Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER), iktidarın yıllardır toplum üzerinde kurduğu denetim ve baskı düzeninin en görünür araçlarından biri haline geldi. Eğitim emekçileri de bu baskı nedeniyle sorunlar yaşıyor. Son olarak İstanbul'daki bir kız imam hatip lisesinde görevli öğretmen hakkında CİMER’e ‘imam hatip ruhuna uygun değil, çaresine bakın yoksa biz bakanız’ tehdidiyle şikayet yapıldı.
CİMER’de eğitim emekçileri hakkında çoğu zaman ideolojik nedenlerle yapılan başvuruların kolayca soruşturma baskısına dönüşerek, öğretmenleri sürekli zan altında bırakan, baskılayan ve hedef haline getiren bir iklim yaratıldığına dikkat çeken Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay konuya ilişkin Cumhuriyet’e yaptığı açıklamada, “Bugün öğretmenin bilgisi, birikimi, uzmanlığı ve mesleki itibarı değil; siyasi iktidar ve onun ideolojik uzantıları açısından ne kadar ‘makbul’ olduğu tartışılmaktadır. Öğretmene yönelik açık tehdit içeren ifadeler ortadayken bile hedefe konulan yine öğretmenin kendisi olmaktadır. ‘CİMER’den geldi’ denilerek hiçbir süzgeç işletilmeden öğretmene hızla soruşturma açılabilmekte, savunma istenebilmektedir. ‘Ya siz gereğini yapın ya da biz yapacağız’ şeklindeki açık tehdit içeren ifadelerin bulunduğu bir başvuruda dahi sorgulanan tehdit dili değil, öğretmenin kendisi olmaktadır. Asıl tehlikeli olan da budur. Eğitim ortamları; hukukun, pedagojinin ve bilimsel eğitimin değil, korku ikliminin, baskının ve hedef göstermenin alanına dönüştürülmektedir” dedi.
‘EĞİTİMİN GÖREVİ İDEOLOJİK SADAKAT DEĞİL’
Okullarda can güvenliği kaygısının büyüdüğü bir ülkede; tehdit edeni değil tehdit edileni baskılayan bir anlayışın amacının öğretmeni korumak olmadığını belirten Özbay, “Amaç; siyasi iktidarın istediği ‘makbul memur’ modelini yaratmaktır” değerlendirmesinde bulundu. Öğretmenin Atatürk’ü, Cumhuriyet’i, laikliği ve Cumhuriyet devrimlerini anlatması nedeniyle şikayet edildiği iddialarına ilişkin ise Özbay, “Türkiye Cumhuriyeti’nin bir okulunda, Cumhuriyetin kurucusunu ve Cumhuriyet değerlerini anlatmayı dahi ‘sakıncalı’ göstermeye çalışan bu anlayışın nasıl büyütüldüğünü, kimler tarafından cesaretlendirildiğini artık herkesin sorgulaması gerekmektedir. Çünkü mesele yalnızca bir öğretmeni hedef göstermek değil; Cumhuriyet’in temel değerleriyle hesaplaşma girişimidir. Bugün ‘imam hatibe uygun öğretmen’ ‘imam hatip ruhu’ gibi ifadeler kullananlar aslında nasıl bir ayrım tarif etmektedir? Bir ülkenin okulları arasında nasıl bir ‘ruh’ farkı kurulmak istenmektedir? Bu ruh; Cumhuriyet’i geri plana iten, laikliği tartışmalı hale getiren, bilimi değil itaati önceleyen bir anlayış mıdır? Yıllardır dillendirilen dindar ve kindar nesil söylemindeki kin tam olarak kime, neye yöneliktir? Cumhuriyet’e mi? Laikliğe mi? Atatürk’e mi? Eleştirel düşünceye ve farklı yaşam biçimlerine mi? Asıl sorgulanması gereken budur. Çünkü eğitimin görevi; çocuklara öfke, ayrışma ve ideolojik sadakat değil; akıl, bilim, özgür düşünce ve birlikte yaşam kültürü kazandırmaktır” diye konuştu.
‘SİYASAL AİDİYET ALANI OLARAK TARİF EDİYOR’
Bu olayın, yıllardır öğretmenin mesleki itibarını sistemli biçimde aşındıran siyasal anlayışın sonucu olduğunu ifade eden Özbay, “Çünkü eğitim politikası uzun süredir bilimi, pedagojiyi ve öğretmenin uzmanlığını esas alan bir anlayışla değil; sadakati, itaati ve ideolojik uyumu esas alan bir zihniyetle yönetilmektedir. Tarikatlarla protokoller yapan, önüne geleni okullara sokan, öğretmen açığını ücretli öğretmenlik adı altında insanları adeta mevsimlik işçi gibi çalıştırarak kapatmaya çalışan, öğretmenin diplomasını ve yıllarca verdiği emeği değersizleştiren anlayış; şimdi de adına ‘Akademi’ dediği yeni bir sadakat mekanizması kurmaktadır. Katmerli mülakatlarla, katmerli denetimlerle, bitmeyen soruşturmalarla yaratılmak istenen şey; özgür düşünen öğretmen değil, itaat eden ‘makbul memur’ düzenidir. Bugün öğretmenin ne anlatacağına artık eğitim bilimciler, pedagojik ilkeler ve öğretmenin mesleki uzmanlığı değil; iktidar destekçisi çevreler, sosyal medya linçleri, isimsiz ihbarlar ve ideolojik baskı grupları karar vermek istemektedir. ‘Bu tiplerin imam hatipte ne işi var?’ cümlesi sıradan bir ifade değildir. Bu cümle; devletin okullarını birbirinden ayıran, imam hatipleri kendi ideolojik laboratuvarı gibi gören anlayışın özetidir. Çünkü yıllardır siyasi iktidar imam hatipleri bir okul türü olarak değil; ‘imam hatip ruhu’, ‘özel misyon’, ‘manevi nesil’ söylemleriyle siyasal aidiyet alanı olarak tarif etmektedir. Devletin okulları arasında bilinçli biçimde ayrım yaratılmış, bazı okul türlerine ayrı kaynaklar, ayrı propaganda ve ayrı siyasal anlamlar yüklenmiştir. Sonunda da bazı çevreler kendisini okulun sahibi, öğretmeni ise ideolojik denetime tabi tutulacak kişi gibi görmeye başlamıştır” dedi.
‘HUZURLA DERS ANLATAMIYOR’
Özbay son olarak şunları söyledi: “Öğretmeni sürekli şikâyet tehdidi altında çalıştıran bu düzen eğitim sistemini çürütmektedir. Bugün öğretmen sınıfta huzurla ders anlatamıyor. Her cümlesinden bir anlam çıkarılabileceğini, bir ekran görüntüsüyle hedef haline getirilebileceğini, bir ihbarla soruşturma geçirebileceğini düşünüyor. Bu eğitim ortamı değildir. Bu açık biçimde korku düzenidir. Öğretmenin itibarsızlaştırıldığı yerde bilim susar. Bilimin sustuğu yerde ise geriye biat kültürü kalır. Eğitim-İş olarak açık söylüyoruz: Öğretmeni hedef gösteren, CİMER’i baskı aracına dönüştüren, okulları ideolojik denetim alanına çevirmeye çalışan, öğretmeni mesleki ve ekonomik olarak tükenişe sürükleyen bu anlayışı kabul etmiyoruz”.
