleki pratiklerinde, hayattaki tercih ve duruşlarında, entelektüel çabalarının yaydığı etkide hep bu var ve olmaya da devam ediyor. Bu soluğu romanda da alıyoruz. Romanın ruhundan bahsedelim mi?

Bir sürüklenişin öyküsüdür anlatılan. Ama orada aynı zamanda bir ülkenin dönemsel gerçekliklerinin de öyküsü yatar. Aslında adım adım görülebilecek olan da şudur: Eğitim ne kadar önemli?

İnsanın inşa edilme sürecini İğdebeli Hoca’nın verdiği sanat eğitiminin inceliklerinde gözleriz. Bir toplumu duygu/sanat eğitiminden geçirerek inşa edemezseniz eğer ne çağdaşlık ne de moderniteden söz edebilirsiniz.

Roman bir bakıma bunları hatırlatan/gösteren/sorgulayandır. Ve insanın kendini inşa etme yolculuğu… Bunun nerede/nasıl evrildiğini de anlatan bir/çok öykü geçişgen biçimde yansıtılır. Geç kalmış modernik bir toplumu nasıl sarsalıyor ve oradaki “insan” hangi sanrıları nasıl yaşıyor; bunu da kuşaklararası yolculuklarda vermek romancıya düşüyor sanki!

- Kerem ve Aslı köksüzlükleriyle, yalnızlıklarıyla ve içlerinde taşıdıkları romantizmle ”modern” bireyi imliyorlar. Öte yandan Kerem’in tüm o sancılı arayışlarına, sıkıntılı ruh haline rağmen bunaltının romanı değil Kaplıcada Son Yaz.

Biz okuyucular da Kerem’i takip ederken, her ne olursa olsun hayata “umutvar” bakabiliyoruz.

Ve bahsettiğiniz bu duygu/sanat eğitimiyle birlikte şu hayatta neleri bilebiliriz, hayattan ne umabiliriz, nelerin eksikliğini çekiyoruz gibi başlıklar üzerine bir düşünce/sorgulama/tartışma iklimine de davet ediyor okuru romanınız.

Ne dersiniz, açalım mı bunu biraz daha?

Stendhal’in ayna tutma ilkesi, Flaubert’in insanın duygu eğitiminden geçmesi düşüncesi ve Cervantes’in ironisi benim de yazma yordamımın mayası diyebilirim. Hayata/insana oralardan ağıp gelen bakışla/düşünceyle bakmam bu romanın örgüsünü var eden en temel yan.

İşte orada zamanın ruhu vardır. Ne yaşanır, edilirse sizdeki yansımalarını duygu/düşünce süzgecinden geçirerek yepyeni bir magma oluşturursunuz. Yaptığınız elbette fotoğraf gerçekliği değildir.

Siz ötedeki “hakikat”ten yolunuzu geçirseniz de, kurmacanın gerçekliğinden hayata bakıp yeni bir bakış/söz/yorum getiriyorsunuz. Bunun okur/insan üzerinde etkisi olmalı diye düşünürüm. Yoksa aynada kendinize bakmak değildir anlatılan, gösterilen.

Asıl sorgulama da işte kurduğunuz dünyanın algısıyla başlıyor. Okura erişebilen söz’ünüz bence her şeyi içermelidir. Duygudan düşünceye, zamandan tarihsel olanlara…

YAŞAMDA YAZI, YAZIDA YAŞAM!

- Romandaki anlatıyı yapılandıran temel öge “yazı” gibi görünüyor. Yani “yazma” eyleminin kendisi, romanınızın ana yakıtı, belkemiği. metnin içindeki tüm o epigraflar, alıntılar, notlar, tespitler, analizler, çizimler okurların üzerinde çalışabilecekleri başat malzemelere dönüşüyor.

Kurduğunuz bu yapı aynı zamanda roman yazma tekniği açısından da Kaplıcada Son Yaz’ı farklı bir yere oturtuyor.

Metninizin bu biçeminden / teknik yanından bahseder misiniz?

Bugünün anlatıcısı parçalanmış bir dünyanın diliyle konuşmalıdır. Dahası buna o çözülüp dağılmanın farkında olarak yazmak diyorum. Bu da ister istemez sizi zamanın ruhu kavramının taşıdığı anlamları görmenize dönük yolculuklara çıkarıyor. Burada dil esastır.

Konu eğer bir gömlekse, kurgu da onu taşıyıcı gövdedir. Böyle olunca ister istemez konunuza göre bir kurgu seçmeniz kaçınılmaz.

Neden söz ediyorum, ne adına konuşuyorum gibisinden sorular sorarak başlamazsınız, ama bu sorular hep yazan kişinin belleğindedir. Yani ne adına/niçin konuştuğunu bilir. İster roman yazın ister öykü ve deneme; “ona görelik” diye bir bakış/söyleyiş biçimi vardır.

Neden deneme değil de roman, öykü değil de roman... gibisinden sorulara yanıt aramak için yola çıkılmadığına göre; “mesele” ettiğiniz şey/ler size bir biçim bulmanızı fısıldıyor adeta!

İlâhi bir esinle yazmasanız da, yazarken ayin edercesine kurarsınız metninizi. Bu da işte o biçim kurmanın büyüsüdür kanımca! Ben istemedim, konu istedi dersem, abartı sayılmamalı!

Yaşamda yazı/yazıda yaşam… İki ayrılmazı hayatın. Yazınca görürsünüz. Ve yazmak için de gitmeniz gerekir. Yazılı toplum olabilmenin yolu biraz da romanı bir bilim dalı gibi görmekten geçer diye düşünürüm.

O nedenle de önce iyi roman okuru yetiştirmek gerekir. Bunun için de iyi romancıların yazması gerekir.

Ben burada yazma duygusunun aşılanmasının birkaç örneğini gösterdim. Kerem de işte o aşıyı alanlardan, diğer anlatıcılar da üstelik…

Yazarak kendini açıklama ihtiyacı duyan “birey”in öyküsüdür bir bakıma… Olma/olamama, tutunma/tutunamama hallerinin yansısı…

- Kitapta Necla, Aslı, Anna, Derya, Esma gibi önde gelen kadın karakterler meslek sahibi kadınlar ve bakışları, duruşları, sezişleri ile hikâyenin soluğu oluyorlar. Bu kadınların her birinin kendilerine özgü şarkıları var ve hep birlikte romandaki “bilge”liğin taşıyıcısı gibiler, öyle değil mi?

Her biri bir ana parçanın (buna ana tanrıça da diyebilirsiniz) bütünleyicileridir aslında. Nasıl ki bir kadının hayatında birçok erkek var; baba, kardeş, eş, sevgili, çocuk… Erkeğinkinde de durum öyledir.

Bizi sarmalayan hayatın gerçekliğindeki her bir dokunuşla varlığımızın biçimleyicileridir. Adeta kırk aynanın kırk sureti gibi. Öyle olunca kadınlardan geçen bakışın dilini kurabilmek de kaçınılmazdı benim için.

Bilgelik ise yaşamdan süzülüp gelen, yaşanmışlığın var ettiği bir gerçeklik. O nedenle kadının hayatımızdaki kurucu öğe olma gerçeğini görmesini istedim kahramanlarımın. Ve onların tuttukları aynaya bakarak kendi eksiklerini, yanlışlarını anlamalarını.

Bu anlamda iyi bir roman kusurları da anlatan, gösteren, hatta kendi kusurunu da okuruna hissettirendir.

TOPLUMSAL HAFIZANIN ZARLARI!

- Kerem’in zaman algısının çok boyutluluğundan bahsedelim mi biraz da. Çok yönlü, çok katmanlı bu zaman algısı, romanda kurduğunuz dille birlikte ayrı bir kişilik kazanıyor sanki.

Küçük bir örnek: Kerem Berlin’den İstanbul’a doğru yola çıkarken hatırlanan zamandan; doğduğu kenti dolaşırken de zamanın tozunun her yeri kapladığından bahsediyor.

Peki, ne yapıyor zaman bize; nasıl etkiliyor gündelik yaşamlarımızı?

Zaman algısı anlatıların olmazsa olmazıdır yazar açısından. Ne yazarsanız yazın bunu öncelemeniz kaçınılmaz. Burada dikkat ederseniz herkesin bir ortak zamanı/belleği var, bir de kendilerine ait zamanları.

Yani bizim toplumsal hafıza dediğimiz şeyin nasıl biçimlenegeldiğini gören/anlayan/hisseden/yansıtan anlatıcılar ilerleyen anlatı zamanlarında işte o toplumsal hafızanın birçok yönünü/yordamını getirip sunacaklar bize.

Evet, bunların birer soğan gibi nasıl soyulduğunu ikinci ve üçüncü kitaplarda; “Dünyayı Saran Sessizliğin”, “Arzen’de Zaman”da göreceğiz.

- İstanbul’da da, Kerem’in doğup büyüdüğü kentte de hafıza kaybı var. Keza bu zayıflamış hafıza karakterlerin diline de yansıyor. Meselâ, Aslı ile Kerem yıllar sonra bir araya geldiklerinde birbirlerine yabancılaşmadıklarını hemen fark etseler de aralarındaki konuşmalar kesik kesik; kucaklaşmaları içten, naif ama. Kerem’in başka başka kucaklaşmaları da öyle.

Hikâyenin sonunu henüz göremesek de, Kerem’in şahsında değişim, dönüşüm ihtiyacının, tamamlanma ihtiyacının romanı diyebilir miyiz Kaplıcada Son Yaz’a?

Bir yanda eksilerek yaşasak da, sürüklendiğimiz hayat bizi çoğaltıyor her şeyiyle. Unuttuklarımız da buna dahil, erteleyip, vazgeçtiklerimiz de…

Neyi nasıl yaşarsak yaşayalım kimliğimiz hiçbir zaman tamamlanamıyor. Eksik, aksak, yarım kalıyor. Ama bizim gibi bir toplumda insan, yani henüz birey olamamış kişi sürekli bir yalpalama, tutunamama hali içindedir.

Donatılar yetmiyor sizi siz yapmaya. Zihniyet değişimi kaçınılmaz işte bu noktada. Romanda Kerem ile Muharrem’i yan yana getirdiğinizde görüp gözledikleriniz biraz da bunu anlatır. Ötede duran İğdebeli Hoca ise aydının bir bakıma nerede/nasıl şifa aradığını da imler bize diğer birçok şey gibi…

- Bahsettiğiniz bu birey olamama halinin toplumsal sorunlarla bağlantısına da yer veriyorsunuz anlatıda. 1970’li yıllardan itibaren yaşanan tüm o politik çalkantılar Kaplıcada Son Yaz’da yankısını buluyor.

Toplumsal şiddetin, bireyler üzerindeki etkileri de. Kerem kaplıcaya ulaşıyor ve orada yıllar sonra hoşbeş ettiği kişilerin burukluğu bize de geçiyor. Bu tamamlanamama halinin, birey olamama halinin toplumsal arka planını konuşalım mı biraz?

Bir zamandan, dönemden söz ediyorsanız eğer; hele ki orada da insanın öyküsü başat öğe ise ister istemez arka plan her daim olacaktır. Ya hikâyesi anlatılan bireyin geçmişi, belleğinde iz bırakanlar, ya da anlatılan mekânların hafızası kaçınılmaz biçimde romanda öne çıkar. Veya ben öyle algılıyorum.

Anlatıyı kurarken çıkış noktam mekân-insan’dır. Yaşayan, yaşatan, hatırlayan, hatırlatan… Taşıyıcı olana yüzünüzü dönerken her ikisin de bütünlük halinde anlatılması kaçınılmaz. İşte topluma/dönemin gerçekliğine dair ne varsa, konunuzu da ilgilendiren. Anlatınızda kendisine yer açıyor.

Birinden söz ederken diğerini gösterirsiniz; öyle ki hatırlattıklarınız da toplumsal hafızanın roman sanatında ne denli önemli olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne serer. Olmama, olamama, olduramama hali işte o bellek yolculuklarında karşımıza çıkar.

Neden niçinlerini de sorgulamaya yöneliriz. Roman ister istemez kendine böylesi yol işaretleri koyar. Okur da çağrısını bunlarla bulur diye düşünüyorum.

- Biliyoruz ki romanlar öyle ya da böyle, az ya da çok otobiyografik öğeler barındırırlar. Zira konuşmanızın başında da belirttiğiniz üzere, kişisel tarihinizde çok önemli bir yerde duran hocalarınızdan değerli sanat insanı Fuat İğdebeli, Kaplıcada Son Yaz’ın kahramanlarından biri. Romanınız bir yanıyla 2015’te kaybettiğimiz Sayın İğdebeli’ye saygı duruşu, ne dersiniz?

Romandaki tek gerçek belki de onun adı, adının yansıttığı imgedir. Ötesi tümüyle kurmacanın gerçekliğiyle biçimlenenlerdir. Yani anlatıcılar kendi doğrusal hakikatlerine dayanarak öyküler kurup anlatıyorlar. Parçalanan bir dünyanın dilinin nasıl kurulabildiğini de gösteren yapıya sahip anlatı.

Evet, İğdebeli Hoca’ya bir saygı duruşudur. Bu aynı zamanda Cumhuriyet Türkiyesi’nin var ettiği aydınlanmacı kuşaklarının neleri nasıl yapabildiğinin/yapamadığının öyküsüdür… Eleştirel bakmadığımız sürece ilerleyemeyiz!

- Sayın Andaç, son söz olarak eklemek istediğiniz bir nokta var mıdır?

Kaplıcada Son Yaz’ı bir üçleme olarak düşündüm hep. Unutulan zamanlara dönüş, yaşanan zamanların ruhu, hatırlanan zamanın ise bugünle ilintilerini anlatmak beni buna yöneltti. Yakın tarihin labirentlerinde gezinebilmek için böylesi bir yolculuğa çıktığımı söylemek isterim.