‘Hastanenin Boğaz Manzaralı Odası’

17 Ekim 2013 Perşembe
‘Hastanenin Boğaz
Manzaralı Odası’
Artık yazı da yazmaya başladı diye sevinmiştik.
Bir faranjit muayenesi için gittiğimiz Alman
Hastanesi’nde, iki eski dost Coşkun Özdemir
ve Zehra Ekinci’yi görünce haberim oldu, Oktay
Ekinci’nin beyin kanaması geçirdiğinden.
O sırada, beyin kanaması geçirmekte olduğunu
sanıyorduk; pazar günü köşesinde “Hastanenin
Boğaz Manzarası” başlıklı yazısını okuyunca geçirdiğine
kani olduk.
Salı günü gazeteden aradılar. Oktay Ekinci
beyin kanamasını geçirip, atlatamamıştı.
Hastanede eşi Zehra Ekinci anlattı, gazeteden
oraya getirildikten kısa bir süre sonra “yazılarımı
yazacağım” diye tutturmuştu. Nitekim yazdı da,
ölümünün ertesi gününde de gazeteye ulaştırdığı
son yazısı yayımlandı.
Ağaçlar ayakta ölürdü; o da öyle öldü.
“Hastanenin Boğaz Manzarası” veda ve vasiyet
yazısı, şöyle başlıyordu:
“Yatağımın ayakucundaki pencereden odaya
dolan güneş gözümü kamaştırırken, Alman
Hastanesi Nöroloji Kliniği’nin güleryüzlü şefi Uz.
Dr. Melahat Değirmenci Eser dedi ki: ‘Dün sizi
yoğun bakımdan buraya, hastanenin en güzel
Boğaziçi manzaralı odasına aldık.’
‘Sağ olun’ dedim o güven dolu gözlere bakarak
ve ekledim:
-Biliyor musunuz, bu manzaranın bozulmaması
için ben bir ömür emek verdim.”
Çok az kişi, bu kadar veciz bir biçimde ömrünü
özetleyebilmiştir.
Gerçekten de kentimizi, güzelliğini, manzarasını
korumak için bir ömür vermiş adamdı Oktay Ekinci.
***
Oktay Ekinci, sonradan veda yazısı haline gelen
yazısını hastanenin manzarasını koruma çabasını
sürdüreceği sözünü vererek noktalıyordu.
Mimardı.
Şehircilik biliminin gösterdiği yoldan yürümeye
çalıştı.
Daha Akademi’deyken öğrenci derneği yöneticisi
oldu.
Öğrendiğini yaşama geçirmesinin önündeki
engelleri kaldırmak için Mimarlar Odası’nda yönetici
oldu.
Sonra aynı gerekçelerle Cumhuriyet’te yazmaya
başladı.
Kısacası mimarlığının kendisine emrettiği zorunlulukları
yerine getirmek için gazeteci oldu,
tıpkı bilim adamlığının gereğini yerine getirmek
için siyasete atılan Erdal İnönü gibi.
Oktay Ekinci’yi gazeteciliğe zorlayan mimarlığıydı.
Ama sonra gazetecinin hası oldu.
Artık ya gazeteci mimar ya da mimar gazeteci
olarak tanımlanabilir olmuştu.
Muğla’da İlhan Selçuk’a komşu olan evinde
ince mimari gustosunu görmüştüm. Ama o mimarlığını
bizim için, bu kente ve ülkeye sahip çıkarak
yağmasına talanına karşı koyarken canınını dişine
takarak sürdürdü.
Eğer elimizde bir nebze bir şeycikler kaldıysa
hâlâ İstanbul’dan, onları Oktay Ekinci ve onun
gibilere borçluyuz.
***
Balıkesir doğumlu, Kars kökenli olan Oktay Ekinci
bana, hep Onat Kutlar’ı hatırlatır ve belleğimin
büyük İstanbulluları köşesinde onun yanında yer alır.
Onat da İstanbullu değildi ama İstanbul’u İstanbul
yapanlardan biriydi, Oktay Ekinci gibi...
Oktay Ekinci’nin İstanbul savaşımı daha kentin
yozlaşması ve yağmasının bugünkü boyutlarına
varmadığı yıllarda başlar ve İstanbul rantının,
Cumhuriyeti, demokrasiyi, ülkeyi ve kentimizi yerle
bir eden yağma düzeninin temel taşını oluşturduğu
bugünlere kadar uzanır.
Mimar gazeteci Oktay Ekinci düzenin özüne
parmak basıyor, yağmanın tekerinin böğrüne
çomak sokuyordu.
Bu yüzdendir ki nice saldırının hedefi haline
gelmişti.
Çıkar çevrelerinin gazetecileri, Boğaz’ı koruma
çabaları yüzünden, onun için, resmiyle birlikte
şöyle manşetler atıyorlardı:
“İşte Boğaziçi’ni mahveden adam!”
Doğaldı, itirafta bulunup, şu gerçeği yazacak
halleri yoktu ya:
“İşte çıkar çevrelerinin kenti yağmalayanların
karşısına çıkan adam!”
Oktay Ekinci’nin bu çabaları dediği gibi ömür
boyu sürdü. O kadar ki, ölmeden üç gün önce
söz veriyordu, manzaramızı koruma çabalarını
sürdüreceğine.
Oktay Ekinci öldü.
Bugün toprağa vereceğiz.
Artık manzaramızı koruyamayacak,
“Kim koruyacak?” diye sormayalım. Artık iş
başa düştü. Biraz da biz korumaya çalışalım.

Yazarın Son Yazıları

Devlet koruması 16 Ekim 2020
Düzenin özü 9 Ekim 2020
Tarikat - Diyanet 18 Eylül 2020
Yine idam 8 Eylül 2020