Ziya Selçuk bende hayal kırıklığı yarattı

Eğitim sistemine nüfuz eden tarikat/cemaatlerden sonra Mili Eğitim Bakanlığı’ndan rehber öğretmenlere dağıtılan ve çocuklara şiddet uygulayan kadınların başı açık, şefkat gösteren kadınların türbanlı olarak resmedildiği kitap tartışma yarattı.

27 Ocak 2020 Pazartesi, 02:00
Abone Ol google-news

Peki ne yapılmaya çalışılıyor. Uzun zamandır konuşmayan eski ÇYDD Başkanı Prof. Dr. Aysel Çelikel ile buluştuk. Çelikel’e göre her şey 2012’de “4+4+4” sistemiyle başladı. Amaç siyasal İslamın kurallarını hâkim kılmaktı. Bunun için de din eğitimi verilmesi gerekiyordu. Çelikel, Ziya Selçuk bakanlığa geldiğinde büyük ümitler beslediklerini de söyledi, “Ancak o sadece teneffüs saatleriyle, ara tatilleri düzenledi” dedi. 

 - Laik ve Bilimsel Eğitim Platformu’ndayken hazırladığınız raporları okurken bir cümle dikkatimi çekti: “Eğitime ilişkin zorluklar 2012’den beri daha da ağırlaştı”...  2012’de tam olarak ne oldu? 

30 Mart 2012’de kamuoyunda “4+4+4” diye adlandırılan yasayla eğitim sistemi, eğitimin kalitesi, niteliği, Milli Eğitim Bakanlığı’nın işleyişi tümüyle değişti. Bu unutulacak bir tarih değil. Çünkü bu kanun Meclis’te şiddet uygulayarak çıkarıldı. Muhalif milletvekilleri dayak yediler. Karlı bir gündü, biz de buradan otobüs kaldırmıştık. Kapının önünde ÇYDD ve diğer STK’lerin üyeleri de dayak ve gaz yediler. Bu kanunu çıkarırken amaçları siyasal İslamın başlangıcını yapmaktı. Çünkü bununla hayalini kurdukları her şeyi elde ettiler. 

- Neleri mesela?

Uzak amaçları siyasal İslamın kurallarını hâkim kılmaktı. Bunun için de yeni nesillere din eğitimi verilmesi gerekiyordu. Zaten “dindar ve kindar nesil” istediklerini açık açık söylediler. Birinci planda kapatılmış olan imam hatip okullarını açmak vardı. İkinci amaç ise “4+4+4” diyerek din eğitimini çok erken yaşta başlatmak için olanak sağlamaktı. 8 yıllık temel eğitim yürürlükteydi, kaldırdılar ve dört yıllık temel eğitim getirdiler. Dört yıldan sonra da imam hatip ortaokullarına veya meslek liselerine girmek gibi seçenekler sundular. Ayrıca çocukları bir sene evvel okula başlattılar. Bu şekilde 10-11 yaşına gelmiş ve soyut düşünme alışkanlığını doğal olarak elde etmemiş olan çocuklar imam hatip okullarına girerek Allah kavramını, cennet-cehennemi, günah ve sevabı öğrenmeye başladılar. Oysa bilimsel olarak soyut düşünce 14-15 yaşında başlıyor. İmam hatip ortaokullarını açmaya karar verdiler. O kadar yeni okul açamayacakları için velilerin itirazlarına rağmen yüzlerce okulu imam hatibe dönüştürdüler. İmam hatip okulları klasik liselere, Anadolu liselerine alternatif lise haline getirildi. Bugün Anadolu liseleri, imam hatip liseleri, meslek liseleri, bir de açık liseler var. Yani dört kategori lise icat ettiler. Bildiğimiz normal liseleri de kapattılar. Birçok çocuk Anadolu Lisesi kazanmayarak açıkta kaldı. Nereye gidecek bu çocuklar? Ya mecburen imam hatip okullarına, ya meslek liselerine... Ya da ikisini de istemiyor, normal lise eğitimi almak istiyor. Hayır, o zaman sen açık liseye gideceksin. Yani o öğrencileri örgün eğitimin dışına çıkardılar.

- Örgün eğitimin dışına çıkmanın dezavantajlarını sayar mısınız?

Özellikle kızların örgün eğitim dışına çıkması Türkiye’nin toplumsal yapısı açısından çok büyük sıkıntılar doğuracak. Bir kere fazla dindar ailelerde kızlarını okula göndermek istemeyenler fırsattan istifade onları evinde oturtacak. Ev işleri yapacak, isterse evlenecek, isterse çocuk da bakacak ama bir yandan da liseye gidecek. Yani açık ortaokul ve liselerle dışarıya karşı daha çok öğrencinin okuduğu görüntüsü verilirken, aslında okula gitmeden başka bir hayatın içine girecekler. İkinci konu; eğer Anadolu lisesi sınavını kazanamamışsanız nereye gideceksiniz ya imam hatipe yahut meslek liseleri, ya açık liseye gidecek, parası varsa da özel okula gidebilecek. Açık liseler hiçbir okula gidemeyen çocuğun bağlandığı yerler oldu. Okuyor musun, okuyorum... Kızlar için başka bir sakıncası da toplumsal cinsiyet eşitliği açısından... Bilinçlenmemiş, yetenekleri ortaya çıkmamış, eşitliği idrak etmemiş kızlar olarak büyüyecekler. Yalnız kız çocuklar için değil, erkek çocuklar için de sakıncalı. Yani sistem, eğitimi ikinci plana itiyor. 

- Liyakat hayatın her alanında önemini kaybediyor. Bu durumda zaten çocukların okumaya hevesli olması beklenir mi ki?

Çok haklısınız, artık liyakat aranmıyor, tabi olmak, bir siyasi ya da dinsel görüşü benimsemek arandığına göre çocuklar da yarım eğitimli olarak hayata atılıyorlar. 

- Eğitim-İş Sendikası’nın hazırladığı Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilk dönem karnesinde “Tarikatların yasal maskesi olan dernek ve vakıflarla imzalanan protokoller, eğitimi tarikat ve cemaatlerin arka bahçesi yapmaya yaklaştırdı” deniyor...

4+4+4’ün getirdiği bir başka sorun Diyanet’in ve tarikat, dernek ve vakıfların milli eğitimin içine girerek okullarda hocalık yapmış olması. Okullar, bu tarikat, dernek ve vakıfların eğitimine terk edildi. Eskiden çok adı duyulmuyordu ama Ensar Vakfı vardı, İlim Yayma Cemiyeti, Süleymancılar falan vardı. Fakat birdenbire ortaya yenileri çıktı. Hepsi yarışmaya başladılar. 

- Sistem nasıl işliyor? Tarikat-dernek-vakıflar ve Diyanet, milli eğitimde yer buluyorlar, sonra öğrenciler üzerinde nasıl etki yaratıyorlar?

2012’deki kanunla “Hazreti Muhammet’in hayatı, Kuranıkerim, temel din bilgileri” diye üç seçmeli ders kondu. Sonra Osmanlıca ve Arapça eklendi. Bir de öteden beri varlığı eleştirilen zorunlu din ve ahlak dersi vardı. AİHM’nin olmaması gerektiğini söylediği bir dersti. Ama mahkeme kararı uygulanmadı. Toplamda altı ders var. Seçmeli ders dendiğine bakmayın, ben bunlara “zorunlu seçimlik” diyorum. Tarikatlar ve Diyanet neyi anlatacak, tabii ki dini anlatacak. Başka dersler de var, matematik, yabancı dil vs. onların hocaları olmadığı zaman mecburen öğrenciler din derslerine yönlendiriliyor. Bu da çok ciddi bir olay. Milli Eğitim Bakanlığı, diyanet ve tarikat-dernek-vakıflarla ayrı ayrı protokol yaparak onları eğitime dahil etti. 

- Hemen her gün eğitimin dinselleştirilmesini konuşuyoruz. Örneklerden biri; Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) imam hatiplilerin Diyanet TV izlemesi için okullara talimat gönderdi. Ödülü de umre ziyareti...  

Ödülle teşvik sistemini her kademede uyguluyorlar. Camiye gitmeyi, namaz kılmayı teşvik ediyorlar. Üç yaşından itibaren çocukları yönlendiriyorlar. Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde öğrenciler istemiyorlarsa din eğitimi verilen okullara gitmezler. Ama bizde zorunlu olarak bazı öğrenciler din eğitimi görüyor. Bu insan haklarına aykırıdır, özgür iradeye aykırıdır. Teşvikle beraber anayasaya aykırı olan bir olayı çocuklara empoze etmeye çalışıyorsunuz. Milli Eğitim Bakanı’nın buna izin vermemesi lazımdı. Biz sayın bakan göreve geldiği zaman büyük ümitler besledik. Çünkü bir akademisyendi, bizler gibi yetişmişti. Her ne kadar siyasi bakımdan her şeyi değiştirme iradesine sahip değilse de yeni kısıtlamalar, yeni engellere mani olacağını düşünüyorduk. Bazı konularda hafifletici uygulamalar yapabilecek diye düşünmüştük.

- Düşündüğünüz gibi olmadı mı?

O sadece tenefüs saatleriyle, ara tatillerle ilgili düzenlemeler yaptı. Tarikatlar, dernek, vakıflar ve Diyanet’le yapılan bütün protokolleri yeniledi. Dinsel eğitimi güçlendirmeye çalıştı. Ziya Selçuk bende hayal kırıklığı yarattı. Şöyle bir projemiz vardı: Din ağırlıklı hazırlanan projeler çeşitli bakanlar döneminde hep vardı. Onlara gidip de “Bunları düzeltin” gereğini duymadık. “Sayın Bakan’a gidelim, durumu anlatalım” diye karar verdik, planladık. Sonra bir baktık ki onun da faydası olmayacak, çünkü ümitlerimizi kırdı. Şimdi okulöncesi eğitimle bu çocuklara camiyi, namazı sevdirmek için promosyonlu sistem getirildi. Son bir şey okudum, 81 ilde 2 bin 500 okulda Server Gençlik ve Spor Kulübü ile Milli Eğitim Bakanlığı bir protokol yapmış. 6-13 yaş arası çocuklar için namaza teşvik projesi başlamış. Yani bu çocuklar camiye götürülecek, namaz kıldırılacak. Bu hüzün verici bir şey. Bizim bu çocuklara verecek başka değerimiz, kültürümüz yok mu? 

- Oysa ne öğretilmeli?

Çocukların insan hakları ve demokrasi bağlamında özgür iradelerini kullanmalarına fırsat verecek eğitimler yapılmalı. İoanna Kuçuradi her zaman bir şey söyler: Bana yetki versinler, 20 sene felsefe eğitimi yaptırayım öğrencilere. 20 sene sonra demokratik bir ülke oluruz... Doğru söylüyor. 

 NASIL İÇLERİNE SİNDİRİYORLAR?

 - MEB’in öğretmenlere dağıttığı kitapta çocuklara cinsel istismar ve şiddet uygulayan kadınlar başı açık resmediliyor. Türbanlı kadın figürüyse sevgi dolu, olumlu bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Yüz kızartıcı bir uygulama değil mi?

Bu yayınlar yapılırken Milli Eğitim Bakanı uyuyor mu diye düşünüyorum. Bunları çizenler, bu yayını hazırlayanlar bu kadar vicdansız açıklamayı nasıl içlerine sindiriyorlar şaşırıyorum. “Aslında tam tersi oluyor demek istiyorum” ama bunu demeyi kendime yakıştıramıyorum. Şu muhakkak ki demokrat, laik, bilinçli öğretmenler daha donanımlı öğrenci yetiştiriyorlar. Bütün öğretmenlerin ve annelerin sevgi dolu ve şefkatli olduğu bilinmelidir. Bakanlığın dini propagandayı bu raddeye getirmiş olması onlar açısından çok küçük düşürücü... 

 BAKAN DEĞİŞİNCE DEVLET POLİTİKASI DEĞİŞMEZ!

- Orta gelirli olan aileler var. Bu ailelerin birçoğu çocuğunu kredi alarak özel okula yolluyor, sonra da hayat boyu ödüyor. Bir de karşısında çok yoksul olan ve çocuklarını tarikatlara kaptıran aileler var. Mevcut sistem ileride kutuplaşmayı daha da artırmaz mı?

1950’den beri ama özellikle 2002 AKP iktidarından beri farklı kimlikleri taşıyan en az iki grup öğrenci ortaya çıktı. Çok tehlikeli bir şey. Milli Eğitim’in tek bir politikası olur. Bu eğitim politikası devletin politikasıdır. Her siyasal iktidar, hatta her bakan değiştiğinde devlet politikası değişmez. Bu politika, çağdaş, evrensel ilkelere dayalı, gelişen dünya şartlarına uygun bir politikadır. Biz başından beri hep bunu savunduk. AKP iktidarından önce de daha muhafazakâr iktidarlar oy almak için kendi düşündükleri gibi ikili eğitime “toplum istiyor” diyerek ağırlık verdiler. Açtıkları imam hatip okullarını devletin de desteğiyle tercih edilebilir okullar haline getirmeye çalıştılar. Böylece çift kimlikli bir toplum ortaya çıktı. Atatürk’ün verdiği nutuklar, konuşmalar var. 

- Ne diyordu, anımsatalım lütfen?

“İki toplum olmaz. Tek bir düşünce etrafında birleşen, demokratik anlayışa sahip bir nesil yetiştireceğiz. Onun için politika ulusal olmalıdır” der. Çocuklar için eğitimde fırsat eşitliği vardı. Köylerde oturan insanlar, köyden çıkıp daha büyük illerde yatılı okullara gidip, oralardan mezun olup, üniversiteleri bitirdiler. Çok önemli yerlere gelebiliyorlardı. Şimdi isteseniz de olmuyor. Kutuplaşma meselesine gelince; referandumda gördük. Gençlerimizin yüzde en az 60’ı demokrasiye oy verdiler. Her ne kadar AKP iktidarı kazanmış gibi görünüyorsa da başa baştı. Bu hep böyle gidecek, burası ne siyasal İslamın hâkim olduğu bir ülke olacak ne de tümüyle demokrasinin, insan haklarının, din özgürlüğünü hâkim olduğu bir ülke... İki güç hep başa baş gidecek ve belki kültür geliştikçe birbirlerini hoş görecekler.

- Geçmişte bu iki kesim birbirine daha hoşgörülü değil miydi?

Tabii öyleydi. Çünkü din merkezli bir çalışma yoktu. Kimse okullarda mescit açalım demiyordu. Bugün iktidara hoş görünmek için neredeyse hangi mağazaya gitseniz karşınıza mescit çıkıyor. Bu çalışma tabii ki kendine göre bir sonuç veriyor. Ancak toplum bir şeylerin farkına varıyor. Atatürk’ün yaptığı bütün devrimler eskiden doğal karşılanıyordu. Kaybettikleri zaman kıymeti anlaşıldı. Onun için ümitliyim. Yeni nesil çağdaşlık istiyor. Türkiye’de yapamadıklarını yurtdışında yapmaya çalışıyor. 

- Burada beyin göçünü konuşmamız gerekiyor...

Bir kısım aile gelecekten umudunu kestiği, otoriter ve din ağırlıklı rejimden ürktüğü için çocuklarına yeni bir istikbal açmak üzere gidiyorlar. Bir de “Biz bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladıkları için üniversiteden atılan ve yurtdışına giden akademisyenler var. Bunlar mahkemelerde beraat etseler dahi tekrar göreve alınmıyorlar. Onlar da kendilerine gelecek bulmak için gidiyorlar. 

 BARIŞI KAYBEDERİZ

 - Yıllarca üzerinde çalışmış, savunmuş bir akademisyen olarak söyler misiniz, laiklik neden kırmızı çizgimiz? 

Eğer insan haklarına saygılı, demokratik bir ortamda yaşamak istiyorsanız orada devlet kurumları bir dinin veya mezhebin propagandacısı, teşvikcisi, yayılmacısı olamaz. Olursa o dinden, o mezhepten olmayanlar kendilerini dışlanmış hissederler ve barışı kaybederiz. Sevgiyi ve vatandaşlık kavramının verdiği duyguyu kaybederiz. Laiklik; devletin bütün dinlere karşı aynı mesafede nötr olmasıdır. Laiklik; toplumu eşitlik, özgürlük ve barış içinde tutabilmenin, birlikte yaşam kavramının temelidir, din ve vicdan özgürlüğünün tek güvencesidir. Ülkede uygulayacağınız sistemin laik olması demek, aklın özgürlüğü demektir. Aklın özgür olmadığı ülkelerde dogmalar hâkim olur. Çağdaş dünyadan koparır. Ortadoğu’da İslam ülkelerindeki kargaşa da laikliğin olmayışındandır. Bu yüzden ÇYDD’de 10 yıl boyunca, Anadolu’yu dolaşarak laikliği yürekten anlattım. 

- Peki hocam, bundan 30 yıl önce Türkan Saylan’ın evinde ÇYDD’yi kurdunuz ve dediğiniz gibi Türkiye’nin en ücra köşelerine gidip çağdaş eğitimin önemini anlattınız, özellikle kız çocukları okusun diye burslar verdiniz. Niye olmadı?

Çünkü biz bir dernektik. Belirli grupları etkiledik, belirli grupları etkileyemedik. O dönem söylediklerimizi önemsemeyen insanlar oldu. Fakat AKP iktidarının hâkim olmasından bu yana Ergenekon davasına rağmen biz daha çok ilgi görmeye başladık. Daha çok bağış aldık. Fakat ÇYDD’den burs alanları işe almıyorlardı. Özellikle öğretmenler, doktor ve mühendisler işe girerken ÇYDD bursu aldığı görülürse o kişileri göreve almadılar. 

ASLOLAN MEDENİ KANUN

- Müfredatı nasıl buluyorsunuz?

Çok fena. Mesela “Ailenin reisi kocadır, kocaya itaat ibadettir” gibi bilgiler var. Bizim medeni kanunumuzda böyle maddeler yok. Bunları kaldıralı 20 sene oldu. Çocuklar bunları okuyor ve uygulanıyor sanıyor. Küçücük çocuk hukuku nereden bilsin. Bir yanda 8 Mart’ta kadınların evrensel haklarını konuşuyoruz bir yandan İslama göre kadın yetiştirmeye çalışıyoruz. Kadınlar da şaşkın, hangisini benimseyeceğiz? Geleneksel kadın anlayışı evde çocuk bakmak, örtünmek olarak empoze ediliyor. Çocuğa babaanne, anneanne bakıyorsa ona ücret veriyor. Bu kadın hakkı değil. Asıl hak, kadınların birey olarak kendini geliştirebilmesi ve çalışacağı zaman çocuğunu bırakabileceği bir yerin olması, kreşlerin açılması. Yaşadığımız kadın sorunları ve kadına karşı şiddet olaylarının önlenmesi; iki cinsten birinin diğeri üzerinde hâkimiyet kurmasını önleyecek bir zihniyet değişikliğinden geçiyor ve işin temelinde toplumsal cinsiyet eşitliğinin yerleşmemesi var. 

 ALIŞVERİŞ İÇİN ÜNİVERSİTE AÇILIYOR

- Hukuk fakültesi dekanlığı da yaptınız. Bugün üniversitelerdeki eğitimi nasıl görüyorsunuz?

Birkaç üniversite hariç, üniversite eğitimi üniversite eğitimi olmaktan uzaklaştı. YÖK kanunuyla birlikte üniversiteler zaten iktidara bağlı hale gelmişlerdi. Kadrolar, terfiler hep iktidar ne istiyorsa o yönde oluyordu. AKP’nin geleceği sıralarda da bu yöne doğru bir eğilim, otoriter bir bakış vardı. Biz YÖK’e o yüzden karşı çıktık. Ancak eskiden iyi kötü bir seçim olurdu. Rektörlük için altı kişi seçiliyordu, sonra üçe iniyor, sonra cumhurbaşkanı karar veriyordu. Şimdi bu yok, cumhurbaşkanı kimi isterse rektör atıyor. Rektör de dekanların atanmasında uygun isimleri getiriyor. Mesela ben bugün üniversitede hoca olsaydım ne dekan ne bölüm başkanı olabilirdim. Görevi sadece tabi olacak insanlara veriyorlar. Şimdi eş dost yardımıyla akademik unvanlar veriliyor. İstisnalar var, İstanbul Hukuk Fakültesi bunlardan biri. Siz 223 üniversite açarsanız ve içine bir sürü branş koyarsanız olmaz. Bu kadar hoca yok ki Türkiye’de. 

- Bu kadar üniversite açılması eğitim için kötü mü?

Bakın, henüz AKP gelmemişti. YÖK’te üyeydim. Herkes şehrine üniversite açmak için başvuruyordu. Çankırı’dan geliyorlar mesela, diyorlar ki, “Çankırı’nın ekonomik şartları çok bozuk, üniversite açarsanız burada alışverişle canlılık kazanılır...” Düşünün alışveriş için üniversite açacağız. İçeride hoca var mı, yok. “İlden gelecek” diyorlar. İle soruyorsun, “Hoca verip, bu üniversiteyi besleyebilir misin” diye. “Yok biz de başka yerden alıyoruz” diyor. O zaman biz bu şekilde hazır olmayanlara izin vermedik. 

- Şimdi?

AKP iktidarı gelir gelmez her şehre bir üniversite açtı. Bu tamamen popülist bakış açısıydı. Hocası olmayan üniversiteler açtılar.